YOLUN SONU

5/10/2008 · Kategori: Guncel

Eylül ayı ile birlikte Türkiye olağanüstü gelişmeler yaşamaya başladı. Korgeneral Galip Mendi’nin Kandıra cezaevinde tutuklu olan emekli Komutanlara Genelkurmay adına yaptığı ziyaret, Hava Kuvvetleri Komutanı Aydoğan Babaoğlu’nun “Ergenekon’un ne olduğu daha belli değil” şeklindeki açıklaması, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının hep birlikte Güneydoğu’ya yaptıkları ziyaret, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının; Ergenekon Soruşturması kapsamında İşçi Partisi’nde yapılan aramada yasaların ihlal edildiği iddiasını ciddi bularak soruşturma başlatması, Zekeriya Öz hakkında Bakanlık müfettişlerinin yaptığı soruşturmanın tamamlandığı yönündeki haberler, Ulusal Kanal Genel Yayın yönetmeni ve İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ferit İlsever’in sağlık nedenleriyle de olsa tahliyesi vb….

Bütün bunlar yeni bir gelişmenin habercileri olarak ele alınabilir. Ama belki de en önemli olan veya daha doğrusu Türkiye açısından yeni bir sayfanın açılmasında en etkili olacak olan gelişmeler; Almanya’daki “Deniz Feneri” soruşturması ve Türkiye’deki Şaban Dişli olayının ortaya koyduğu AKP ile ilgili yolsuzluk dosyaları olacak gibi görünüyor.

DENİZ FENERİ OLAYI
İnkar edilemeyecek gerçek şudur: Tartışma götürmez belgelerle (Mahkemeye sunulmuş durumda) ortaya çıkmıştır ki, milyonlarca Euro’luk dolandırıcılığa adı karışan Zekeriya Karaman, Zahid Akman ve Mehmet Gürhan; Tayip Erdoğan’ın ya yıllar öncesinden yakın arkadaşlarıdır ya da son yılların gelişmeleri içinde yakın ilişki içinde olduğu isimlerdir.

Sebahattin Önkibar, Yeni Çağ gazetesindeki köşesinde 1993 yılında Melih Gökçek’in referansı ile o zaman RP İstanbul il Başkanı olan Tayyip Erdoğan’ın Zekeriya Karaman ve Zahid Akman ile birlikte Kanal 7 adlı yeni bir televizyon kanalının kuruluşu konusunda kendisiyle konuşmaya geldiklerini anlatır.

Zekeriya Karaman ve Zahid Akman patlak veren büyük yolsuzluk olayında adı en çok geçen kişiler. Zahid Akman, Almanya’da bu olayla ilgili olarak adı geçen hemen bütün kuruluşlarda yöneticilik yapmış.

93 öncesini bilmiyoruz ama Sebahattin Önkibarın tanıklığı ile 1993 yılından sonrası için, Akman ile Erdoğan arasındaki bir kader birliğinden bahsedebiliriz. Nitekim Zahid Akman Tayip Erdoğan tarafından devletin en önemli kurumlarından biri olan RTÜK’ün başına getirilmiş ve hakkında iddialar ortaya atılınca da Akman’ı cansiparane savunmuştur.

Zekeriya Karaman ise bütün bu milyonlarca Euro’luk dolandırıcılığın merkezinde görünüyor. Paraların ciddi bir kısmı doğrudan Karaman’a yani Kanal 7’ye aktarılmış.

Mehmet Gürhan ise Tayip ile Almanya’da omuz omuza fotoğraf çektirecek kadar yakın. Bugünlerde Frankfurt’taki Mahkemede Paraların bir cent’inin bile Tayyip’e gitmediğini kanıtlamak için çırpınıyor.

Dolaysıyla ortaya şöyle bir manzara çıkıyor. Tayip Erdoğan’ın yakın arkadaşları organize bir suç örgütü oluşturmuşlardır. Bu gerçeğin ortaya çıkmış olması, Tayip Erdoğan’ın her türlü ölçüyü kaybetmesine, hukuku unutmasına ve özlediği Ortaçağ düzenine ait bütün keyfilikleri ortaya koyan tutumlar içine girmesine yol açtı.

AYDIN DOĞAN İLE KAVGA
Tayip Erdoğan ve ittifak ettiği güçler son bir yıl içinde basını kontrol altına alma yolunda önemli bir mesafe aldılar. Fethullah’ın basın alanında ele geçirdiği yeni mevziler, Tayyip’in Çalık grubuna aldırdığı Sabah ve Atv, gene Tayyip’in baş destekçisi durumuna gelen Hedef grubunun Star’ı, hep beraber düşünüldüğünde basın yayın dünyasının yarısı Tayyip’in emrine girmiş oluyor.

Geriye kalan yüzde 50 de kararlı olarak İktidarın karşısında değil. AKP’nin hışmına uğramamak için, yapılan kanunsuzluklara göz yummalar bu cenahta da sık sık görülüyor.

Ama diktatörlük özlemcisi, gerçeğin birazcık da olsa yazılmasından hazzetmez. Bu tavrın uç noktası Abdülhamit’ döneminde “Yıldız”, “Burun” vb gibi sözcüklerin yazılması ile ilgili olarak anlatılan hikâyelerdir.

Tayyip’tede yavaş yavaş, “Abdülhamit semptomları” görülüyor.
Basından Doğan grubunun temizlenmesini amaçlayan bu kavga nereye kadar gidebilir? Bundan sonra Ertuğrul Özkök’ün büyük özlem ve istekle dillendirdiği “uzlaşma” olabilir mi?

Zor görünüyor. Bundan sonraki durak, ya bütün muhaliflerin temizlenerek veya sindirilerek Amerika’nın “Ilımlı İslam Diktatörlüğü”nün kurulması, ya da Türkiye’nin Tayip Erdoğan’dan kurtulması olacaktır.

BÜYÜYEN CEPHE
Son olarak Devlet Bahçeli’nin, “Deniz feneri” olayı üzerine Tayyip’in aldığı tavra gösterdiği tepki önemlidir. Devlet Bahçeli bilindiği gibi bugüne kadar en kritik anlarda Tayip Erdoğan’a sunduğu destek ile biliniyor.

2003 yılındaki erken seçimden Türban Yasası’nda verilen desteğe; ve nihayet Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine kadar her kritik noktada MHP desteğini esirgemedi.

İşte bu MHP, şimdi AKP’ye yönelik zehir zemberek bir suçlama yaptı.

AKP’nin yanında Amerika ve Fethullah var. Karşısında ise bütün Türkiye…

Bu tablodan AKP’nin zaferle çıkması mümkün görünmüyor. m

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

ARANAN SAVCI NASIL BULUNDU

5/10/2008 · Kategori: Siyaset

Ergenekon tertibini anlayabilmek için, savcının bulunuş hikâyesini tertip merkezinden yazdırılan yazılarla özetleyeceğiz.

Anlatılanlara göre, Savcı Öz, 17 Mayıs 2006 Danıştay suikastından beri aranıyordu. Olaydan hemen sonra Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı sıfatıyla Emniyet ve MİT yöneticilerini topluyor. Bu bilgilendirme toplantısında (brifing diyorlar) Abdullah Gül’ün önüne bir şema konuyor. İsmet Berkan’ın yazdığına göre, Abdullah Gül, şu “açık talimatı” veriyor:

ABDULLAH GÜL’ÜN TALİMATI
“Bana anlattıklarınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın.”1

“Açık talimat” terimi İsmet Berkan’a ait.

“Açık talimat”ın içeriği ise, Ergenekon Operasyonu’nun bütün sırlarını ortaya döküyor:

- “Delillendirin”,
- “Savcıya anlatın”,
- “Hepsi yakalansın”,
- “Hepsi yargılansın”.

Bunları, savcı veya polis müdürü söylemiyor, o sırada Başbakan Yardımcısı koltuğunu işgal eden Abdullah Gül söylüyor.

Başbakan Yardımcısı “Delillendirip savcıya anlatın” diyorsa, bunun “delil uydurun” anlamına geldiğini, yine İsmet Berkan’ın yazılarından öğreniyoruz:

DANIŞTAY SALDIRISIYLA BAĞLANTI KURULAMIYOR
Ergenekon şeması, sözü geçen toplantıda Abdullah Gül’ün önüne konduğu zaman, “Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcıya sunamıyor, delillendiremiyor.”2

Uydurma bir “şema” var!

Fethullahçı Gladyo’nun uydurduğu “istihbari bağlantılar” var.

Ancak delil yok!

İşte o delilleri imal etme talimatını Abdullah Gül veriyor.

Ancak talimat yalnız delil bulmaya yönelik değil, aynı zamanda savcı bulmayı da içeriyor.

Burada hayli zorluk çekilmiş. Fethullahçı “güvenlik yetkilileri” Gazeteci Murat Yetkin’e “savcı bulunamıyor” diye yakınıyorlar. 3

“NASIL OLDUYSA” ZEKERİYA ÖZ
En sonunda delili olmayan uydurulmuş suçlamalarla soruşturma yürütecek o “savcı” da bulunuyor. İsmet Berkan’dan dinleyelim:
“Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu. (…) Bütün bunların 2003 sonu 2004 başında yaşanan darbe girişimleriyle bağını keşfetti.”4

“Nasıl olduysa” deyişi yine İsmet Berkan’dan.

Evet “Nasıl olduysa!”

İşte Savcı Zekeriya Öz’ün bulunmasını anlatan anlamlı sözcükler: “Nasıl olduysa!”
Nasıl olduğunu, olanlardan anlıyoruz. Savcı Öz, “uydurduğu delillerle” kendi bulunuş nedenini de ortaya koyuyor. Ve İsmet Berkan’ın yazdığı gibi, 2006 yılında gerçekleşen Danıştay suikastı ile iki yıl önce 2003-2004 yıllarındaki “darbe girişimleri” arasındaki “bağı keşfediyor”.

Darbe 2003, 2004’te!

Oysa Danıştay suikastı 2006’da.5

Bağlantıyı “keşfeden” savcının yeteneği işte burada. İki yıl sonrasının suikastıyla
iki yıl önceki darbe girişimi arasında bağlantı kurabiliyor.

Danıştay suikastı, kurguya göre niçin yapılmış?
- “Darbe ortamı hazırlamak” amacıyla.

Ancak darbe girişimi iki yıl öncesinde kalmış. Suçlanan komutanlar, Org. Yalman, Org. Eruygur, Org. Fırtına, Org. Tolon hepsi emekli olmuş.

Mantık yok. Ama Fethullahçı Gladyo’nun 1998’den beri uydurduğu kurguları yargı önüne getirme cüreti var.

BOP EŞSAVCILIĞI
“Aranan savcı” bulunmuştur.

“Bulunan savcı”nın CIA ile buluşturulduğu haberi de yine basında yer aldı. Fatih Altaylı, Savcı Zekeriya Öz’ün El Kaide soruşturmasında CIA ekibiyle görüşmeler yaptığını belirtti ve bu görüşmeden sonra Ergenekon savcılığına getirildiğine dikkat çekti. Altaylı, yorumu izleyiciye bırakıyordu.6

Böylece Ankara’daki BOP Eşbaşkanlığı’ndan sonra İstanbul’da da BOP Eşsavcılığı kuruldu. Bu BOP Eşsavcılığı’nın İstanbul C. Başsavcılığı’nın denetimi dışında çalıştığı haberleri gazetelerde sık sık yayımlandı.

SUÇ İŞLEME AYRICALIĞI
Örneğin İşçi Partisi yöneticilerinin gözaltına alınması konusu Savcı Zekeriya Öz tarafından üç kez İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in önüne götürülmüş, ancak reddedilmişti.7

Ne var ki, Savcı Zekeriya Öz’ün arkasındaki kuvvet büyüktü. Bulunan savcı, beğenilmeyen Başsavcı’dan daha güçlüydü. Arkasında ABD vardı; Fethullah Hoca vardı; AB vardı; Tayyip Erdoğan vardı; Abdullah Gül vardı; Mehmet Ali Şahin vardı. PKK ve DTP ve bilcümle Türkiye ve ordu düşmanı örgüt ve çevreler de, açıkça ve üstün bir gayretle Zekeriya Öz’ü destekliyor ve alkışlıyordu.

Bulunan savcının Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan farkı, Ergenekon İddianamesi kamuoyuna açıklandığı zaman da ortaya çıktı. Başsavcı Aykut Cengiz Engin, İddianame’nin sorumluluğunu üç savcıya yüklüyor, basına sızdırılan bilgi ve belgelerin “gerçek dışı” olduğunu vurguluyordu. Basına sızdırılan yalan haberlerle “bilgi kirliliği” yaratılmış ve “şüphelilerin özel yaşamları ve temel hakları ihlal edilmişti”.8

Bütün bunlar, suçtu!

Savcı Zekeriya Öz ve ekibi suç işlemişti.

Ama o “bulunan” savcı idi.

Suç işleme ayrıcalığı vardı.

DİPNOTLAR:
1 İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008.
2 İsmet Berkan, “Ergenekon’un Yakın Tarihi (5)”, Radikal, 9 Nisan 2008.
3 İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008.
4 İsmet Berkan, aynı yerde.
5 Abdullah Gül ve ismi belirtilmeyen bir “hükümet yetkilisi”, Danıştay suikastı ile 2003-2004 yıllarındaki askeri darbe girişimleri arasında bağ kurduklarını, Hasan Cemal’e de anlatmışlar: “Hükümet olarak vakıfız ne olup bittiğine… Tabii sivil ayağı da var cuntasal kalıntıların… Birkaç emekli büyükelçi, akademisyen.“ Hasan Cemal, Milliyet, 4 Mayıs 2007.
6 www.haberturk’te yer alan bu haberi, Fatih Altaylı Haber Türk televizyonunda Sevilay Yükselir ile söyleşisinde de vurguladı (Eylül 2008).
7 Hürriyet, 22 Mart 2008, s.26.
8 Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in İddianame’yi kamuoyuna açıklaması konusunda bkz. gazeteler, 15 Temmuz 2008 ve özlü bir yorum için bkz. Aydınlık, 20 Temmuz 2008, sayı 1096, s.17.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ergenekon İddanamesi (syf. 2401-2455)

26/7/2008 · Kategori: Dokumanlar

Tape:3911, 10.03.2008 tarihinde X kişi (Ankesörlü telefondan konuşan) ile görüşmesinde özetle;X Kişi: "Bugün görüşmek biraz mümkün değil uzaktayım da yarın ee çok erken saatlerde olur", İhsan: "Tamam o zaman bi çaldırır mısın tekrar", X Kişi: "Aa ne zaman ha geldiğimde geldiğimde mi bir saat evvel çaldırırım tamam mı", İhsan: "Yani ee", X Kişi: "Hadi hadi bu şekilde arayacam hadi", İhsan: "Tamam oldu", X Kişi: "Hadi bakalım hadi hadi" dediği,

Tape:3912, 11.03.2008 tarihinde X kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "Büyük Yerde misin sen", X Kişi: "Ha,yok onlar küçük yerdeler.", İhsan: "Küçük evdeler mi", X Kişi: "Öbür taraftalar.",İhsan: "Onlar toplandı da ben rabıta yapayım onlarla sen büyük yerdesin herhalde", X Kişi: "Ben Büyük yerde değil ya ben mangaldayım onlar öbür dükkanda.", İhsan: "İşte Mangalın orasını diyorum da hani "büyük yer" diye.", X Kişi: "Tamam işte sen de gideceksin oraya burada takılmanın ne anlamı var. Onların yanında olmayacan mı sen", İhsan: "Onlar şu an başka bir toplantı yapıyor benimle bir alakası yok o toplantının.", X Kişi: "Ee geç orda otur bir yerde, o senin toplantın başlarsa geçersin.", İhsan: " Oldu tamam anladım dayı sağol" dediği,

Tape:3913, 11.03.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "...bu Mustafa ÖZTÜRK var ya bu şeyin sahibi", " O bana biraz JİTEM havası yapan çocuk var burada onlarla toplantıdalar.", "...bir kumpas kuruyorlar etrafımda gene bu ıı.. ne diyorlar benim evlendiğim kadının ekibi ama" , X Kişi: "Oraya gelmem mi gerekiyor", İhsan: "Onu düşünüyorum da ama ıı.. şey yok ne diyorlar senin başını belaya sokmayayım. Şimdi ben

onları takip ediyorum, gözetliyorum ne yapacaklar diye de çünkü o Ayşe Nazmiye UÇA..................

ya yardım eden tayfa şu an burada." , ".. beklemediler benim buraya geleceğimi herhalde, bakalım acayip bir kumpas kuruluyor gene ama, bakalım nedir Her neyse.", X Kişi: "Gelmem gerekiyorsa geleyim.", İhsan: "Yok abi nolcak ki. Adam burada silahı çıkarıp sıkarsa sıkıcaklar. Sıkmazlarsa he he ne bileyim yani bakalım ne olacak, m... ama baya rahatsız oldular. Baya rahatsız oldular bakalım. Sen beni bi 15 dakka 15 dakkaya bir ara veya 10 dakka 10 dakkaya bir ara oldu mu, Şey çıktı mı bir Ayhan hanım gelmişti ya ziyaretimize", X Kişi: "Bir şey olursa çaldır." dediği,

Tape:3914, 13.03.2008 tarihinde Faruk ile görüşmesinde özetle;İhsan: "..ben çıktım toplantıdan" , "Şeydeyim işte bu Ulusal Kanalın orda bir çıkış var ya bu ana caddeye..." , "Şey yapabildin mi ölçümü alabildin mi sen", Faruk: "Aldım aldım. Hesabını da yaptım 120 küsur.", İhsan: "O az ya. İnşallah kurtarır.", Faruk: " Yani 50 den, yani senin yaptığın 5 ten hesapladığım zaman 18 gibi bir rakam çıkıyor." , " Yani masraflar filan cartlar curtlar, kurtarır yani.", İhsan: "Evet. Iıı.. şey. Sen söyle. Önceki haber müdürleri, benim numarayla beraber tüymüş gitmiş.", "Adamlar şey ya. ben ne bileyim. Yani hakkaten milleti biraz anlıyorum ama kimse beni anlamıyo. Iıı. Yani ne diyorlar. Birileri beni Fethullahçı sanıyo, birileri beni JİTEM zannediyo, birileri beni MİT zannediyor., ya dur be kardeşim hiç birisi değilim. Bir tane işte normal, biraz cesur, biraz işte korkak olmayan, ıı yurt dışında çalışmış işçi ailesinin bir tene çocuğuyum. Biraz da deli doluyum, biraz asabiyim. Tamam mı", " Iıı.... Biraz da meraklı Melahatim karıştırıyorum bazı yerleri. Bir şey çıktı mıydı da getiriyorum devletime teslim ediyorum yani. Ama tabi inanmıyorlar" dediği,

Tape:3915,19.03.2008 tarihinde X Kişi (İstanbul İl Jandarma Komutanlığı adına kayıtlı telefonla konuşuyor) ile görüşmesinde özetle; İhsan: "Ha gardaş merhaba. Bi buluşalım senle ya, bir zaman ayır bana ya.", X Kişi: "Ya şimdi şöyle, ben sana zaman ayırayım da, ben ıı.. şimdi ben bu telefonu kullanıyorum ama ben onun görevine gelmedim.", "Önce onu söyliyeyim. Yani o senin konun da ıı.. benim de branşım da değil, ben ondan dedim, bir düşüneyim bakayım bizde bu işlerle ilgilenen kim var onları yönlendireyim diye.", "Ora Polis bölgesiyse polise veya savcılıkla bir diyalog kursanız, O arkadaş için, Daha iyi olur.", ihsan: "Vallaha öyle yapacam artık. Çünkü beni 2 buçak-3 sene önce o ben şuyum, buyum diye geldi, buluştuk. Benden bırak bilgi istemeyi bir tane sayfa evrak bile istemedi ki


ıı.. ben yurt dışında bu konuda korunuyorum. Hakkaten korunuyorum.", "Emniyet tarafından, daha doğrusu emniyet tarafından, daha doğrusu Alman İstihbaratı tarafından korunan kişiyim. Çünkü öldürül, onlar o örgütün ölüm listesindeyim ben.", "Hani bunları da bırak evrakı, televizyonlarda çıkmış bu haberler, çoktan çıktı yani Almanyada ve Türkiye'de", "Ve hala 3 senedir afedersin ıı.. şey kamu malı olduk, medyadan kaçıyorum, magazinden kaçıyorum, benim derdim magazin değil, benim derdim, bu örgüt askeriyeye sızmak üzere ki sızıyor, ticarete sızıyor, ıı.. anayasaya saldırı var, derdim bu evrakları bilirkişilere teslim etmek. Ben sivil insanım ben bu yükü daha fazla taşıyamıyacağım çünkü.", X Kişi: "Evet anlıyorum. Tabi tabi bence de adli makamlara veya ilgili kurumlara vermekte fayda var. O yüzden ben yani bu, biz biliyorsunuz normal tayin olunca bize tahsis edilen numaralar. Onlar gidiyor, yeni gelenlere diyorlar ki "al şu senin al şu senin" O konuyla pek ilgim alakam olmadığı için.", İhsan: "Evet. Evet ama o uluslar arası olaylarla ilgilenen birim hakkaten beni alsın, hatta bir odaya kapatsınlar, desinler ki "İhsan gel bakayım buraya", X Kişi: "İhsan ben açıklama şöyle yapsam daha iyi olur. Yani illa askerle, Jandarmadan biriyle görüşmek istiyorsanız", "Şube Müdürüyle olmazsa birgün bir gelin bir görüşün, o size gerekli yönlendirme yapar.", İhsan: "Şube Müdürü şeyde mi Leventte mi", X Kişi: "Bu ha ha Maslak'taki." dediği,

Tape:3916, 22.03.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "Ben şu anda Malta tarafmdayım aa Jandarmaya gidiyorum orda bi görüşmem toplantı var ondan sonra gelip şeye gitcem derneğe gitcem", X Kişi: "Jandaraıa'da ne işin var ya", İhsan: "Ara sıra gidiyorum oraya ben ya", "Ara sıra gidiyorum oraya rahatım yani bu konularda", X Kişi: "Tamam oldu tamam oldu konuşuruz" dediği,

Tape:3917, 22.03.2008 tarihinde Orhan ile görüşmesinde özetle;Orhan: "Sizle görüşmek istiyordum bu vazo için", İhsan: "Efendim ben şu an Maslak'tayım aa" , "Oraya gelmem herhalde benim 1 saati anca 1 saati bulur" dediği,

Tape:3918, 22.03.2008 tarihinde Ayşe Ceylan GEÇYOL ile görüşmesinde özetle; İhsan: "Bi 40 dakkaya falan orda olması lazım ee hani bi yaşlı bi amca var sakallı hatırlıyor musunuz geçen gelmişti Osman bey" , "Onu onu aa biz geç kalırsak içeriye al", "Hani onun da yanında otur yalnız bırakma", Ayşe Ceylan: "O geçen gün geçen gün gelen bey", İhsan'm Benim odama al ama yalnız bırakma" dediği,

Tape:3919, 25.03.2008 tarihinde Faruk ile görüşmesinde özetle; İhsan: "...şeye odaklansın abi gazeteci Sedat var ya", "Ona odaklansın ha çok acil", Faruk: "Hı hı tamam", İhsan: "Çünkü kaç mesaj geldi ee o adamın vakti geldi .... Savcılığa baş vurmam lazım ve", "Yaptığı pisliği çok net bir şekilde ortaya çıkarmam lazım", "Sedat burda önemli biliyorsun", "Oldu hadi odaklan ona", Faruk: "Tamam canım" dediği,

Tape:3920, 31.03.2008 tarihinde Ayşe Ceylan GEÇYOL ile görüşmesinde özetle; İhsan: "...benim büromda hani bu kendi özel evraklarımın olduğu bir plastik mavimsi akarteyon gibi çanta vardı ya hatırlıyor musun", "Şimdi o dosyanın yanma gitsene sen benim odaya doğru", Ayşe Ceylan: "Tamam gittim yanındayım", İhsan: "Onu lütfen şu an oturduğun yere al eline al oturduğun yere koy ve hep senin yanında olsun oldu mu", "Ona Faruk yaklaşmasın ellemesin" dediği,

Tape:3922, 07.04.2008 tarihinde İlkay ile görüşmesinde özetle; İhsan: "Şimdi telefon geldi hiç beklemediğim birisinden uzun zamandır. Iıı.. İbrahim DURUL diye birisi var.", "Hep bahsediyordum ya Jandarma İstihbaratındaki Yavuzla Ayşen'in arasındaki para

trafiği, konuşma trafiğini sağlayan kişi diye", "O kişi aradı beni. Arama saati hangi.................... işte o

numaradan aradı. Iıı.. A Ne U İbrahim diye kaydetmiştim zaten. Aradı, oba (aba) altından sopa gösterdi.", "İşte, binanın etrafında dolaşıyormuşsun, yanında adamlarla gelmişsin diyor.", "Şey var ya hani çete, çete benzetmesi var ya bana mafyaymışım ve saire.", "O daldan takılıyor. İşte o komşuyu Arzu hanımı rahatsız etmişsin diyor, hani taziye ziyareti rahatsız olarak görülüyor.", "Iıı.. yani ben bunu, şunu çıkarıyorum bu sonuçtan ıı.. demek ki ne beni nerden neyi deşmeye çalışcamı, nerde ne bilgi almaya çalışacağımı hani bir şeyleri




^t-


 


aydınlatmak için. Tabi onlar da biliyorlar.", "Çünkü kendileri biliyor nerde nasıl iz bıraktılar veya nasıl bir davranış bıraktılar.", İlkay: "Arzu hanım mı acaba aradı da haber verdi nasıl oldu acaba", İhsan: "Evet evet çünkü yoksa Arzu hanımı aradığımı ıı.. çünkü şey diyor. Zaten benim telefon kayıtlarım şey altında hani tab kayıtlan yapılıyor.", "Demiştim birkaç kere, hem de benim güvenliğim için bu ve ıı.. nasıl diyeyim normalde bilemez yani Arzu hanımı taziye ziyareti için aradığımı, telefon numaramı bıraktığımı bilemez çünkü bunları da bana telefonda söyledi."dediği,

Tape:3923, 09.05.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "Aa ya burda ee şu an gündemde olan iki tane kişi var bir de ben vanm üç gündemde olan kişi ee sosyal anlamda bir faaliyet yapacak ve bu da bu Ergenekon destanını içeriyo yani ....Ergenekon olayı var ya basında ve gazetede .... destanını içeriyo yani bu üç tane", X Kişi: "Tamam bana mesaj at abi sen bunu mail at mail at mail adresimi gönderiyorum görüşürüz eyvallah" dediği

Tape:3924, 12.05.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;X Kişi: "Dün dün seni toplantıya çağıracaktım aa Jandarma Genel Komutanlığından üst düzey bir arkadaşım geldi", "O dosyayı ben şeyden çıkardım mailden", "Onu güzel bir ara yerleştiririm dosya halinde (bir kelime anlaşılmıyor) açamamışlar onlar onun için geldiler İstanbul'a aa onu verdim yalnız birkaç tane soru sordular dedim ki bana ee bu şeyin dışında soru sormayın ben yüzeysel biliyorum ama hazırlıklannızı bitirin o kardeşimizi dedim getiririz o şeyin başına geçiririz", "O o çok dedim şeyde geliştire biliyo kardeşim dedim bana birkaç soru sordular mesela dediler ki manuel kumanda edildiğinde ee ne kadar mesafede kumanda edebiliyoruz", "Ben dedim ki perhes olması lazım onun" , "Onun cevabını veremedim tabi ben", İhsan: "Onlar işte tefarruatta ince şeyler onlar dedim ya", X Kişi: "Ha teknik teknik konulan dedim bizim yeğenle konuşursunuz dedim o şekilde şu anda dün akşam gittiler kardeş onlar", "Telefon bekliyorum belki Ankara'ya gitme durumumuz var haberin olsun tamam mı kardeşim", İhsan: "İnşallah dayı bi yol açılsmda inşallah dayı", X Kişi: "Sen hiçbir yere şey yapma kardeş hiçbir yerle ilgilenme tamam mı gerekeni ben yapacam o evle de ilgilenme pek onu daha sonra..." , "Yani hiç ee komutanın dediği gibi davran hiç bir şey bilmiyorum hatırlamıyorum", "Yani biz seni şöyle bi bi yere oturtturayım ben ondan sonra ee rahatsız edecem yani", "Dosyayı beğendiler ee Jandarma kullanacak onu yani tamam mı dayıcığım", İhsan: "İnşallah dayı vatan için çok iyi olur", X Kişi: "Ben biraz şey konuştum biliyor musun dedim ya geçmişte de bunu getirdik", "Başkalanna teslim ettiniz yani şu ee bizim dışanya bağımlı olmamıza gerek yok dedim yani", "Aslan gibi dedim yetişen kardeşlerimiz var", "Bunu geliştirebiliyo daha şekilde yapabiliyo ben birkaç tanesini söyledim onlara", "Ama teknik konularda dedim yani o brifing şeklinde verir dedim", "Jandarma Jandarma Genel Komutanlığı tamam", İhsan: "İnşallah dayı haber bekliyorum" dediği ( Burada şüpheli İhsan GÖKTAŞ'm tasarladığı iddia edilen GÖKTAŞ GÖZCÜSÜ adı verilen bir kayıt cihazından bahsedildiği değerlendirilmektedir)

e)- MSN görüşmeleri

Şüphelinin kullandığı isaakhimmelstein@hotmail.com ismi ile Delerium Tremens

ismini kullanan Aylin isimli kişi ile yaptığı görüşmede ; İhsan: "................................ nerden bilsin ki

kendisine düzenlenmiş suikastın bir çok kez engellendiğini,bilemez!,burada ben bir villa içinde 3 katlı ARGE bulunduruyorum,birçok benim yaptığım bilinmeyen işlerim var,yammda onun formatmda kişiler var,Ankara'ya çok gidiyorum görev! Anla artık!!! bende sağcı solcu şu bu yok, az konuşup çok is bitirenler var etrafımda ..."..., Aylin: "ulu orta yazmışsın ajan olayını", ihsan: "google dolu saten,site girenler de anlamayacak kadar salak değiller ,önceden bilsinler ki kuracağım ekip ,sonradan duyup kaçmasmlar,yoksa bütün ön çalışmalar boşa olur,saten bana yiğit lazim yiğit,özellikle dile getirdim tesadüf değildi,bu çoğu kişiyi güçlendirecektir,Komutan var işin içinde diyeceklerdir,şaka maka kapasitem çok yüksektir


benim.ben o örgütün INTERCONTINENTAL PARA SCHEFİ VE OFFICE FOR SPECİAL AFFAİRS CEO ( ÖZEL KONULAR OFİSİ ULUSLAR ARASI BÖLÜM ŞEFİ VE ÜST DÜZEY YÖNETİCİSİYDİM) suydum, "ben şu an dünyanın en büyük salaklığını yaptım biliyormusun sana ,seni 999 yıldır tanıyormuşum gibi bu politkl hassas durumda cart diye çok özel resimler gönderdim... o resimler le sen beni çok fena s.. .sin",

Şüphelinin             kullandığı        isaakhimmelstein@hotmail.com        ismi                        ile

irfanyildizl964@hotmail.com    ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 16.12.2007 tarihli görüşmede ; İhsan: "Dün KM (Kuvayı Milliye) de darb edildim, ama kontroll bende...,daha sonra neler oldu dilden anlatmm, 3-4 gün kaldı, medyada gümlüyor herşey,şu an da ordayım" , 'hz.isa" gece 6 gibi geldi uyuduğum koltuğa çay yap lan dedi...,ters teptim boğazımı var gücüyle sıktı biraz da yumrukladı....,ben hiçbir şey yapmadım! gerek te yoktu ağır darp edecek kadar gücü yok...,kafasıda esrar lıydı zaten..,biraz morluklar var ve sesim gitti hava borusunu sıktığı için..,yani, itat etmeyende suç değilmi..,güzel oluşumlar var inşallah km temizlenecek", İrfan: "adamlar ot çekiyor devamlı normaldir, birisi gaz verdimi tamam", İhsan: "dernek yönetimi ni kuruyorum gizliden",İrfan: "kahraman geldimi km ye", İhsan: "bir hareket ile ördüre bilme imkanım vardı o an, ama amacım daha büyük bir iradeye hizmet etmek...bir anlık emosyonal hareket ile işi bitirmem...,evet ben yok iken gelmiş, ailesi ona problem yapmışlar ve gelmesini engelliyorlarmış...", İrfan: "kedini yakmaya gerek yok hiç bir zaman,o hüseyinin en büyük yardımcısı idi orada", İhsan: "ondan ne derece dikkatli olmam gerek, birkere gördüm eğer gördüğüm kişi oysa eğer??,uzun boylu, yakışıklı siyah saçlı bir kişi mi? dikkat çekici uzun boyu var ve zayıf, ttarif ettiğim o kişi midir", İrfan: "hüseyin birşey diyormu", İhsan: "yok o beni yanında istiyor,"beni scientology ye o sokmuş, onun güdümünde yapmışım" senaryasu peşinde..,uzun adamları indirmek daha kolay,beden yapıları baştan fisiksel desavantaj veriyor onalara.. ,yüzden orta boy ile ben çok memnu num,çok spor müdahelelere katıldım." ,  "abi burda ibrahim demirhan/kan diye birisi geldi!!,arabasında silah bulunmuş gazeteye çıkmış ve birkerede ayağından vurulu KM ye gelmiş", "şimdi hüseyin ile yukarda kulis yapıyorlar,kısa boylu evet ve agresif birisi,bilgi varmı?,2kişi geldiler..", "bilgi varan abi",İrfan'm evet hüseyinin yanında idi daha önce ve kavgalı aynldı",İhsan:  "burada bu ölüm kalım olayı, ve mevzubahis Kuvvayı Milliye dir...,anladım,anlan bana karşı kurma ihtimali nekadar? , ibrahim neci,neyapar ", İrfan: "bir yazar var Ali ÖZOĞLU diye onunla beraber hareket eder bu ibrahim, geçinmesi zor biridir", İhsan:   "durşu?MHP   mi?,nerden  kilitleye  bilirim   yani",İrfan'm   "orayı   ele   geçirmeye çalışacaklardır.,sol", "şimdi Ali ÖZOĞLU ile beraber, bu Ali yazar, orada kitapları vardır,ben uzun zamandır görmüyorum,valla içerenköyde takılıyordu ama takip etmedim",  İhsan: "Devlet de görevi varmıü,polis, asker, vesaire...,diğer kanaldan haber verdim ben,duruma göre   ekip   hazırlandı",   "ipini   çekeceğin  burda  mesihin   az   kaldı.".,   İrfan:   "ibrahim oralardamı",İhsan: " yok kayboldu,birdaha gelrnedi",İrfan: "o fazla gözükmez oralarda. aralarında ne problem var bilmiyorum, ama bir değişiklik olursa çıkar herhalde piyasaya", ihsan: "bana onun adresini versene abi .", İrfan: "içerenköyde yeşil kunduranın arkasında öğretmen evi nin oralarda biryerde ama adresini bilmiyorum samimi değilim onla hatta kapıştık",İhsan: "Anladım abi o Ulusal Kanaldaki Perincek ile ortamı var mı", İrfan'm "Var",İhsan: "Ne derece,Perincek İhsan'ı iyi bilir",İrfan: "Ama çok bilmiş birisi, kendini beğenmiş.,Perincek' le bu yazar Ali ÖZOĞLU vasıtası ile bağlantısı var sanırım, belki direkt olabilir,orada   o   yazarın   kitabı   vardır   adı   ŞİFRE   ÇÖZÜLDÜ   olması   lazım",İhsan: "Perincek'in cebi cebimde..abi..,onun la bağlantısı varsa bu Perincek' i bağlar" dediği,

Şüphelinin             kullandığı        isaakhimmelstein@hotmail.com        ismi                        ile

irfanyildizl964@hotmail.com    ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 27.12.2007  tarihli  görüşmede   ;İhsan:   "KM   yi   devirmek  üzeriyim.,kadroyu  yeniden

kurdum.,TV den seyredersin darbemi.......... ,insallah faydam' dokunur sana da o zaman, harbi

samimi birisini benziyorsun... şartların iyi olsa dahâçok yardım edeceğini biliyorum.,0 zaman


inşallah 2008 de görüşürüz. Saygılarımla" , "Nadide Sultan ile görüştüm, program yapacağız beraber.,kabul etti. sadece Flash TV yi ayarlamam gerekiyor, büyük ihtimal ile kabul ederler,program başı 5 ila lObin ytl her hafta, o zaman hemen yanmdayım,oldugu an yaşayarak göreceksin,Mustafa bey de dialoglannı sagolsun bana açıyor,çmaraltı nın sahibi", İrfan: "sen biliyorsun cebinde para olmayınca sokağa bile çıkamıyorsun. senin gibi tek başıma olsam sorun değil, bende 3 çocuk var ve kirada oturuyorum, bu yüzden el kol bağlı ve yavaş hareket ediyorum mecburen,sen oradan bir çıkış yakalarsın inşallah",İhsan: "olacak abi. cok yoğun tempodayım, ..Erhan bekle diye cok aylarımı yedi,asker masker dedi, ortada affedersin s..k kaldım sonra",İrfan: "kendine dikkat et o ihtiyar Ural dan ses varmı yoksa hala kayıpmı",İhsan: "O halen kayıp, ama ters adama ters iş koydu gitti,bu onun son oyunuydu.", İrfan: "valla orada zemin ıslak herzaman dikkatli olmak lazım", İhsan: "Allah Taksiratını af etsin!!!!,uralm yaptıklarını Rapor ettim.", İrfan:" sen orada sağlam dur. hüseyin i de hafife alma" , İhsan: "hüseyin bir latife onu hiç hafife alırmıyım ben...,bana ne söyliye bilirsin hüseyin üzerine samimice!!!,kimin adamı!,kime çalışyor!,neden KM1919 bukadar rencide ediyor!,neden islam ile bukadar oynuyor!,Fikri karadağ, dediğimi harfiyyen yapıyor.,emir komuta tıkır ctıkır işliyor.", İrfan: "orayı imar eden o. bunu biliyorum, oranın tüzüğü Selimiye de hazırlandı bunu biliyorum",İhsan: "selimiye dekiler kim , iste ettirdim Fikri'yi evrakı dün teslim etti bana.",İrfan'm"Fikri herşeyi biliyor sana konuşmuyor mu" İhsan: "Anlattığı şeyler var, bunları doğrudur diye şartlanmıyorum ben,Hüseyin'in arkasında bizim Türk askerimizin durmadığı belli,ya Amerika yada Mit...den düşman yardakçıları var,topunu sk...ceğim.",İrfan: "belki öyle yola çıkılmıştır ama adamlar sapıtınca planlar suya düştü herhalde" dediği,

Şüphelinin kullandığı isaakhimmelstein@hotmail.com ismi ile Her saadet yapma, her şeref piç. Her şeyin ihtidası ahiri hiç.: ismini kullanan Merve isimli kişi ile yaptığı görüşmede ; İhsan: " şu an Ankara'ya çok gidiyorum,bu aralan yani,prof, dr. 1ar ile özel seminerler veriyorum,yani onarla,ben prof değilim ama benden öğrenmek istedikleri şeyler var irade dışı hipnoz yöntemi konusunda,Jandarma istihbarat felan yani...,belki birgün kafe içeriz ankarada olmaz mı?, Merve'nin "istanbulda nerede kalıyorsun" dediği, İhsan: "3 katlı askeri bölge beldesinde..,bir müstakil binada,home ofis yani" dediği,

f)-Diğer Şüphelilerle olan Örgütsel İrtibatı;

Soruşturma kapsamındaki kişiler ile telefon karşılaştırmaları;

Mehmet   Fikri   KARADAĞ,Oğuz   Alpaslan   ABDÜLKADİR   ve   Ayşe   Ceylan

GEÇYOL'un telefon ve sim kart rehberlerinde kendisinin cep telefonu numarasının,

Kendisinin telefon ve sim kart rehberinde ise Kemal KERİNÇSİZ, Mehmet Fikri

KARADAĞ,Oğuz   Alpaslan   ABDÜLKADİR   ve   Sevgi   ERENEROL'un   cep   telefonu

numaralarının kayıtlı bulunduğu tespit edilmiştir.

Kemal KERİNÇSİZ'e göndermiş olduğu "İhsan" isimli Win Rar Zip'li dosyada

Scıentology Tarikatı hakkında   yurtiçi ve yurt dışı bağlantılarını anlatan resim formatmda

dosya ve gazete kupürlerinin olduğu 40 Sayfalık belge olduğu tespit edilmiştir.

İhsan GÖKTAŞ'm kullanmakta olduğu 05398725788 nolu GSM hattının 01.01.2000

den itibaren yapmış olduğu arama-aranma, mesaj gönderme-mesaj alma kayıtlannm kolluk

tarafından yapılan analizinde;

Mehmet Fikri KARADAĞ' m kullandığı 5358881514 nolu  Telefon hattı ile 15 k Oğuz Alparslan ABDÜLKADİR' m kullandığı 5378786138 nolu  Telefon hattı ile 22 Sevgi ERENEROL' m kullandığı 5323678060 nolu  Telefon hattı ile 4 Mehmet Fikri KARADAĞ' m kullandığı 5396550456 nolu  Telefon hattı ile 10 Ayşe Ceylan GEÇYOL' m kullandığı 5427120047 nolu  Telefon hattı ile 127 Kemal KERİNÇSİZ' m kullandığı 5332949190 nolu Telefon hattı ile 2 kez görüştüğü

belirtilmiştir.                                                                      ^ „ _- >-v. ..


g)-Diğer Şüpheli ve Tanık Beyanları;

Ayşe Ceylan GEÇYOL; İhsan GÖKTAŞ ile derneğe üye olmak için gediğinde tanıştığını, kendisinin aynı zamanda Kuvayı Milliye gazetesi çıkartmak istediğini, bu düşüncesini Hüseyin GÖRÜM'e,kendisine ve orada bulunanlara zaman zaman söylediğini, Kasım ayından itibaren ortalama olarak her gün derneğe gidip geldiğini, oturduğu yere dernek binasına uzak olması yüzünden son 1-2 aydır da dernekte yatıp kalkmaya başladığını, derneğe geldiği zaman Hüseyin GÖRÜM'ün ona istihbarat görevi verdiğini,bu istihbarat görevinin derneğe gelen üyelerin kim olduklarını araştırma işi olduğunu, İhsan GÖKTAŞ'm Hüseyin GÖRÜM'e bu istihbarat ile ilgili bilgi verdiğini görmediğini, ancak zaman zaman konuştuklarını duyduğunu,beyan etmiştir.

Mehmet Fikri KARADAĞ ; İhsan GÖKTAŞ'm kendisi dernekten ayrıldıktan sonra dernekteki faaliyetleri anlatmak için yanma gelen bir kişi olduğunu, telefonla ve yüz yüze görüştüklerini,beyan etmiştir.

Sevgi ERENEROL ; İhsan GÖKTAŞ'm Kemal KERİNÇSİZ'in yanma geldiğinde kendisinin de orada bulunduğunu, bir kez görüşerek tamştıklannı,kendisinden Scientology tarikatı ile tv programına birlikte çıkmalarını istediğini, çünkü kendisinin bu tarikatın Hrıstiyanlıkla hiçbir ilgisinin olmadığını söyleseni istediğini,ancak programa çıkmadıklarmı,beyan etmiştir.

Hüseyin GÖRÜM ; İhsan GÖKTAŞ'ı derneğe üye olduğundan dolayı tanıdığını, Almanya ülkesinde kaldığını, bunun haricinde bazı tarikatlar ile ilgili olduğunu bildiğini, İhsan GÖKTAŞ'tan zihin kontrolü yapılabildiğini duyduğunu, İhsan GÖKTAŞ'm kendisine Amerika da faaliyet gösteren SİANTOLOJİ tarikatı içerisinde 9 yıl kaldığını, bu örgütün bir makine vasıtası ile bilinç altına istenilen şeyleri yüklediğini, hafızasına bilgi yüklenen şahsın da robot gibi kendisinden istenilen şeyleri yaptığını söylediğini, ancak bu zihin kontrol seanslarına hiç katılmadığını, sadece duyduğunu, İhsan GÖKTAŞ'm bu tarikatın içerisine İshak HİLMİŞTAYN olarak girdiğini, kendisini Yahudi olarak tanıttığını, bu şekilde zihin kontrolü yapılabildiğini kendisine anlattığını beyan etmiştir.

h)- Hukuki durumunun Değerlendirilmesi;

Şüpheli İhsan GÖKTAŞ'm Ergenekon Terör Örgütünün üyesi olduğu , Ergenekon Terör Örgütünün kendisine bağlı "Sivil Unsurların" kurulması ve örgütlenmesi amacı ile hazırladığı "Lobi" adı verilen gizli-örgütsel çalışması uyannca kurulan Ergenekon Terör Örgütüne bağlı "Lobi Yapılanmasının" karan ve bu yapılanmanın Sivil Toplum Kuruluşlan alanındaki faaliyet şekil ve esaslarını belirlemek için hazırladığı "Dinamik" adı verilen örgüt dokümanında gösterilen "Kuvayı Milliye Cephesi gibi Milli Mücadele yıllannda kurulan örgütlerin günümüzde yeniden kurulması ve faaliyete geçirilmesi uygun görülmüştür" hedefinin uygulamaya konulması amacı ile kurulan Kuvayı Milliye Derneğinde istihbarat toplama faaliyeti ile görevlendirildiği iddia edilmektedir.

Şüpheli, Almanya'da doğduğunu,öğrenimini burada gördüğünü,aynı zamanda Alman vatandaşı olduğunu,yurtdışmda iken kandmlarak Scientology adlı tarikata üye yapıldığını, şu anda bu tarikatın Türkiye gizli başkanı olan kişi ile zorla evlendirildiğini,daha sonra bu tarikatın içyüzünü görerek deşifresi için çalıştığını, Türkiye' deki yayılma şekillerini Levent' deki Jitem birimindeki Yavuz isimli görevliye bildirdiğini, halen bir işi olmadığını, Kuvayı Milliye Derneğine yakalanmadan 3 ay kadar önce üye olduğunu, yurtdışına gidip gelmesi ve bağlantılan nedeni ile dernek bakanı olan Hüseyin GÖRÜM' ün kendisine uluslararası istihbarat sorumlusu görevi verdiğini,dernek yöneticilerinin zaman zaman toplantı yaptıklannı, kendisini gizli görüşmelere almadıklarını, elektrik, su parası ödemeyerek kaçak kullandıklanm,dernekte uyuşturucu işinden, alem yapmaya kadar her türlü pisliğin bulunduğunu, dernek genel başkanı olan Mehmet  Fikri KARADAĞ ile dernekteki olumsuz


işleri kendisine şikayet etmek için zaman zaman görüştüğünü, kendisinden elde edilen CD leri ve senedi Kuvayı Milliye Demeğini savcılığa şikayet etmek için demekten aldığını, üzerinde çıkan cep bilgisayarı ve dijital malzemelerde bulunan notlan Kuvayı Milliye demeğine gittiği üç dört aylık dönem içinde tuttuğunu, Ergenekon Terör Örgütüne üye olmadığım savunmuştur.

Yukarıda geniş olarak özetlendiğinden aşağıda sadece ilgili bölümleri yazılı; 25.11.2007 tarihinde Oğuz Alpaslan ABDÜLKADİR ile Mustafa ALPAY arasında görüşmesindeki; Oğuz Alpaslan: ".. .orada İhsan GÖKTAŞ diye bir çocuk girdi oraya yeni" ".. .bu İhsan GÖKTAŞ kime bağlı ise buraya konmak istiyorlar, ben dedim ki burayı kimseye yar etmem ya adam gibi kişiler olur anladın mı beni veyahut ta işte kapanıcak gideceksin bunu kimseye ... etmeyecek dedim şimdi bunlar bu ikisi karar defterini mühürü falan almışlar ben de dün demeği ayağa kaldırdım Hüseyin GÖRÜM'ün de haberi var şimdi bundan ben şimdi ne yapayım pazartesiye kadar süre verdim bunlara ama yani bir taşla gidip bunların hakkında suç duyurusunda mı bulunayım hem kapanış davası yani demekle ilgili suç duyurusunda mı bulunayım ne yapayım" , " Abi bu İhsan GÖKTAŞ ben diyor orduyla ordu kanalı var diyor bende diyor bir sürü bir adam daha var adını unuttum ben mesela bir ekipte olabilir oyunlarını da bozmak istemiyorum eğer doğru bir yerlerde doğru kişilerse o anlamda soruyorum"

07.12.2007 tarihinde Mehmet Fikri KARADAĞ ile görüşmesindeki ; İhsan: "Göz göze göre görüşsek çok iyi olur be dayı." , Mehmet Fikri: "Nedir konu İhsan'cim." , İhsan: "Dayı gerçi onu göz göze konuşmam lazım ama niyetim iyidir dayı. Benden zarar gelmez..." 25.12.2007 tarihinde Mehmet Fikri KARADAĞ ile görüşmesindeki; İhsan: "...Çınar altı diye bir samimi dostumun restoranmdayım. Acaba oraya gelme imkânın var mı senin şimdi." "Bir konuşmamız lazım göz göze. Telefonda biliyorsun rahat konuşamıyorum.", Şeklindeki telefon konuşmaları,

Yine yukarıda geniş olarak özetlendiğinden aşağıda sadece ilgili bölümleri yazılı; Delerium Tremens ismini kullanan Aylin isimli kişi ile yaptığı MSN görüşmesindeki

İhsan: "......... burada ben bir villa içinde 3 katlı ARGE bulunduruyorum,birçok benim yaptığım

bilinmeyen işlerim var,yanımda onun formatında kişiler var,Ankara'ya çok gidiyorum görev! Anla artık!!! bende sağcı solcu şu bu yok, az konuşup çok is bitirenler var etrafımda..."

irfanyildizl964@hotmail.com ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 16.12.2007 tarihli görüşmedeki ; İhsan: "Dün KM ( Kuvayı Milliye) de darb edildim, ama kontroll bende...,daha sonra neler oldu dilden anlatırım, 3-4 gün kaldı, medyada gümlüyor herşey,şu an da ordayım" , "demek yönetimi ni kuruyorum gizliden" dediği, "Devlet de görevi varmıü,polis, asker, vesaire...?,diğer kanaldan haber verdim ben,duruma göre ekip hazırlandı",

irfanyildizl964@hotmail.com ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 27.12.2007  tarihli  görüşmedeki  ;İhsan:   "KM  yi  devirmek üzereyim.,kadroyu yeniden

kurdum.,TV den seyredersin darbemi......... " "olacak abi. cok yoğun tempodayım, erhan bekle

diye cok aylarımı yedi,asker masker dedi, ortada affedersin s..k kaldım sonra" "Allah Taksiratını af etsin!!!!,uralm yaptıklarım Rapor ettim." "...Fikri KARADAĞ dediğimi harfiyen yapıyor.,emir komuta tıkır ctıkır işliyor." , İrfan'm "orayı imar eden o. bunu biliyorum, oranın tüzüğü Selimiye'de hazırlandı bunu biliyorum"

lA Her saadet yapma, her şeref piç. Her şeyin ihtidası ahiri hiç.: ismini kullanan Merve isimli kişi ile yaptığı görüşmede ; İhsan: " Şu an Ankara'ya çok gidiyorum,bu aralan yani,prof, dr. 1ar ile özel seminerler veriyorum,yani onarla,ben prof değilim ama benden öğrenmek istedikleri şeyler var irade dışı hipnoz yöntemi konusunda,Jandarma istihbarat felan

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir Hatırlatma

15/7/2008 · Kategori: Haberler

İran Sivil Hava Yollarına ait 655 uçuş sayılı yolcu uçağı, 290 yolcusu ile birlikte Visennes Savaş gemisinden Kruz Füzesi ile düşürüldü. Körfezin derin sularına gömüldü. Yolcuların 71’i çocuklardan oluşuyordu.

Amerika uçağı yanlışlıkla vurmasının karşılığı( o zaman yanlışlıkla vuruldu denmişti) 1996 da mahkeme kararı ile İran’ a 61,1 m,iyon dolar tazminat ödedi. Özür dilemeyeceğini İran’a bildirdi.

            İran 20 yıl önce yaşanan bu facianın yıldönümünü anıyor.

            Aslında İran-Irak savaşının planlayıcısı Amerika idi. Bu o kadar öyleydi ki, birazdan hatırlatacaklarım bu uçağın yanlışlıkla değil, kasıtlı olarak vurulduğunu gösterecektir. Tıpkı bizim Muavenet gemisinin vurulması gibi.

             Devlet Bakanı Sözcüsü Mc Mckormak’a yaptığı söyleşide bir anlamda itiraf, bir anlamda İran’a gözdağı veren açıklamaları olmuş.

            Bu insanlık faciasının kaza olmadığı, en azından İran halkı için kaza olmadığı aşikârdır.

            Bu uçağın düşürülmesi, Amerika ve İsrail tarafından savaşın daha da uzatılmasının istenmesine rağmen, sekiz yıl savaşının sonu oldu.

Ancak, bu olaydan önce Körfez’de Amerika tarafından İran petrol tankerlerine karşı operasyonlar yapıldı.

Amerika ve İsrail Irak’a istihbarat, mali destek ve silah yardımı yapıyordu. Reagan yönetimi İran’ın kazanmaması ve savaşın uzayabildiği kadar uzamasından yana idi. Irak’ karşı tüm ticaret kısıtlamaları kaldırılırken, İran’a müeyyideler uygulandı. Irak’ın İran’a karşı kimyasal silahlar kullanmasına göz yumuldu. Irak’ın İran petrol tankerlerini vurmasında her türlü yardımı yaptı. Daha sonraları Irak tankerlerine Amerikan bayrağı koyarak nakliye yaptı.

İran FAV Yarımadasını alarak bunlara karşılık verdi. Bir anlamda ilan edilmemiş İran Amerika savaşı vardı. İran tankerleri Amerika tarafından batırıldı. Mesela,23 Eylül 1987 de Washington Post verdiği haberde Amerikan helikopterleri İran tankerlerine hücum etmiş ve birçok İranlı denizci ölmüştü. Khamaney altı İran hücum botunun Amerika tarafından batırılmasını İran Amerika savaşı olarak değerlendirdi. 21 Ekim 1987. 19 Nisan 1988 Washington Post İran’daki petrol rafinerilerinin Amerika’nın bombaladığını yazdı. O tarihlerdeki Amerikan gazetelerini internetten tararsanız İran Irak savaşının içindeki asıl savaşanın Amerika olduğunu kolayca görürsünüz.

1979 İslam Devriminden yeni çıkan İran’ı, Irak vasıtası ile yok edeceğini sanan Amerika ve İsrail’in bu kez işi daha da zor. Çünkü Devrimden sonra Şah ordusundan kalan 150 generalin 60’ı idam edilmişti. İran o tarihte en zayıf günlerini yaşıyordu.

Umuyor ve diliyorum ki emperyalizm Körfezin derin sularına gömülecektir. Yakın Doğu ve Orta Asya derin bir nefes alacaktır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Çete Nerede ?

15/7/2008 · Kategori: Siyaset

Çete nerede?

            Tayip Erdoğan, Ergenekon Soruşturması üzerine 8 Temmuz günü Meclis’te Parti grubunda yaptığı konuşmada, “Biz mafyanın, çetenin ve çetelerin avukatı değiliz” dedi.

            Ergenekon soruşturması dolaysıyla gözaltına alınan ve bazıları da tutuklanan Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Nusret Senem, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Emin Gürses, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, Sinan Aygün vb. gibi Türkiye’nin en saygın isimlerini, mafya ve Çete gibi kavramlarla birlikte anmak, Türkçe’deki mantık, akıl, şeref, namus, onur gibi kavramlarla nasıl ilişkilendirilir, bunun takdirini okuyucuya bırakmak lazım.

            Ama söz çetelerden açılmışken, hepimizin gözü önünde tam bir yıldır sayısız kanıtı ile orta yerde olan bir gerçeğe değinmek gerekiyor. Özellikle İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşlarının gözaltına alındığı 21 Mart 2008 tarihinden bu yana yaşananları hatırlayalım:

            Bırakın Türkiye’yi, Dünya adalet tarihinde bile benzerlerine çok sık rastlayamayacağımız bir durumla karşı karşıyayız.

            İşte Çete, işte kanıtlar:

 

YERLEŞTİRİLEN “SUÇ” KANITLARI

1.      İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu yaptığı araştırma sonucunda, Parti’de

bulunduğu söylenen bazı yoğun disklerin (CD) aramayı yapan Polis ekipleri içine sızmış çete mensupları tarafından Genel Merkez’e bırakıldığının saptandığını açıkladı.

            Aynı Çete, benzer şekilde Sinan Aygün’ün bürosundaki banyoya glock marka bir tabanca yerleştirdi.

            İşçi Partisi Genel Merkezinde bulunduğu iddia edilen Yargıtay binasına ilişkin “Kroki”nin aynısını içeren bir CD’nin tam 100 gün sonra Şener Eruygur’un ofisinde bulunduğunun operasyon medyasında ilan edilmesi ise Çete’nin pervasızlığını gösteriyor.

 

BASINA SERVİS

            2. İşçi Partisi Genel Merkezinde bunduğu söylenen belgeler, götürülen çuvalların savcılıkça daha mührü açılmadan İktidar yanlısı ve Fethullah medyasında manşet yapılması, Çete’nin “suç kanıtları”nın bir kopyasını Genel Merke’e yerleştirirken, diğer kopyasını aynı anda basına servis yaptığını gösteriyor.

            Aynı olayın emekli komutanların gözaltına alınması olayında da tekrarlandığını görüyoruz. Yasalarımıza göre hazırlık soruşturması gizlidir. Ama doğal olarak Çete için hazırlık soruşturmasının gizli olmasının hiçbir anlamı yoktur.

 

YALANLAR

            3. Aylardan beri sistemli bir şekilde yürütülen yalan kampanyası: Bir Merkez, Operasyonun başından beri sürekli olarak yalanlar üretmekte ve bu yalanlar malum medyada büyük gürültülerle verilmektedir. Bazılarını hatırlayalım:

            “Doğu Perinçek’in referansıyla TSK subayları Kuzey Irak’ta Barzani, Talabani ve PKK’ya 24.00 teslim ettiler.”

            “İşçi Partisi Genel Sekreteri Nusret Senem bürosundaki hard diskleri yakmaya çalışırken kıskıvrak yakalandı.”

            “Yazar Ergün Poyraz’a JİTEM’den maaş verildiğinin belgeleri İP Genel Merkezi’nde çıktı.”

            “İP Genel Merkezi’nde Yargıtay’a ve Genelkurmay Başkanı’na suikast planları ile İzmir’deki Nato üssüne yapılacak baskının planları ele geçti.”

            “Veli Küçük Danıştay baskınını gerçekleştiren Alparslan Arslan ile İsveç’te birlikte fotoğraf çektirdi.”

            “7 Temmuz’da 40 ilde yasadışı gösteriler yapılacak, Polisle çatışılacak, 20 suikast gerçekleştirilecek.”

            Vb. vb.

            Bütün bunların yasadışı bir örgütlenmenin karanlık amaçlarına ulaşmak için İşçi Partisi ve Türk Ordusu aleyhine kamuoyu yaratmak için yapılan yayınlar olduğu son derece açıktır.

 

BAŞSAVCININ AÇIKLAMASI

            4. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Aykut Cengiz Engin, 8 Temmuz günü, bugüne kadar basında iddianame ile ilgili olarak yazılan her şeyin yalan olduğunu açıkladı. Bu durumda, kamuoyu oluşturmak amacıyla ısrarla gazetelerde yalan manşetler atanların, bir basın faaliyetinde bulunmadıkları ortaya çıkmış oluyor.

            Bir merkezden servis edildiği açıkça belli olan haberler, belli gazetelerde aynı ifadelerle manşet oluyorsa, dört dörtlük bir çete faaliyeti ile karşı karşıyayız demektir.

 

GENELKURMAYI ve ANA MUHALEFETİ DİNLEYENLER

            5. Gelişmelerle birlikte ortaya çıktı ki Amerika’nın emrindeki bu yasadışı Çete, Türk Ordusu’nun Genelkurmayı’nı dinlemektedir. “Taraf” ve “Vakit” gazetelerinde yayınlanan belgeler, bilgisayar çıktıları, telefon görüşmeleri vb. Türk Ordusu’nun en üst düzey Komutanlarının dinlendiğini göstermektedir.

            Aynı şekilde Ana Muhalefet Partisi Genel Sekreteri’nin telefonunun da yasadışı bir şekilde dinlenmesi ve dinleme kayıtlarının yayınlanması Çete faaliyetinin bir başka kanıtıdır.

 

TRAJİKOMİK DURUM

            Kanıtları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Operasyon medyası hemen her gün Çeteyi ele veren yeni suç kanıtlarıyla çıkmaktadır.

            Recep Tayip Erdoğan bu tabloya rağmen ülkemizin tam bağımsızlığını savunan yurtsever devrimcileri, aydınları hedef alan açıklamalar yapmaktadır.

            Bu da normaldir.

            Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nde eşbaşkanlık görevini üstlendiğini söyleyen bir kişiden başka bir davranış beklenemez.

            Hakkında çok sayıda yolsuzluk suçlaması ile davalar açılmış olan bir kişinin çetelerden söz etmesi ise sadece trajikomik bir durumun varlığını gösterir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

UÇAN SÜPÜRGE VE SOBA BORUSU

28/5/2008 · Kategori: Dokumanlar

Uçan Süpürge Türkiye’de faaliyet gösteren bir vakıftır. Alman Devletine doğrudan bağlıdır.

 

 

Uçan soba borusu ifadesi ise emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ tarafından Mecliste söylenmiştir. Biliyorsunuz, Amerika’dan alınacak F-35 savaş uçaklarının yazılım programlarını Amerika vermiyor. Ama biz soba borularını almakta ısrarlıyız.

Eminim duymayanlarınız vardır. Rahmetli Hasan Yalçın, Ulusal Kanalı kurarlarken karşılaştıkları parasal gülcüklerden ötürü “soba borusundan füze ürettik” derdi.

Önce süpürgeden başlayalım.

Yabancı parası ile siyaset yapmanın Türkiye’de serbest olmasından bu yana bir çok yabancı dernek ve vakıf kuruldu. Onlardan biride Uçan Süpürgedir. Siyasi faaliyetlerini, başka bir deyişle misyonerlik faaliyetlerini kadınlar üzerinden yapar. Almanya’nın menfaatlerini geliştirilip, yaygınlaştırılmasını kadın hakları savunusu üzerinden yürütür. Toplantıları, konferansları güney doğu illerimizdeki kadınlarımıza yöneliktir.

Şimdi uçan soba borusuna gelelim.

Savaş uçağımı alacağız, uçan soba borusu mu alacağız? Bana göre soba borusu alacağız.

Anlatayım.

Kendim de teknoloji ve mühendislik problemleri içinde yoğrulmuş birisiyim. Üretici firmalar isterlerse ürettikleri teçhizatların her bir parçasına istedikleri özelliği verebilirler. Savaş teçhizatlarının içine cip yerleştirmek o kadar da zor bir iş değildir. Bunu bazı asansör firmaları bile yapmaktadır. Asansör panosuna yerleştirdikleri bir cip ile panoyu istedikleri zaman berhava edebilmektedirler. Garanti süresi dışına çıkan asansörün elektronik panosu kendiliğinden devre dışı olabilmektedir. Sorduğunuzda can ve mal güvenliği cevabını alırsınız. Ama zamanını kendisi tayin eder.

Bu türlü düzenekler uçaklarda daha kolay gerçekleşebilir. Çünkü uçakta daha fazla elektronik teçhizat vardır.

II. Abdülhamit Almanya’dan 496 adet top almıştı. I. Dünya Savaşında bu topları kullandık. Almanya bu toplar sayesinde metalürji sanayinde büyük ilerlemeler yaparken biz yerimizde saydık. O zamanda subaylarımız eğitilsin diye Almanya’ya gönderirdik. Şimdi Amerika’ya gönderdiğimiz gibi.

Atatürk’ün ölümünden bu yana üretmeyi düşünemedik. Şöyle söylersek daha iyi olur. Emperyalizmin müdahil olduğu günden bu yana her türlü üretme gayretimizi bir yana bıraktık. Üretmeyince teknoloji de üretilemez. Subayımızın kafası Amerika’da şartlanıp gelirse, mal alınacağı sırada ille de Amerikan malı diye tutturur. Teknolojik belirlenimciliğe uğramış beyinlerin kendilerine güveni kalmaz. Aşağılık duygusunun da ana düzeneği budur.

Ülkenizde Soroz’un süpürgeleri uçuyorsa, havada yerli malı uçak uçmaz.

Şah döneminde İran Amerika’dan 60 milyar dolarlık silah almıştı. Amerika Şah’ı çok seviyordu. Ama İran uçağını Amerika’dan alıyordu. Şimdi Amerika İran’ı hiç sevmiyor. Ama İran üçüncü nesil savaş uçağını kendisi yapıyor.

Bağımsızlık nelere kadir. Bu ülke isterse soba borusundan füze üretir.

M. Kemal gitti. Uçak işi bitti. Uçan süpürgeler geldi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Gladyo CİA Ve Amerika

10/5/2008 · Kategori: Siyaset

“İtalyan Gladyosunu çökerten savcı” olarak bilinen Felice Casson, geçen günlerde Türkiye’deydi. Casson’un söyledikleri, Fethullahçı ve AKP yanlısı gazete ve televizyonlarda “Ergenekon Operasyonu”nun lehinde açıklamalar olarak yansıtıldı.
Oysa Savcı Casson’un vurguladığı çok önemli bir saptama vardı: “Gladyo ABD, NATO ve CIA’nın denetimindedir.” Sabah gazetesinden Ecevit Kılıç ile yaptığı röportajında Casson, aynen şunları söylemektedir:
“(Bu örgüt) doğrudan CIA'ya bağlıdır. Kuruluş amacı, ülkeyi Sovyetler Birliği işgaline karşı korumak. Ama daha 60'lı yıllara gelmeden bu amacından sapıp, ülke içindeki muhaliflere karşı da görev yapmaya başladı. Aslında CIA'nın hoşuna gitmeyen grupları baskı altına alıyor, sindiriyordu… Yani kim CIA'ya, Amerika'ya muhalifse, hedefte onlar vardı.
“Bütün devlet yöneticileri bu yapıdan haberdar değil... Kimin haberdar olacağı tamamen CIA'ya bağlı. Amerika kime güveniyorsa o Gladio'yu bilir.”

TÜRKİYE’DE OLAN NE?
Şimdi dönelim Ergenekon’a. Olgulara bakalım:
1. ABD yönetimi açıkça “Ergenekon’un kökünü kazıyın” talimatı veriyor. Ergenekon tezgâhı, ABD’nin talimatı ve yönlendirmesiyle kuruldu.
Ve Türkiye’deki ABD güçleri AKP, Fetulahçılar vb. Ergenekon operasyonunu yürütüyor.
2. Tayyip Erdoğan’ın en yakınındaki gazetecilerden Fehmi Koru, ‘Ergenekon Operasyonu’nun 5 Kasım 2007’deki Erdoğan-Bush görüşmesinde kararlaştırıldığını’ hem katıldığı televizyon programlarında, hem de yazılı basında açıklamıştır. Ve bu açıklama bugüne kadar yalanlanmamıştır.
3. 5 Kasım’daki Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra bir Pentagon-CIA heyetinin Ankara’ya gelerek yerleştiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen diğer yıpratma faaliyetlerinin yanı sıra, Ergenekon Operasyonu’nu da doğrudan yönettiği Aydınlık dergisi tarafından saptanmıştır.
4. 21 Ocak 2008 gecesi gerçekleştirilen operasyon öncesinde, saat 23.00 sıralarında Tayip Erdoğan, ABD Büyükelçisi ile özel bir görüşme yapmış ve daha önceden planlanan Davos gezisini iptal ederek operasyonu bizzat yönetmiştir. ABD Büyükelçisinin de böylece, Ergenekon soruşturmasında operasyonel olarak görev aldığı ortaya çıkmıştır.
5. Ergenekon Operasyonu’nun baş tanığı olarak ortaya sürülen Tuncay Güney, 3 Mart 2001’de İstanbul Emniyeti’nde bugünkü soruşturmaya temel alınan ifadesini verdikten hemen sonra 10 yıllık ABD vizesiyle bu ülkeye gitmiştir. Gittikten sonra da orada CIA denetiminde çalışan New York Institute adlı düşünce(?) kuruluşunun internet gazetesinde, “Editor in Chief (Genel Yayın Yönetmeni)” olarak görev almıştır.

GLADYO’NUN EN ÖNEMLİ TEZGÂHI
“İtalya’da Galdyoyu çökerten Savcı” Casson da kendi tecrübelerinden çıkarak söylediği gibi “Gladyo ABD, NATO ve CIA denetiminde bir örgüttür”.
Evet, Türkiye’de de Gladyo var ve tezgâhını çalıştırıyor. Gladyo, ABD ve AB’nin hedef aldığı İşçi Partisi ve Ordu’ya karşı operasyon yapıyor.
Ergenekon Operasyonu, Gladyo’nun son yıllarda Türkiye’deki en önemli tezgâhıdır. Şemdinli tezgâhını tutturamayanlar, daha büyüğünü planlayıp uygulamaya koymuşlardır. Ve bu şekilde bir taşla iki kuş vurmayı hesaplamışlardır. Hem Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Türkiye’de Gladyo’ya karşı mücadele eden en kararlı gücü, yani İşçi Partisi’ni yıpratmak; hem de Fethullahçı Gladyo’nun eylem ve planlarını örtmek. Danıştay Suikastı, Rahip Santoro Cinayeti, Malatya’da Hıristiyan Misyonerlerin öldürülmesi, Hrant Dink Suikastı; hep Fethullahçı Gladyo’nun karanlık eylemleridir. İşçi Partisi bu karanlık tertipleri tek tek açığa çıkarmıştır.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN MÜCADELESİ
Nitekim operasyonun son aşamasında, 21 Mart’ta tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve diğer Parti liderleri hayatları boyunca SüperNATO’ya ya da Savcı Casson’un deyimiyle Gladyo’ya karşı mücadeleyi en önemli görev olarak bilmişlerdir.
Türkiye’ye Kontrgerilla’yı, Gladyo’yu İşçi Partisi öğretti. Aydınlık öğretti. Doğu Perinçek’ler öğretti.
Daha 1973 TİİKP Savunması, Kontrgerilla’yı açığa çıkardı. 1978-80 arasındaki Kontrgerilla’yı sergileme kampanyaları bu örgüte çok ağır darbe indirdi. 1977’deki 1 Mayıs Katliamını Doğu Perinçek’ler bütün boyutlarıyla ortaya koydu. 1980’lerde ünlü “MİT Raporu”nu, 1990’larda Gladyo’nun dünya çapındaki eylemi “Eşref Bitlis Suikastını”, Susurluk’u, Çiller Özel Örgütü’nü ve nihayet bugünkü Fethullahçı Gladyo’yu kamuoyunun önüne getiren ve karanlık faaliyetlerini teşhir eden İşçi Partisi’dir.
Doğu Perinçek ve arkadaşları, 12 Mart işkencehanelerinden beri Gladyo’nun Türkiye’deki kolunun yakasına yapışmışlardır. 1978’de çıkan Aydınlık gazetesi, 1980’lerde yayınlanan 2000’e Doğru dergisi ve şimdi de Ulusal Kanal ile Aydınlık; her aşamada Gladyo’yu teşhir eden bir numaralı yayınlar olmuşlardır.

GLADYO’NUN ADRESİ
Gladyo bugün tek bir adreste aranabilir. İtalyan Savcı Casson’un dediği gibi “NATO ve CIA” adreslerinde. Türkiye’den söyleyecek olursak BOP Eşbaşkanlığı makamında ve Fethullah sicilli emniyetçilerde.
mbgultekin@ip.org.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Deli Durdu İktidarı

10/5/2008 · Kategori: Siyaset

Mehmet Bedri Gültekin yazdı

 

Yaşar Kemal’in İnce Memed romanında bir eşkıya vardır: Deli Durdu. İnce Memed dağa ilk çıktığı zaman Deli Durdu’nun çetesine katılır. Ama Deli Durdu, adı üzerinde “delidir.” Başından beri değil de “biti kanlandıktan” sonra, iyice deliliğe vurduğu anlaşılmaktadır.

Deli Durdu, kendisine ekmek veren Yörük obalarını basmaya başlar. Köylülerin, ırzına namusuna göz diker. Soygunlarda işi, insanların parasını ve malını gasp etmenin ötesine vardırır. İnsanları aşağılar. Ve sonu böyle gelir.

Gene bir gün baskına gittiği köyün kadınlarına musallat olmaya kalkınca, o zamana kadar sessiz duran köylünün öfkesi patlar. Bütün Çete yok edilir. Deli Durdu’nun cesedinden parça bile kalmaz orta yerde.

Deli Durdu çetesinin akıbeti ibret vericidir. Eşkıyalık, Anadolu toplumunda yasal sınırların dışına düşmenin en aşırı biçimidir.

Ama bu en aşırı duruş bile hiçbir sınırın ve kuralın kalmadığı anlamına gelmez. Eşkıya, Deli Durdu örneğinde olduğu gibi toplumun geleneksel olarak belirlediği belli bir sınırın ve ahlaki duruşun dışına çıktığı an, kendisine barınacak dağ, saklanacak in, karnını doyuracak bir lokma ekmek ve hatta soluyacak hava bile bulamaz.

Ve şu veya bu şekilde yok olur.


KAVGADA KURAL VE SINIR

Nicedir TMSF vasıtasıyla iktidarın denetiminde bulunan ve gene son günlerde bizzat Tayip Erdoğan’ın aracılık etmesi ve gerekli kredileri bulması sonucu Çalık grubuna satışı gerçekleşen Sabah gazetesinin yazarlarından Ergun Babahan, geçenlerde iktidarın muhaliflerine köşesinden gözdağı verdi. Babahan “Kavgada sınır ve kural yoktur” dedi.

Aslında Babahan bu sözleriyle AKP iktidarının İşçi Partisi’ne ve diğer ulusalcı güçlere karşı özellikle son birkaç aydan beri yürütmekte olduğu mücadeleyi özetledi. Fetullahçı Gladyo ile birlikte AKP, yürüttükleri saldırıda gerçekten de hiçbir “sınır ve kural” tanımadılar.

Neler yaptıklarına kısaca bakalım: Sahte kanıtlar ürettiler. Yalancı tanıklar kullandılar. Mahkeme kararlarını hiçe saydılar. Tehdit ve vaatlerle bazı tutuklulara yalan ifadeler verdirdiler. Ajan provokatörler kullandılar. Aylardır tutuklu bulunan bazı tutukluları tekrar tekrar ifadeye aldılar.

Hazırlık soruşturması gizlidir ama iktidarın emrindeki basın yayın organları, hemen her gün soruşturma dosyasından aldıklarını söyledikleri belgeleri yayınlayarak tutuklular aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. Vb. vb.

Deyim yerindeyse “Deli Durdulaşan” bir iktidar ile karşı karşıya bulunuyoruz. Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta; AKP’nin neden “Deli Durdulaştığıdır.”


ÇÖKÜŞÜN ALAMETİ

Her türlü “sınır ve kuralın dışına çıkmak”, çöküşe giden kuvvetlerin, kaçınılmaz çöküşlerini önlemek için yöneldikleri davranış biçimidir.

AKP çöküşe gitmektedir. İçerde ve dışarıda herkes bu gerçeği görmekte ve hesabını buna göre yapmaktadır. AKP hakkındaki kapatma davasına başta en sert tepkiyi gösteren ABD ve AB yönetimlerinin, geçen zaman sonrasında, şimdi AKP’siz bir Türkiye’ye göre yeni planlar yapmaya başlamaları da, bu Parti’nin içinde bulunduğu “ümitsiz” durumu açıklamaktadır.

Gayrımeşru yollarla iktidarı ele geçiren hiçbir sayasal güç kendi rızası ile iktidar mevzilerini terk etmez. AKP, Okyanus ötesinde alınan kararlar ve yapılan planların sonucunda iktidar oldu. Ve bugün hukuk içinde kalarak yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ama her gayrımeşru güç gibi AKP de kaçınılmaz sonunu önlemek için bazı arayışlar içindedir.

AKP’nin arayışlarını, iki başlık altında toplayabiliriz:

1. Anayasa’yı değiştirerek, şu anda suç olan eylem ve programını “yasal” hale getirmek.

2. Her türlü muhalefeti yok ederek toplumu alternatifsiz bırakmak. Malum, toplumlar alternatifsiz kaldıkları zaman mevcut olana mahkum olurlar.

Bu iki başlık altında özetlediğimiz bütün çabalar her türlü “sınır ve kuralın” dışına çıkmak anlamına geliyor. Mevcut yasalara göre hakkında kapatma davası açılmış olan bir iktidar Partisi’nin, yasaları, kendisinin her yaptığının yasal sayılması olarak özetleyebileceğimiz şekilde değiştirmesi, hiçbir “sınır” ile açıklanamaz.

Aynı şekilde muhalefeti yok etme arayışlarının da burjuva Parlamenter sistem içinde yeri yoktur.


SİSTEM ÇÖKÜYOR

Ama yaşadığımız olay, sadece AKP’nin kaçınılmaz çöküşü ile ilgili değildir. AK her türlü sınır ve kuralın dışına çıkmıştır ama, sistemin belli başlı diğer güçlerinin de bu kural tanımazlığa çok güçlü bir itirazları yoktur.

Hatta Ergenekon tertibini, sağdaki ve soldaki aşırılardan kurtulmak için bir fırsat olarak görenler de vardır. Yani “Deli Durdulaşmaktan” medet umanlar sadece AK ile sınırlı değildir.

Bu durum ise çöküşün sadece AKP ile değil, sistem ile ilgili olduğunu gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde içine dahil olduğumuz Atlantik sistemi çökmektedir. Sınırsızlık ve kuralsızlık gerçekte, Atlantik sisteminin şu anda içinde bulunduğu durumu ifade ediyor.

Amerika’nın şu anda Irak’ta içinde bulunduğu durumu izah edecek bir sınır, bir kural var mıdır?

Ama öte yandan Deli Durduları yaşatacak bir çare tarih içinde bulunamamıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

ERGENEKON TERTİBİ

21/3/2008 · Kategori: Guncel

Bu sabah şafak vakti ile yapılan operasyonları iyi incelemek lazım. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk, Ulusal Kanal Genel Yayın  Yönetmeni Ferit İlsever, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk,Eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Gazeteci Adnan Akfırat, İş adamı İbrahim Benli ve Perinçek'in koruması Yusuf Beşerik gözaltına alındı.

  AP'nin Türkiye Rapor Taslağı açıklandı. Raporda, Ergenekon soruşturmasının Ordu'yu da kapsaması talimatı veriliyor. "Bu şebekenin devlet içindeki bağlantıları tam anlamıyla gün yüzüne çıkarılmalı". Raporda ayrıca askerin cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında müdahale etmek istediği, müdahale girişimlerine karşı demokrasinin galip gelmesinin memnuniyet verici olduğu da belirtiliyor.


Fehmi Koru'nun belirttiği üzere, 5 Kasım 2007 günlü Bush-Tayyip Erdoğan görüşmesinde kararlaştırılmıştır (Kanal 7 televizyonunun 28 Ocak 2008  tarihli haber bülteninde canlı yayın konuğu olarak açıklaması ve Yeni Şafak, 1 Şubat 2008 günlü yazısı). İstanbul C. Savcısı Zekeriya Öz, 2000 yılında CIA'ya bağlanan Tuncay Güney'e verdirilen uydurma ifadeleri, yedi yıl sonra soruşturma konusu haline getirmiştir.

Basın organlarında açıkça yazıldığına göre, İstanbul Savcısı Zekeriya Öz, Ergenekon soruşturmasını Tuncay Güney'in 2 Mart 2001'de İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi'nde verdiği ifade ve teslim ettiği bazı belgelere dayandırmaktadır.

Tuncay Güney, o tarihten beri yedi yıldır New York Institutes gibi CIA denetimindeki paravan kurumlarda görev yapmaktadır. New York Institutes'ün internet sitesini açanlar, orada Tuncay Güney isminin karşısında İngilizce olarak Genel Yayın Yönetmeni sıfatını göreceklerdir.
 
Tuncay Güney, sekiz yıl önce, 2000 yılında CIA tarafından ele geçirilmiş, kendisine o zaman 10 yıllık ABD vizesi verilmiş, uydurma ifade vermesi sağlandıktan sonra ABD'ye yerleştirilmiştir.

 

Ergenekon soruşturmasının yedi yıl sonra ısıtılıp yeniden gündeme getirilmesindeki zamanlama, tertibin amacını da ele vermektedir.
 
"Ergenekon Operasyonu", Türk Ordusu'na karşı Şeminli'de başlayan uygulamalar dizisinin son halkası ve doruğudur.
 
Fethullahçı Gladyo, havadan ve karadan sınır ötesi harekât hazırlayan  Türk Silahlı Kuvvetleri'ni içerden vurmak için harekete geçirilmiştir. Ordu'nun dış cephedeki Güneş Harekâtı'na iç cephede Hançer Harekâtıyla cevap verilmiştir. Bu cepheleşmenin geleceğe uzanan boyutu, daha da önemlidir. ABD, sınır ötesi harekâtın karşısına dikilmiştir ve Türkiye'nin PKK ile masaya oturmasını istemiştir. ABD Kara Kuvvetleri Komutan Yardımcılığına atanacağı belirtilen, "Çuvalcı General" Korgen. Raymond Odierno, bugün gazetelerde yer alan habere göre, "PKK ile müzakerelere başlanması" gerektiğini söylemiştir (Vatan, 6 Mart 2008).
 
Siyasal çözüm adı altında Güneydoğu bölgesinin özerkleştirilmesi ve PKK'nın Meclisteki grubunun güçlendirilmesi planı yürütülmektedir. Bu planın karşısına dikilen Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve başta İşçi Partisi olmak üzere diğer millî güçlerin direncinin kırılması için, iki araç devreye sokulmuştur. Biri türban savaşıdır; diğeri "Ergenekon Operasyonu

O yüzden bugünkü "tertibin" iyi anlaşılır olması bakımından şunu söylemek lazım. Türkiye iki cepheye bölünmüştür AB ve ABD'den yana olanlar diye diğer cephe ise Türkiye'nin tam bağımsızlığını savunan ulusalcı cephedir. Ya Türkiye BOP'ta parçalanacak yada tam bağımsızlığını elde edecek.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (6- SON BÖLÜM)

18/3/2008 · Kategori: Dokumanlar

4- Eylemlerin zorlayıcı sosyal gereksinim de gözetilerek hukuksal yönden irdelenmesi
Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidar partisi olması nedeniyle yukarıda belirttiğimiz beyan ve eylemleri laik Cumhuriyet aleyhine giderilmesi olanaksız zararlar doğurmasının kapatma yaptırımını gerektirmekte, ortaya konulan eylemler gözetildiğinde kapatma yaptırımının uygulanmasında zorlayıcı sosyal gereksinim bulunmaktadır.
Zorlayıcı sosyal gereksinim değerlendirilirken gözetilen uygun zaman, eylemlerdeki ağırlık, eylemlerin isnat edilebilirliği, partinin hedeflediği siyasi model, eylemlerdeki kullanılan yöntem karşısında öngörülen yaptırım eylemlerle orantılıdır.
Kapatma davasının açıldığı tarihte davalı iktidar partisinin türbanın yükseköğretim kurumlarına sokulması için Anayasa değişikliği ile neden olduğu toplumsal kutuplaşma ve gerginlik dikkate alındığında ve özellikle demokratik toplumun düzenli bir biçimde işlemesinin sağlanmaya çalışıldığı ülkemizde, laiklik ilkesinin korunması yasal ve anayasal bir zorunluluk olduğu gibi, bu ilkenin korunmasında genel bir çıkar da bulunmaktadır.(RP/Türkiye Kararı)
Bu nedenle, laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı durumuna gelen Adalet ve Kalkınma Partisinin, bu genel çıkar da gözetilerek kapatılması, zorlayıcı sosyal gereksinim de dikkate alındığında demokratik toplum gereklerine uygundur.


a- Yaptırım yasayla öngörülmüştür.
Eylemler, Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrası kapsamında “insan hakları, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri, ulus egemenliği, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ve ayrıca herhangi bir tür diktatörlüğü savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamanın yasak olması” kuralına aykırılık oluşturmaktadır.
Bu çerçevede kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “kamu düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” ilkeleri kapsamında, demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.
Davalı siyasi parti, laiklik karşıtı eylemlerinin kapatma yaptırımı gerektirdiğini öngörebilecek ve bilebilecek durumdadır. Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’ndaki kurallar da İHAS’nin öngörülebilirlik ve bilinebilirlik ölçütlerine uygundur. Davalı partinin laiklik karşıtı eylemleri nedeniyle bu eylemleri suç oluşturmasa bile, parti hakkında Anayasa’da öngörülen kapatma yaptırımının uygulanabileceği bilinebilir niteliktedir. Laiklik karşıtı eylemlerin, ceza yasalarında suç olarak tanımlanmaması Anayasa ve SPY gözetildiğinde sonuca etkili değildir (RP/Türkiye Kararı).

b- Kapatma yaptırımı yasal bir amaca dayanmaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi, Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasındaki siyasi partilerin eylemleri “insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, ulus egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine” aykırı olamaz ve ayrıca “herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz”, suç işlenmesini teşvik edemez” kapsamında kapatma yaptırımını gerektirmektedir.(ANY.Madde:68/4, 69/9, SPY.Madde: 101/1/b, 103, 95)
Geniş anlamda laiklik karşıtı eylemler olarak nitelenen yukarıda ve 11-17 sayılı klasörlerde gösterilen ve değerlendirilen eylemler, Anayasanın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen hükümlere aykırılık oluşturmaktadır.
Şöyle ki, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak ılımlı İslam yoluyla şeriatı amaçlayan bir siyasi partinin bu model projesi gerçekleştiğinde, evrensel insan hakları ve çoğulcu demokrasi hiçbir boyutuyla söz konusu olamayacak, iktidar şeriat çerçevesinde hareket edecek, şeriatı benimsemeyenler sisteme ve kurallarına tabi kılınacak ve eşitlik ilkesi de yaşam alanı bulamayacaktır. Yine şer’i modelde, dinsel kurallar ölçü norm olarak kullanılacağından, hukuk devletinden de söz edilemeyecektir. Egemenliğin kaynağı ve tüm referanslar din ve Tanrıya dayanacağından, ulus egemenliği de söz konusu olmayacaktır. Sonuçta şeriatın demokrasiyle ve laiklikle bağdaşmazlığı karşısında, demokratik ve laik düzen ortadan kalkacak, dine dayalı ve bunu zorla benimseten bu yönüyle bir dikta rejimi ortaya çıkacak, demokrasiye, insan haklarına aykırı, ancak şeriata uygun eylem ve suçlar hoş görülüp teşvik edilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şeriatla yönetilen ve başında İslam şeriatını da simgeleyen halifenin bulunduğu bir modele karşı verilen mücadele sonucu ortaya çıkmıştır. Türk Ulusunun 20 Yüzyılın başında verdiği kurtuluş mücadelesi sadece yabancı işgal güçlerine karşı yürütülmemiş, mandacılara, işgalcilerle işbirliği yapanlara, isyan ve kışkırtmalarla kurtuluş ve kuruluşu baltalayan mollalara, şeyhlere ve her türlü din bezirgânlarına karşı da verilmiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşımızda mandacıların ve işbirlikçilerin tenkit edilecek tarihi hatalarını gerçekleri çarpıtarak saptırmaya çalışanlar bugün de dini ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar ederek ve dine, dini inanca en büyük kötülüğü yaparak özgürlük ve insan hakları gibi aslında hiçte ilgili olmadıkları kavramları kullanarak yeni bir teslimiyetçiliğin yolunu açmaktadırlar. Şer’i bir düzene ve onun yerleşik değerlerine karşı verilmiş bir mücadelenin sonucu olarak benimsenen ve önemi nedeniyle Anayasada değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez bir biçimde yerleştirilip kabul edilen laiklik ilkesi, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti için diğer çağdaş ülkelerden daha fazla önem arz etmekte, uygulamasında Batı ile aramızda farklılıklar oluşmaktadır. Çünkü ülkemizde şeriat düşüncesi ve özlemi komşu ülkelerde uygulama örnekleri de bulunduğundan henüz çağdaş ve uluslararası hukuk karşıtı olduğu düşüncesi kategorisine girmemiş, hatta serbest seçimler yoluyla iktidar bile olabilmiştir.
Bu nedenle; İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrası gereğince “ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin korunması, kargaşa ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” kapsamında, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuş davalı siyasi partinin kapatılmasını haklı kılmaktadır(RP/Türkiye Kararı).

c- Kapatma yaptırımı demokratik toplum gereklerine uygundur.
Davalı partiye kapatma yaptırımının uygulanması, çoğulcu demokrasinin gereklerine uygundur. Çünkü yukarıda sayılan eylem ve söylemleri gözetildiğinde, çoğulcu demokrasi içerisinde, ancak bu demokrasinin olanaklarından hareketle, sonuçta çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan ve onu ortadan kaldıran bir sistemi amaçlamaktadır. Oysa çoğulculuk prensibi olmadan demokrasiden bahsedilemez (RP/Türkiye Kararı). Çoğulcu demokrasi, güçler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne dayanır. Hukuk ise, temelini insanlığın aydınlanma mücadelesinde bulan, akla ve bilime dayanan, ortak aklın ürünü, evrensel kabul gören, dinamik kurallar bütünüdür. Şeriatın kuralları bu tanımın çerçevesine girmez. Şeriat özünde demokrasiye kapalı bir yönetim biçimi olup totaliterdir. Dini kurallara dayalı bir rejimin çoğulcu demokrasi ile bağdaşabileceğini iddia etmek en hafif deyimiyle insanlığın aydınlanma mücadelesini ve sonrasındaki kazanımlarını inkâr etmektir. Ortaya çıktığı çağın ve coğrafyanın sosyal ve ekonomik, kültürel değerleriyle biçimlenmiş statik bir düşüncenin insanlığın tüm çağlarına hükmetmesi anlayışı bilimsel değildir, dolayısıyla yüzlerce yıllık mücadelenin ve aklın ortak değerleri olan insan hakları ve demokrasi kapsamında savunulamaz, koruma göremez, kısıtlanabilir.
Kuşkusuz İHAS ile de korunan din ve vicdan özgürlüğü demokratik bir toplumun da gereklerindendir. Anılan özgürlük farklı dinsel değerlere inanmak yanında inanmamak özgürlüğünü de içermektedir. Bu bağlamda çoğunluğu Müslümanlardan oluşsa bile, farklı inanışlara sahip olan kişilerin korunması anlamında, din ve vicdan özgürlüğüne de sınırlandırmalar öngörülmüştür. Bu manada devlet, dini inançlar konusunda yansız kalmalı, dini inançların meşruiyetinin değerlendirilmesinde tarafsız olmalı, karşıt inanışlar arasında hoşgörüyü tesis etmelidir (RP/Türkiye Kararı). Bu bağlamda devletin kamu alanında, üniversitelerde türban takarak dini inançların sergilenmesine kısıtlama getirmesi veya programlarında İslam dinine ilişkin konulara ağırlık veren ve kuruluş amacı yalnızca din görevlisi yetiştirmek olan İmam Hatip Liseleri mezunları için üniversiteye giriş sınavlarında katsayı esasının uygulanmasını öngörmesi; başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak, kamu düzen ve güvenliğini sağlamak amacı taşıdığından, din ve vicdan özgürlüğünün özüne aykırı değildir. Aksine, davalı partinin bunlara aykırı eylemleri özendirmesi, destek yaratması ve teşvik etmesi, demokratik toplum gereklerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
İHAS’ın 9 ncu maddesinde de koruma gören din ve vicdan özgürlüğü, bir din tarafından yönlendirilen her hareketi korumaz, bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından türbanın dinin gereği olduğunun belirtilmesi, bu örtünme biçiminin laik hukuk düzeninde korunma göreceği sonucunu doğurmaz, aksi düşünce, dinin gereği olduğu tartışma götürmeyen İslam şeriatının miras, devletler, aile, ceza hukuku gibi konulardaki bazı kurallarının da uygulanmasına kapı açar. Oysa davalı partinin eylemleri, bu saptamayla açıkça çelişmektedir. İHAM tarafından da vurgulandığı üzere, laikliğe saygı gösterilmemesi biçimindeki bir tutum, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında hiçbir biçimde koruma göremez (RP/Türkiye Kararı). Bu nedenle bir taraftan laikliği savunur gibi görünmek ve bunu ifade etmek, diğer taraftan giderek yoğunlaşan eylemlerle laikliğe aykırı bir model yaratan davalı siyasi partinin eylemleri, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve İHAS yönünden koruma göremez.
İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesini iki koşula bağlı olarak önerebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her bakımdan yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik prensiplerle bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle, sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin temel prensiplerine saygı duymayan, demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi yıkmayı amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri tanımayan/yok etmeyi amaçlayan siyasi bir projeyi öneren” partinin, bu nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu olabileceği gibi, bu nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi parti İHAS korumasından yararlanamaz. İHAS ve demokrasi arasındaki oldukça açık ilişki karşısında, hiç kimse demokratik toplumun ideallerini ve değerlerini yok etmek amacıyla Anayasa ve İHAS hükümlerine dayanamaz. Bu bağlamda siyasi partiler biçiminde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim içerisinde güçlendikten sonra, bu kimliklerini ön plana çıkararak demokrasiden kurtulmak amacı güdebilmeleri söz konusudur. (RP/Türkiye, Emek Partisi/Türkiye Kararları).
Davalı siyasi parti bu değerlendirmelere açıkça aykırı hareket ettiği gibi, eylemleriyle sadece İslam dininin moral değerlerini ifade etmeyip, bu dinin dünyevi yaşama ilişkin gereklerine yönlendirme ve İslam dinine (inanç ve ibadet ötesinde bütünüyle) tabi kılma amaç ve iradesi taşımaktadır.

d- Eylemlerin isnat edilebilirliği
Davalı siyasi partinin amaç ve eğilimlerini ortaya koyabilmek için tüzük ve programına dayanarak sonuca gidilemez. Çünkü gerçekte amaçladığı modeli gerçekleştirene kadar, laikliğe aykırı eğilimlerinin resmi metinlerine yansımayacağı; geçmişte bu amaca yönelik eylemlerde bulunan partilerin kapatıldığı hususu gözetildiğinde karşılaşılabilecek bir durumdur. Bu bağlamda, davalı siyasi partinin tüzük ve programı ile dava konusu edilen eylemleri arasında belirgin bir aykırılık göze çarpmaktadır.
Bir genel başkanın açıklama ve eylemleri partiyi tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel figürüdür. Siyasi Partiler Yasasına göre partiyi temsil yetkisine sahip olan genel başkan, merkez karar ve yönetim kurulunun da başkanıdır. Genel başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerinin, kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı biçiminde algılanır ve partiye isnat edilebilir. Genel başkan için var olan isnat edilebilirlik, genel başkan yardımcıları içinde geçerlidir. Aynı durum partili başbakan ve bakanlar yönünden de söz konusudur.
Bir iktidar partisi yönünden hükümetin icraatları, siyasi parti söylemiyle biçimlendiğinden, bu bağlamdaki iş ve işlemler de siyasi partinin eylemi olarak, o siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen yasa, yasa teklifleri ile diğer düzenleyici işlemler siyasi partinin kapatmaya konu olan eylemlerinin yöneldiği amacı gerçekleştirmeye veya kolaylaştırmaya yönelik olduğundan, bu düzenlemeler de siyasi parti eylemi olarak o siyasi partiyi bağlamaktadır. TBMM’nde çoğunluğu oluşturan siyasi parti yönünden, bu düzenlemelerin eylem olarak isnadiyeti için, İHAM kararlarında da açıklandığı üzere, yasalaştırılmalarını beklemek zorunluluğu bulunmamaktadır. Çünkü bu eylemlerin yasalaşması yani somuta indirgenmesi, yasama organın da çoğunluğa sahip bir iktidar partisi yönünden her an için olasıdır. İsnat edilebilen eylem niteliğindeki bu tasarıların yasalaşması da, eylemin yasama organı işlemi niteliğine geldiğinden bahisle, siyasi partiye isnadiyeti ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, siyasi partinin eylemini sürdürmesi niteliğindedir.
TBMM Başkanı ve Başkanvekillerinin de konumları itibarıyla, eylemlerinin mensubu oldukları siyasi partiye isnat edilebilirliği önem taşımaktadır. Anayasa’nın 94 ncü maddesinin altıncı fıkrasına ve SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkanı ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Ancak TBMM Başkanı ve Başkanvekillerine yönelik bu düzenleme, Başkan ve Başkanvekillerinin hiçbir eyleminin siyasi partiye isnat edilemeyeceği sonucunu doğurmamaktadır.
Yukarıda gösterildiği üzere TBMM”nin 22 dönem Başkanlığını yapan Bülent Arınç’ın eylemleri, bu kuralı da ihlal ederek, açıkça mensubu olduğu siyasi partinin eylem ve söylemiyle örtüşmektedir. Siyasi partinin gerçekleştirmek istediği projeyi ifade ve bu projeye destek anlamında diğer parti mensupları gibi hareket etmektedir. Görevi süresince yaptığı bu eylemler, mensubu olduğu davalı parti tarafından destek görmüştür. Bu nedenle Bülent Arınç’ın beyan ve eylemleri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne isnat edilebilir niteliktedir.
Davalı partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen, yaratmak istedikleri toplum modeline ilişkin imajı yansıtan beyan ve eylemler, milletvekilleri veya yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler tarafından işlendiğinde de partiye isnat edilebilir. Bu tür beyanlar soyut programlara göre potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidirler. Bu nedenle, eylemleri yukarıda sıralanan milletvekilleri ve yerel yöneticilerin beyan ve eylemleri de partiyi bağlamaktadır.
Ayrıca partili milletvekilleri tarafından sunulan ve kapatmayı konu alan modeli gerçekleştirmeye yönelik olan yukarıda gösterilen yasa teklifleri de, bu tekliflerin yasalaşmaları beklenmeksizin, yasama organında çoğunluğu oluşturan davalı siyasi partiye isnat edilebilir niteliktedir. Anayasa’nın 83 ncü maddesinin birinci fıkrası, yasama çalışmaları kapsamında ortaya çıkan bu eylemler nedeniyle siyasi partinin sorumlu tutulmasını bertaraf etmemektedir. Bireysel anlamda mutlak dokunulmazlık yaratan madde kapsamındaki eylemler, siyasi parti yönünden bu maddenin koruma alanı dışındadır.
Siyasi partinin genel merkez organlarının (SPY md 13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19,20), TBMM grup genel kurulu ve grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), üyelerinin (SPY md 12) eylemleri; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, yasa, Anayasa ve İHAS tarafından korunmayan, hedeflediği amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek, kolaylaştırmak, altyapı hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik olup, bu eylemler de davalı partiye isnat edilebilir niteliktedir.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin değil kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça, bu söylem ve eylemler de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, yoğunluk ve sıfatlara bakıldığında, (çok sayıda milletvekili ve belediye başkanı tarafından) kuşkusuz siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Davalı partinin çoğulcu demokrasi ilkelerine aykırı olarak, zaman zaman milletvekillerine ve diğer partililere konuşma yasağı getirmesi de, bu yasağa rağmen en yetkili konumda bulunan milletvekillerinin dahi açıklama yapmayı sürdürmeleri gözetildiğinde, yasaklamanın partiyi sorumluluktan kurtarmaya yönelik aldatıcı bir tavır olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
İktidarda bulunan her siyasi parti, kuşkusuz kendi kadrolarını da, (bir örnek olarak bakan düzeyinde) devlet birimlerine taşımaktadır. Bu noktada, siyasi parti mensuplarına devlet mekanizması gereği yakın planda çalışan, böylece siyasi partililerle yakın ve/veya yoğun ilişkide bulunan kamu görevlilerinin eylemleri önem kazanmaktadır. 3046 sayılı Yasa’nın 21 nci ve 22 nci maddeleri de bu irdelemeyi zorunlu kılmaktadır.
Devletin idare mekanizması, söz konusu görevlinin bulunduğu makamın ışığında, ancak dar bir yoruma tabi tutulmaktadır. Bu bağlamda, devlet birimlerinde siyasi parti mensuplarına yakın planda çalışan müsteşarların ve müsteşarların bakış açılarını yansıtan müsteşar yardımcıları ile genel müdürlerin eylemlerinin, siyasi sorumluluğu Bakan ve dolayısıyla Başbakan’a aittir. Bu siyasi sorumluluk, yukarıda gösterilen eylemlerin parti politikaları doğrultusunda biçimlenmesi, partinin amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik olması karşısında anılan bürokratların iktidar partisinin bakış açısına göre biçimlenen eylemlerinden, iktidarı yöneten partinin dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sorumluluğu söz konusudur.
Yine 5442 sayılı Yasa’nın 9 ncu maddesinin birinci fıkrasına göre, il’lerde hükümetin ve her bir bakanın temsilcisi ve siyasi yürütme organı olan valiler ile bu Yasa’nın 31/A maddesine göre kaymakamların, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatmaya konu modeli gerçekleştirme anlamındaki uygulamalarına göz yummalarından, desteklemelerinden ve bu eylemleri uygulamalarıyla kolaylaştırmalarından, parti kaynaklı çıkış noktası uyarınca bakan, başbakan ve hükümet siyasi yönden sorumludur. Buradaki siyasi sorumluluk, iktidarın siyasetini belirleyen davalı Adalet ve Kalkınma Partisi’ni de sorumlu kılmakta ve bağlamaktadır.
Yukarıda anlatılan eylemlerde bulunan bürokratların bu davranışları, bütünüyle siyasi iktidar çıkışlı ve iktidarın bakış açısıyla biçimlenmiştir. Bu yönden, siyasi sorumluluk iktidara aittir. Bu siyasi sorumluluk hükümet siyasetini yönlendiren Adalet ve Kalkınma Partisi’nden biçimlendirildiğine göre, kuşkusuz davalı partinin sorumluluğu söz konusudur. Çünkü iktidardaki siyasi partinin amaçladığı modeli gerçekleştirmek için, bir bütünlük içerisinde ve bir bütünün parçalarını oluşturmak adına bu eylemler ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali, kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda 22 Temmuz 2008 Genel Seçimi ile Adalet ve Kalkınma Partisinden milletvekili seçilen Başbakanlık Eski Müsteşarı Ömer Dinçer”in müsteşarlığı dönemindeki konumu nedeniyle anılan kişinin bu dönemdeki iş ve işlemleri, ayrıca önem taşımaktadır. Bürokrasinin en tepesinde bulunduğu sırada bu kişinin de etkisiyle yapılanan kadrolarla, iktidar partisinin laikliğe aykırı eylem ve söylemleri gerçekleştirilmekte ve dile getirilmekte, siyasi parti kendisini sorumlu kılmamak adına, devlet mekanizması gereğince yakın ilişkide bulunduğu bu kadrolardaki kişilerin, siyasi parti tarafından da benimsenen iş ve işlemleri, tartışmasız olarak siyasi partiyi bağlamaktadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan eylem veya söylemler nedeniyle, ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve haklarında disiplin soruşturmasının başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla açıkça örtüşen eylem ve söylemler nedeniyle siyasi partinin bu eylem veya söylem sahiplerini eleştirmesi veya haklarında soruşturma yapması, sadece partinin kendisini bu eylemlerden sorumlu kılmamak amacına yönelik olduğunda, bu eylem ve söylemler de siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmamaktadır. Göstermelik olarak başlatılan, sonuçsuz kalan veya öngörülenden daha az yaptırımla sonuçlanan soruşturmalar da, o siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmamaktadır (RP/Türkiye Daire Kararı). Bu nedenle yukarıda irdelenen eylemlerin soruşturma konusu olması, bu eylemlerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yüklenmesine engel değildir. (Ek.129)

e- Eylemlerdeki “yöntemin” hukuksal yönden irdelenmesi
Davalı partinin din ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar ederek, ancak “mutabakat süreçleri” olarak adlandırdıkları yöntemle toplumun İslami bir yapıya doğru evrimleşmesini sağladıktan sonra şeriatı egemen kılacakları gerçeğinden hareketle ve şeriatın tüm toplumu İslami bir düzene kavuşturmayı esas alan ‘cihat’ boyutu ile davalı partinin halen iktidar partisi olması gözetildiğinde; laik rejimi değiştirmek noktasında maddi güç kullanması ve bu tehlikenin uzak olmadığı bir gerçektir. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan ve diğer partililerin demokrasiyi çoğulcu değil, “çoğunlukçu” olarak algıladıklarını gösteren eylem ve demeçleri olası bir “çoğunluk diktasının” açık işaretleridir.
Davalı siyasi partinin ortaya konulan eylemlerinin laik bir hukuk düzeniyle bağdaşmadığı yukarıda açıklanmıştır.
Laik hukuk düzeniyle bağdaşmayan eylemlerin odağı durumuna gelen siyasi parti için, kapatma yaptırımı dışında ara çözüm ve yaptırımların uygulanabilmesi; gerek eylemlerdeki yoğunluğun ulaştığı boyut, gerekse iktidarı çoğunluk olarak elde etmeleri karşısında, ortaya çıkan somut ve açık tehlike, gerekse mevzuat gözetildiğinde, söz konusu olamaz.
Davalı siyasi parti, demokratik düzende faaliyette bulunarak, Anayasa ve SPY’ye aykırı olarak, demokrasi ötesi bir sisteme ulaşmaya ve bu sistemi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, demokratik sistemin sağladığı serbestilerden hareket ederek amacına ulaşmaya çalışması, gerek Anayasa’nın 14 ncü maddesi, gerekse İHAS’ın 17 nci ile BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 5 nci maddesi gözetildiğinde koruma göremez.
Davalı siyasi parti, bu eylemlerini gerçekleştirirken, çoğunluk iktidarına sahip olmanın avantajlarını da kullanmaktadır. Öncelikle yaratılan kadrolaşma boyutuyla, kamuda laik hukuk düzeninin gereklerini yerine getirenler sindirilmekte ve baskı uygulanmaktadır. Mevcut kadrolaşmayla, yukarıdan aşağıya doğru bir yapılanmaya adım atılmaktadır. (Ek. 164, 174)
Laikliğe aykırı bir sistemi, öncelikle toplumsal, sonrasında hukuksal modelle gerçekleştirmek söz konusu olduğuna göre, “amaç sistemin” içeriğinin irdelenmesi gerekmektedir.
Amaçlanan şer’i sistem ve son noktada şeriat, kuşkusuz cihadı da içinde barındırmaktadır. Demokratik bir sistem, Nazi Almanya’sı örneğinde olduğu gibi demokratik yolları kullanarak iktidarı ele geçirip demokrasiyi ortadan kaldırılabileceği gibi, demokratik olmayan yöntemlerle de ortadan kaldırılabilir. Davalı partinin amaçladığı rejimi demokratik yollardan gerçekleştirememesi durumunda, şeriatın gereği olan cihadın devreye girmesi söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla gerektiğinde cihada, yani şiddete başvurulması olasıdır.
Bir iktidar partisinin, iktidar olanaklarından hareketle hukuksal yollardan ya da cihat yoluyla amacına her zaman ulaşması olanaklıdır. Ülkemizde şeri sistem, ancak bir devrimle tasfiye edilmiştir. Bu devrim öncesinin şeriat uygulamalarından günümüze miras kalan kültür ve o kültürün yeşerdiği dinsel iklim gözetildiğinde ilk etapta şiddete başvurmadan bile ciddi bir şeriat yanlısı taraftar kitlesi bulmak mümkündür. Çünkü din istismarı yoluyla kolayca harekete geçirilebilecek bir tabanın her zaman mevcut olduğu yakın tarihsel deneyimlerle kanıtlanmıştır. Bu nedenle, egemen olan dinsel inancın (şeriatının) içeriği ve tarihsel deneyimler gözetildiğinde laiklik ilkesinin korunması
anlamında Türkiye’nin daha hassas davranması zorunluluğu doğmakta ve bu durum ülkemizin takdir hakkını genişletmektedir.
Eylemleriyle ve özellikle laiklik ilkesini dolaylı yoldan bertaraf edecek Anayasa’nın 10’ncu ve 42’nci maddelerinin değiştirilmesi, Yüksek Öğretim Yasasının Ek 17’nci maddesinde düşünülen değişiklik ile İslami modeli gerçekleştirmeyi açıkça ortaya koyan siyasi partinin kapatılmasının zorlayıcı sosyal gereksinim ve demokratik toplum gereklerine aykırı, soyut, uzak ve gerçekleşemez olduğu ileri sürülemez. Çünkü iktidar olanaklarını kullanan bir siyasi parti için, bu konuların somutlaşması demek, zaten demokratik sistemin ortadan kaldırılmasıyla eş anlamlıdır. Dolayısıyla, şeriatın yani şiddetin somutlaşması durumunda, ortada kendini korumaya çalışacak bir demokratik sistem de söz konusu olmayacaktır.
Dini esaslara dayanan bir devlet sistemi kurmaya (Şeriata) aşama aşama geçilmesi karşısında, iktidar açıkça şiddete başvurmadığı, bu nedenle kapatılmasının söz konusu olamayacağı ileri sürülemez. RP/Türkiye kararı da bu konuya işaret etmektedir. Kaldı ki, davalı siyasi partinin, hoşgörünün olmadığı ve ayrımcılığın ön planda tutulduğu bir sistemi hedeflediği ve bu doğrultuda eylemlerde bulunduğu açıktır. Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu aşamada şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı, son aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye yönelik olması nedeniyle hukuka uygundur.
Kaldı ki davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde amaçladığı yasa dışı siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile davalı partinin hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır.

f- Kapatma yaptırımının zamanlama açısından gerekliliği
Davalı siyasi partinin izlediği politikanın ortaya çıkardığı tehlike belirgin ve yakındır. Medeni barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek somut adımlar atılmıştır. Önce, bu adımların engellenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Ulusal iradeyi oluşturmak amacıyla iktidara gelerek devleti yönlendiren davalı siyasi parti yönünden, çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan projesinin ancak kapatma yaptırımıyla engellenecek olması karşısında, kapatma davasına başvurulması gerekli ve iktidar olanaklarının kullanıldığı dönemi yansıtan tablo gözetildiğinde zorunludur.
Evvelce de belirtildiği üzere olayda kapatma yaptırımı uygulanması, çoğulcu demokratik sistemde yapılması gereken ve hukuksal yoldan uygulanabilecek amaca uygun ve orantılı tek seçenektir.
İddianamemizde ve ek klasörde gösterilen davalı siyasi partinin eylemleri, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası kapsamında “insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı bulunmaması ve ayrıca herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlamanın yasak olması” kurallarına aykırılık oluşturmaktadır. Kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11. maddesinin 2. fıkrası gözetildiğinde “kamu düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” ilkeleri çerçevesinde demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.
Çoğunluk iktidarına sahip davalı siyasi partinin eylemlerinin yoğunluğu gözetildiğinde, onu amacından alıkoyacak ara yaptırımlar ve ara çözümler, somut duruma göre olanaklı değildir. Bu nedenle kapatma yaptırımı, dava yönünden radikal olmayıp, olaya uygun ve orantılı bir yaptırımdır.
Olayda, laik hukuk düzenine aykırı eylemlerin odağı olan bir siyasi partinin söz konusu olması karşısında, üstelik bu partinin de çoğunluk iktidarına sahip olduğu gözetildiğinde, amaçlanan modelin gerçekleştirilmesi anlamında bir tehlikenin var olduğu ve tehlikenin de yeterince yakın olduğu, davalı partinin eylemlerinin öngördüğü toplum modelini oluşturmaya elverişli bulunduğu, iktidarları süresince her geçen gün riskin arttığı görülmektedir. Kamusal alanda ve TBMM’nde de türbana serbestlik sağlanmasına yönelik beyanlar ile imam hatip lisesi mezunlarına uygulanan katsayı sisteminin kaldırılması girişimleri bu tehlikeyi daha somut ve yakın kılmaktadır. Davalı Partinin, toplumsal barışı tehlikeye düşürene ve öngördüğü modeli gerçekleştirene kadar beklenilmesi doğal olarak söz konusu olamaz.
Bu noktada davalı siyasi partiyi amacından uzaklaştıracak ve sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu yöntem, yalnızca kapatma yaptırımı olup, toplumu karşılaştığı bu tehlikeden başka türlü korumanın olanağı kalmamıştır.

5- Kapatma yaptırımının orantısallığı
Siyasi parti kapatma yaptırımı, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal ve en ağır yaptırımdır. Bu nedenle, kapatma yaptırımı en ciddi ve en ağır durumlarda uygulanmalı, eylemlerle arasında orantısal bir denge bulunmalıdır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı durumuna gelmesinden başka, söz konusu eylemlerdeki yoğunluğun ve kararlılığın düzeyi gözetildiğinde, eylemleri toplumu çok ciddi ve ağır sonuçlarla yüz yüze bırakmaya elverişlidir. Cumhuriyetin kurulmasıyla terk edilen bir sistemin değerlerinin gündeme getirilmesi, demokratik sistem ve toplum yönünden laik düzenin tesisi ve korunmasında kaçınılmaz olarak çok ağır sonuçlara neden olacaktır.
Bu bağlamda davalı siyasi partinin kapatılması; dava konusu eylemler ile uygulanacak kapatma yaptırımının sonuçları ve yaşanan tarihsel koşullardan kaynaklanan ihtiyaçlar gözetildiğinde; orantısız ve radikal bir yaptırım olmayıp, uygun, gerekli ve orantılı bir yaptırımdır.

6- Eylemleriyle siyasi partinin kapatılmasına neden olan (kurucu dahil) üyeleri
Kapatma yaptırımını gerektiren davaya konu eylemler gözetildiğinde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden olan kurucu dahil üyelerinin belirlenmesi, bu kişilere Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dokuzuncu fıkrası ve SPY’nın 95 nci maddesi uyarınca uygulanacak önlem (yasaklılık) yönünden önem kazanmaktadır.
Anılan önlemin uygulanabilmesi için, eylem ile önlem arasında, “ilgili ve yeterli olma” ölçütlerinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu anlamda iddianamede irdelenen, kararlılık ve yoğunlukla işlenen eylemler gözetildiğinde; aşağıda sıralanan kişiler ve eylemleri, kapatma yaptırımı ile doğrudan ilgili olup, eylemlerinin boyutu ve niteliği itibarıyla, Anayasa ve SPY’da belirtilen önlemin uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Eylemlerin boyut ve niteliği itibarıyla, söz konusu önlemin uygulanması da somut olay yönünden yeterlidir.
Davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili olarak fiil ve beyanları bulunan:
1-Recep Tayip Erdoğan 2-Bülent Arınç 3- Abdullah Gül 4- Hüseyin Çelik 5-Ömer Dinçer 6- Fahri Keskin 7-Burhan Kuzu 8-Eyüp Fatsa 9- Nihat Eri 10-Eyüp Sanay
11-Tayyar Altıkulaç 12-Ömer Özyılmaz 13-Sadullah Ergin 14-Cavit Torun 15-Asım Aykan 16-İrfan Gündüz 17-Mehmet Çiçek 18-İdris Naim Şahin 19-Binali Yıldırım 20-Akif Gülle 21-Hasan Kara 22- Fehmi Hüsrev Kutlu 23-Musa Uzunkaya
24-Mehmet Aydın 25-Güldal Akşit 26-Ersönmez Yarbay 27-Ahmet Faruk Ünsal
28-Mehmet Elkatmış 29- Abdullah Çalışkan 30-Nihat Ergün 31- Bülent Gedikli
32- Egemen Bağış 33- Resul Tosun 34- Hayati Yazıcı 35- Sadık Yakut
36- Abdurrahman Kurt 37- Muzaffer Külcü 38-Selami Uzun 39-Fatma Seniha Nükhet Hotar Göksel 40-Dengir Mir Mehmet Fırat 41-Mehmet Zafer Üskül
42-Hüseyin Tuğcu 43- Mehmet Cemal Öztaylan 44-Hüsnü Tuna 45- Fatma Şahin
46- Muzaffer Gülyurt 47- Muhyettin Aksak 48-Bekir Bozdağ 49-Nurettin Canikli
50-Mustafa Elitaş 51-Recep Akdağ 52- Cevdet Erdöl 53- Hüseyin Tanrıverdi
54-Ayşe Böhürler 55- Hasan Cüneyt ZAPSU 56- Hasan BALAMAN 57- Ali Uğurlu
58- Kamil Ünal 59- Mustafa Burna 60- Ali Tekin 61- Süleyman KALDIRIM
52- Mustafa TARLACI 63- Ayşe YÜREKLİTÜRK 64- Ahmet GENÇ 65-Mehmet Demirci 66- Ahmet Misbah DEMİRCAN 67-Hüseyin Turan 68- İbrahim Karaosmanoğlu 69-Alaaddin Yılmaz 70-İbrahim HALICI 71- Ahmet Şükrü Kılıç, haklarında; Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dokuzuncu fıkrasında ve SPY’nın 95 nci maddesinde belirtildiği üzere, “kapatmaya ilişkin kesin kararın, Resmi Gazete’de gerekçeleri olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına da“ hükmedilmesi gerekmektedir.
E- SONUÇ
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı;
a- Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin b bendi uyarınca kapatılmasına,
b- Davalı Partinin Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’dan başlamak üzere yukarıda isimleri sayılanların Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına,

karar verilmesi kamu adına arz ve talep olunur.


Abdurrahman YALÇINKAYA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı




EKİ: 1 sayısından 178 sayısına kadar delil numaralarına göre sıralanmış belgeleri içeren 10 adet klasör ile ek belgeleri kapsayan 7 klasör olmak üzere toplam 17 klasör.





[1] Anayasa Mahkemesi’nin 16.1.1998 günlü ve 1/1 sayılı kararı.
2 AMK, E.1988/64, E.1990/2, E. 1988/62, E. 1990/3.



[3] 20.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı; 4.11.1986 günlü, 11/26 sayılı; 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; 9.4.1991 günlü 36/8 sayılı; 2.2.1996 günlü, 15/5 sayılı; 16.1.1998 günlü ve 1/1 sayılı; 22.6.2001 günlü ve 2/2 sayılı.
[4] AMK., E. 1970/53, K. 1971/76, k.t.21.10.1971.
[5] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989.
[6] AMK., E. 1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995.
[7] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989; E. 1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995.
[8] AMK., E. 1970/53, K. 1971/ 76, k.t.21.10.1971
[9] AMK., E.1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989
[10] AMK., E.1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995
[11] AMK., E.1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989; E.1990/36, K. 1991/8, k.t. 9.4.1991.
[12] AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[13] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[14] AMK., E.1997/1 K.1998/1, k.t. 16.1.1998
[15] AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[16] AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[17] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989
[18] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t. 7.3.1989
[19] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t.7.3.1989
[20] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t. 7.3.1989
[21] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t.7.3.1989
[22] 08.02.2008 tarihli Radikal Gazetesinde yayınlanan “İş Yaşamı, Üst Yönetim ve Siyasette Kadın” başlıklı araştırma.
[23] 10.03.2008 gün ve 2008/1501 Esas sayılı kararı.
[24] Anayasa’da değişiklik teklifinin Genel Gerekçesi; “Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddelerinde yapılması öngörülen değişiklikler, yükseköğretim hizmetlerinden kişilerin kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak, herhangi bir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasının önündeki engelleri kaldırmayı amaçlamaktadır. Devletin temel amaç ve görevlerinden biri de kişinin temel hak ve hürriyetlerini, hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaktır.
Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğrenim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir. Kurucusu ve üyesi bulunduğumuz Avrupa Konseyine üye ülkelerin hiç birinde üniversite düzeyinde böyle bir sorun mevcut bulunmamaktadır. Buna rağmen, ülkemizde uzun bir süredir üniversitelerde bazı kız öğrencilerin başlarını örtmede kullandıkları kıyafetler nedeniyle eğitim ve öğrenim hakkını kullanamadıkları bilinmektedir. Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinde “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerin yetiştirilmesi, kişilerin yükseköğrenim hakkından kanun önünde eşitlik ilkesi gereği hiçbir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenlerle, Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddesinde işbu değişikliklerin yapılması gereği doğmuştur.”
Madde Gerekçeleri ise; “Madde 1- Kanun önünde eşitlik, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Bu ilkeyi uygularken Devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri vardır. Devlet organları ve idarî makamlar, hiçbir sebeple bireyler arasında ayrımcılık yapamayacağı gibi, bu yöndeki ayrımcılık girişimlerini de önlemekle yükümlüdürler.
Nitekim Anayasanın 5 inci maddesine göre “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” Devletin temel amaç ve görevleri arasındadır. Devlet bu temel görevini yerine getirirken, herkesin kamu hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlamaya yönelik her türlü tedbiri almak zorundadır. Tüm idare makamları gibi üniversiteler de yükseköğretim hizmeti sunarlarken dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, giyim, kuşam ve benzeri sebeplerle bu hizmetten yararlanan kişiler arasında ayrımcılık yapamazlar.
Madde 2- Eğitim ve öğrenim hakkı, kişilerin en temel ve vazgeçilmez haklarından biridir. Bu nedenle bu hakkın sınırlandırılması ancak kanunun açıkça belirttiği istisnai durumlarda söz konusu olabilir. Nitekim Anayasanın 13. maddesinde de temel hak ve hürriyetlerin “özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla” sınırlanabileceği belirtilmektedir. Kanunun açıkça yasaklamadığı bir fiil, tutum veya davranıştan dolayı idare hiç kimseyi eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakamaz. Buna rağmen ülkemizde bazı kişilerin kanunda açıkça yazılı olmayan sebeplerden dolayı yükseköğrenim hakkından mahrum bırakıldıkları da bir gerçektir. İşte bu nedenle yapılan değişikliğin amacı, münhasıran yükseköğretim hizmetlerinden yararlanan vatandaşlar arasında eşitliği sağlamak ve yükseköğretim kurumlarında öğrenim hakkından mahrum edilen kişilerin bu hak mahrumiyetini ortadan kaldırmaktır.”
[25] 1.2.2008 günlü Anayasa Komisyonu Raporu:
“…Toplantımıza Hükümeti temsilen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek ve Adalet Bakanlığı yetkilileri katılmıştır.
Teklifle; Anayasanın kanun önünde eşitliği düzenleyen 10 ile eğitim ve öğretim hakkı ve ödevini düzenleyen 42 nci maddelerinde değişiklik öngörülmektedir. 10 uncu maddede getirilen düzenleme ile; devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinin yanı sıra her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etme zorunluluğu dördüncü fıkraya eklenmektedir.
42 nci maddeye eklenen fıkra ile; Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimsenin yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemeyeceği, bu hakkın kullanımının sınırlarının kanunla belirleneceği öngörülmektedir.
Komisyon Başkanı Prof. Dr. Burhan KUZU sunuş konuşmasında şu görüşleri ifade etmiştir;
Gündemimizde yer alan Anayasa Değişikliği Teklifinin üniversitede okuyan öğrencilerin bir kısmının uzun süredir engellenen eğitim hakkından mahrumiyeti gidermeye yönelik ve bu amaçla verildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Anayasa metninden net olarak anlaşılmasa da yapılmak istenen değişikliğin başlarını örtmeleri sebebiyle okuyamayan öğrencilere de bir imkân vermek istediği görülmektedir. Nitekim değişikliğin genel ve madde gerekçelerinde bu durum açıkça ortaya konmaktadır. Gerçekten, üniversitelerimizde 1980’li yıllardan başlayan bu sorun Anayasa Mahkememizin 1989 ve 1991 tarihli kararlarıyla farklı bir boyut kazanmıştır. Getirilmek istenen değişiklik üzerinden onsekiz yıl gibi uzun bir süre geçmiş olan bu kararlar çerçevesinde konu mahkemeye intikal ederse hem yeni bir yorum imkânı verecek hem de Yükseköğretim Kurulu ve üniversitelerimize bu sorunu çözmede yeni bir uygulama başlatabilmek fırsatı verecektir. Değişikliğin hedefinin basında yer aldığının aksine kamu kesiminde çalışan görevlileri kapsamadığı, keza lise ve ilköğretim okulunda okuyan öğrencilerin bu değişikliğin tamamen dışında kaldığı da getirilen metnin açık düzenlenmesinden anlaşılmaktadır.
Teklif sahipleri adına Sayın Sadullah Ergin, yükseköğretim hizmetlerinden yararlanmada kanun önünde eşitliğin gereği olarak; engellerin kaldırılmasının amaçlandığını belirtmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının egemenliği düzenleyen 6, yasama yetkisini düzenleyen 7, eşitlik ve Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen 10 ve 11 inci maddeleri, temel hak ve hürriyetlerin niteliği ile ilgili 12, sınırlamasını düzenleyen 13, kötüye kullanmamayı öngören 14, eğitim-öğretim hakkını düzenleyen 42, yönetmelikle ilgili 124, yargı yolunu hükme bağlayan 125, Anayasa Mahkemesinin kararlarını düzenleyen 153 üncü maddelerinden hareketle konu incelenmelidir. Bu çerçevede eğitim-öğretim hakkı amir hükümlere rağmen yargı kararlarıyla fiilen engellenmektedir. Bu sorunu gidermeyi amaçlamaktayız. İfade edilen maddeler ışığında Anayasa ile uygulama arasındaki çelişkiyi gidermek, maddeler arası insicamı sağlamak amacıyla bu Teklif getirilmiştir.
Teklif sahipleri adına söz alan Sayın Faruk Bal; ülkemizin 40 yılı aşan bir süredir yaşadığı sorunu çözmek amacını taşıdıklarını ifade etmiştir. Bu sorunun çözülmemesinin temel nedeni laiklik ile din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Anayasanın 10 uncu maddesine rağmen bu sorun giderilememiştir. Sorun öncelikle eşitlik ilkesi sonra yükseköğrenim hakkıyla ilgilidir. Teklif bu amaçla Anayasamızın 10 ve 42 nci maddesinde değişiklik öngörmektedir. Temel hakların tümünün sınırlandırılması, Anayasanın 14 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Teklif Anayasa hükmü haline geldiğinde bu madde de öngörülen sınırlamaya tabi olacaktır. Özel sınırlarda eğitim-öğrenim hakkını düzenleyen 42 nci maddede yer almıştır. Bu maddeye eklenen fıkra ile getirilen düzenleme, hem eşitlik hakkını bu maddede somutlaştırmakta, hem de maddedeki sınırlara tabi kılınmaktadır.
Teklifin genel gerekçesi okunduktan sonra, Teklif üzerinde üyelerimiz şu görüşleri ifade etmişlerdir;
- Bu parlamentoda Anayasa; yürürlükteki Anayasanın amir hükümleri çerçevesinde yapılmalıdır. Teklif edilemeyecek hükümler söz konusudur. Buna uyulmalıdır. Sayın Ergin’in belirttiği hükümler incelendiğinde Anayasada öngörülen değişikliklerin laiklik ilkesine aykırı olmaması gerekir. Amaç türbanı çözmektir. Özellikle Anayasanın 90 ncı maddesi ile milletlerarası andlaşmalar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaması hükmü ve AİHM kararları karşısında bu düzenleme uygun olmayacaktır. Teklifin gerekçesi ne olursa olsun; hukukun üstünlüğü ilkesinden hareketle AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları karşısında bu düzenleme yapılamaz. Toplumu kutuplaşmaya yönelteceği açık olan bu düzenleme yapılmamalıdır. Laiklik bu devletin temelidir, dinamiğidir, yok kabul edilemez, çiğnenemez, başörtüsü ile ilgili bir sorun yoktur ama, kamu kurumlarında olması sorun yaratacaktır. Uygulama derslerinde kamu hizmeti verilmektedir. Bu da kamu kurumlarında gerçekleşecektir. Stajyer öğretmen, doktor, doktora öğrencisi gibi kişiler sorun yaşayacaklardır.
Bu Teklif yasalaşırsa toplumda önlenemeyecek çatışmalar doğacaktır. Üniversitelerimiz ayaktadır. Ülkemizi bölecek bu değişiklikten vazgeçilmelidir.
Bazı üyelerimiz bir önerge vererek; Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan laiklik ilkesi karşısında bu Teklifin görüşülmesinin mümkün olup olmadığı hakkında usul tartışması açılmasını istemişlerdir.
Konu eğitim-öğretim hakkı ise, aileleri dar gelirli olduğu için okuyamayan gençlerin sorunu öncelikle çözülmelidir. Özgürlük, eşitlik ilkelerinin arkasına sığınılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyetine türban dayatılmaktadır. Bazı üyelerimiz Türkiye’yi kamplaştıracak asıl sebebin bu alandaki yasağın devam etmesi olduğunu söylemişlerdir. Tüm gençlerimize eğitim-öğrenim hakkı eşit olarak tanınmalıdır. Türban sorununu görmezden gelemeyiz. Laiklik ilkesine atıfta bulunarak bu yasağın devamı konusunda tartışmalar devam etmektedir, edeceği de anlaşılmaktadır. Bunun önüne geçilmelidir. Anayasada bir değişiklik yapılacaksa, Yükseköğrenim Yasasında da bir değişiklik zorunlu olacaktır. Başı açık olanlara karşı herhangi bir baskı uygulanmasının da önüne geçilmelidir.
Verilen önerge ile ilgili olarak, mahkeme kararlarıyla siyasi simge olan türbanın hiçbir kamusal alana giremeyeceğinin hükme bağlandığı belirtilmiştir. Üniversitelerde dini simgelerin kullanılmasının yasaklanmasının temelinde laiklik ilkesi vardır. Şeriata dayalı bir devlet sistemi getirilmesinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Bu değişiklik değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek laiklik ilkesiyle bağlantılıdır. Anayasa Mahkemesi bu ilkelere uymayı şekil şartı olarak öngörmektedir. Bu nedenle görüşülmemelidir.
Bu görüşlere cevaben, Anayasa Mahkemesinin yasal düzenlemeler yapılırken dini unvanlara dayanılmamasını öngördüğü belirtilmiştir. Laik bir devlette dini gerekçelerle yasal düzenlemeler yapılamaz. AİHM kararları ışığında ilgili devletin takdir hakkı olduğu, iç hukukunda değişiklik yapabileceği söylenmektedir. Yasal düzenlemeler doğrultusunda mahkeme içtihatları da değişebilir. Bu doğal bir durumdur.
1982 Anayasası şekil açısından sınırları belirlemiştir. Bu noktada 1961 Anayasasından ayrılmaktadır. Anayasanın 2 nci maddesiyle ilgili farklı düzenlemeler pek çok Anayasa taslağında yer almıştır. Hukuk devletinin gereği tüm vatandaşlara eşit davranmaktır. Temel hak ve hürriyetlerin gereği yapılmaktadır. Laiklik ilkesi ile çatışmamaktadır.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil ÇİÇEK Teklifin 10 ve 42 nci maddeleriyle ilgili olduğunu, değişmez tekliflerle ilgili olsa doğrudan reddedileceğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi mevcut mevzuata göre karar verecektir. Bahsedilen kararlar 1961 Anayasası ile ilgilidir. Oysa 1982 Anayasasıyla ilgili kararlarında şekil yönünden yetkisinin sınırlarını belirtmektedir. Bu da teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlıdır. Yapılan görüşmelerden sonra önerge oya sunulmuş ve reddedilmiştir.
Devletin temelini bozma hedefi güdenler eşitlik, eğitim-öğrenim hakkının arkasına saklanmaktadır. Türban bunun aracı olarak kullanılmaktadır. Türban serbestisi mahalle baskısını artıracak, toplumu bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaktır. Bunun arkası gelecektir.
Türkiye’de türban sorununu çıkaranlar siyasidirler. Mağduriyetlerin giderilmesi öncelikli amaç olmalıdır.
Siyasal İslamcılık hareketi bu Teklifin yasalaşmasıyla hız kazanacaktır. Laik düzen tehdit edilmektedir. Değişiklikle bu sorun çözülmeyecek aksine büyüyerek devam edecektir.
Teklifin tümü üzerindeki görüşmelerden sonra maddelere geçilmesi oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin 1 inci maddesi üzerindeki görüşmelerde şu görüşler dile getirilmiştir;
Toplumsal barışın sağlanması adına eşitliğe ihtiyacımız vardır. Amaç, Anayasal sistemin temel ilkesi olan eşitlik ilkesinin kanunlarda ve gerçek hayatta, uygulamada anlamını bulmasıdır. Madde ile kanun önünde öngörülen eşitlik, kamu hizmetleri açısından vurgulanmaktadır. Laiklik ilkesi ile bağlantısı yoktur.
İslamiyet’in en güzel yaşandığı yer ülkemizdir. Bunun da nedeni laiklik ilkesidir. İnsanların bireysel tercihlerine herkesin saygısı vardır. Ancak karşı olunan kutsal değerlerin siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmasıdır.
AİHM kararlarında başörtüsünün “bunu takmayanlarda uyandıracağı baskı göz önünde bulundurulmalıdır” diyor. Düzenleme amaçla orantılı olmalı, kamu düzeni korunmalıdır. Anayasamızın başlangıç bölümünün dördüncü fıkrası 1, 2, 3 üncü maddeleri, 6 ncı maddenin son fıkrası, 11, 12, 13,14 üncü maddeleri, 24 üncü maddenin son fıkrası konumuzla çok alakalıdır. Özellikle 24 üncü maddenin son fıkrası din istismarını engellemeyi amaçlamaktadır. Uluslararası sözleşmeler ve AİHM kararları göz ardı edilmemelidir. Kamu hizmetlerine türbanla girmenin alt yapısı hazırlanmaktadır.
Siyaset kurumu sorunları çözmek zorundadır. Bu sorunu çözmemizde hak, hukuk, rejim, adalet açısından yarar vardır. Bu düzenleme uygun görülmüyorsa sorunu çözmede hangi yol seçileceği açıkça ortaya konulmalıdır. İnsan haklarına saygılı olmanın da Cumhuriyetimizin niteliklerinden olduğu unutulmamalıdır.
Teklifin 1 inci maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin 2 nci maddesi üzerinde üyelerimiz şu görüşleri ifade etmişlerdir;
Yükseköğrenim hakkının kanun dışı uygulama ile engellenmesinin önüne geçilmesi maddenin özünü oluşturmaktadır. Mesele değerler ekseninde tartışıldığında herkes bu değerlere sahip çıkacaktır. Bu ortak payda içinde sorunlara çözüm bulmamız gerekmektedir.
Bazı üyelerimiz getirilen düzenlemenin Anayasanın 2 ve 42 nci maddesinin üç ve dördüncü fıkralarına aykırılık teşkil ettiğini söylemiştir. Sorunun çözümü için öncelikle alt yapı oluşturulmalı, güven ortamı sağlanmalıdır.
Teklifin 2 nci maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin yürürlük ve halkoylamasını düzenleyen 3 üncü maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin tümü oya sunulmuş ve Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir…”

[26]2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde değişiklik yapan teklifin gerekçesi :
“Genel Gerekçesi;
Yükseköğrenimde yaşanan ve eğitim öğrenim hakkından yararlanmada eşitsizliğe yol açan uygulamalara yasal bir çözüm bulmak amacıyla Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddelerindeki değişiklikler çerçevesinde 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun Ek 17 nci maddesine bir fıkra eklenmesi ihtiyacı hasıl olmuştur.
Madde Gerekçesi ise;
Bu hükmün amacı, herkesin yükseköğrenim hakkından serbestçe, eşit ve özgür bir ortamda yararlanmasını sağlamaktır. Üniversitelerde uzun bir süredir devam eden ve bazı öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinden dolayı öğrenim hakkından yoksun bırakılmasına neden olan uygulama, toplumsal barışı, millet-devlet kaynaşmasını ve eğitimde fırsat eşitliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Üniversite düzeyinde eğitim gören kişilerin, kendi kılık ve kıyafetleri konusunda tercih yapabilmeleri, bireysellik, kimlik ve kişiliklerinin gelîşmesi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Üniversiteler evrensel bilgi ve bilîmin hür bir ortamda üretildikleri, özgür ve özerk mekanlardır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" nesiller, ancak kişilerin hiçbir gerekçeyle ayrıma tabi tutulmadığı ve eşit olarak yükseköğrenim hakkından yararlandırıldığı özgür üniversitelerde yetişebilir.
Yükseköğretim kurumlarında başın örtülmesi, eğitim ve öğretimin gerektirdiği güvenliğin sağlanması amacına yönelik olarak sınırlandırılmaktadır. Bu kapsamda, başı örtmek için kullanılan kıyafetlerin yüzü açıkta bırakması ve kişinin kimliğinin tespitine imkan verecek şekilde olması gerekmektedir.”
Değişiklik metni ise;
“4.11.1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesine birinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.” biçimindedir.”

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »