Milliyetçilik ve Halkçılık

5/10/2008 · Kategori: Siyaset

. GİRİŞ VE GENEL ÇERÇEVE
Karşıdevrim sürecinin ürettiği siyasi ve kültürel saflaşma
İşçi Partisi’nin yeni Tüzüğünün “Temel İlkeler” maddesinde yer alan, “Türk Devrimi’nin Milliyetçi, Halkçı ve Bilimsel Sosyalist birikimini, Parti’nin Tüzük ve Programı temelinde kucaklaması” ilkesi, içinden geçtiğimiz devrimci sürecin en temel belirleyenidir. Ancak, hayatın dayattığı bu ihtiyacın saptanması ve programa alınmasıyla, bilince ve eyleme dönüşüp gerçekleşmesi aynı şey değildir. Çünkü sorunun gerisinde, büyük kopukluklar, ideolojik çarpıklıklarla biçimlenmiş yanılgılar, önyargılar, trajik anılar, acı olaylar var. Kökleri 1940’lara kadar uzanan bu sorunlar, ilk bakışta, birliğin büyük engeller taşıdığı kanısını uyandırmaktadır; oysa bugün yaşadığımız nesnel zorunlulukların ve görevlerin yanında, bunlar, aksine birlik isteğini ve gerçekleşmesini olumlu yönde kamçılayan, destekleyen, bölünmenin büyük zararlarını, ulusal devletin ve milletin yıkımını getireceğini kanıtlayan önemli tarihsel tecrübelerdir.
Bugün, emperyalizm işbirlikçisi ya da yeni Tanzimatçı cephede; biri kendini sol ve ilerici, diğeri milliyetçi-muhafazakâr ya da milliyetçi-mukaddesatçı ve sağ olarak tanımlayan, kendi içlerinde parçalı da olsa, başlıca iki siyasi akım var. CHP kökenlilerinin kitlelere karşı söyleminde Atatürkçülüğü de elden bırakmayan birinci akımın belirgin niteliği, çağdaş uygarlık hedefini, demokratikleşmeyi, laikleşmeyi, kalkınmayı vb Batı’yla bütünleşmede (bugün AB’ci olmada) görmesidir. Emperyalizm işbirlikçisi bu sözde “sosyalist”, “ilerici” “sol” ve sosyal demokrat akım, her türlü ulusallığa ve ulusçuluğa karşı soğuktur veya açıkça düşmandır; dünya sermayesinin günümüzdeki enternasyonalizm programı olan küreselleşmeyi, emekçi sınıfların ve ezilen ulusların enternasyonalizmiymiş gibi göstermektedirler. Sözde “milliyetçi” ikinci akımın belirgin özelliği ise, Batı karşıtlığını aydınlanma ve çağdaşlaşma karşıtlığıyla özdeşleştirerek ortaçağ kurumları bekçiliği; her türlü halkçı, devletçi, kamucu girişimi ve en önemlisi, en küçük bir antiemperyalist tutumu komünizm ve Sovyetler Birliği taraftarlığı ile özdeşleştirerek, yerli işbirlikçi ve emperyalist yabancı büyük sermayenin bekçiliği konumunda bulunmasıdır. Bu kötü konumun, yer yer ırkçılığa, şoven milliyetçiliğe varan aşırı Türkçü söylemle maskelenmesi; Türkçülük adına, başta bölgemizdekiler olmak üzere, dünyadaki, emperyalizm tarafından ezilen uluslara ve onların antiemperyalist ulusal hareketlerine düşmanlık yapmış ve yapıyor olmasıdır. Kısacası, emperyalizm milliyetçiliğidir; Türkçülüğün kökenindeki antiemperyalist, antifeodal ve halkçı özelliklerden kopmasıdır. Maalesef, son yetmiş yıllık tarihimizin Türkçülük ve milliyetçiliğine, bu akımdaki bu kopma ve olumsuz yöndeki evrilme damgasını vurmuştur. Kemalizm kökeninden Batı liberalizmine ve işbirlikçiliğine doğru evrilme, İkinci Dünya Savaşı yıllarında başlayıp Soğuk Savaş döneminde ivme kazanarak, küreselleşme döneminde doruğa ulaşmıştır. İkinci enternasyonal kökeninden beslendiği ve onunla bağı, ondan kalan tortular ölçüsünde sosyalizm safında da, Batı merkezlilik şeklinde başlayıp, Sovyetler’deki yozlaşma ve geri dönüş yıllarında gelişen ulusallık, ulusalcılık ve antiemperyalizmden kopma, Sovyetler’in çöküşü sonrasında, Batı kapitalizminin ebedi zaferini ilan ettiği yıllarda doruğa tırmanmıştır. Maalesef yıllar yılı Türkiye’nin siyasi tablosuna damgasını vurmuş olan Sol ve Sağ görünümlü bu yapay kamplaşmanın karşısında ise, Kemalist Devrim’in antiemperyalist halkçı geleneğini sürdüren Kemalistler ve Bilimsel Sosyalistler yer almıştır ve almaktadır.

Milliyetçilik
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı


Hiçbir deyimin tek bir anlamı yoktur. Tüm sözcükler gibi, deyimler de çok değişik anlamlarda kullanılırlar.
Herhangi bir deyimin, zamanın akışı içinde değişik anlamlar kazanması mümkün olabileceği gibi, belli bir deyimin, değişik toplumlarda veya değişik koşullarda farklı anlamlara geldiği de görülebilir.
Bazen de bazı deyimlerin, kasıtlı olarak tamamen ters anlamda bir olguyu ifade etmek üzere kullanıldığına tanık olabiliriz. Tarih boyunca, geniş halk kitlelerini peşlerine takarak felâkete sürüklemiş olanların, çoğu zaman, gerçek kimliklerini ve gerçek emellerini bazı genel kabul görmüş deyimlerin arkasına saklama kurnazlığına başvurdukları görülmüştür. Milliyetçilik, bu amaçla istismar edilmiş ve edilmekte olan deyimler arasında en önce akla gelen bir tanesidir.
Milliyetçilik deyimini hiç hak etmediği bir biçimde çarpıtmış ve kendisine siper yapmış olan isimlerin en ünlüsü, herhalde Hitler’dir. Hitler’in başında bulunduğu partinin adı Milliyetçi Sosyalist İşçi Partisi idi. Gerçekte ise Hitler, yaptıklarıyla, Alman kapitalizminin emrinde tam bir emek düşmanı olduğunu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde kanıtlamıştır. İktidarının arifesinde sendikalarla birlikte 1 Mayıs kutlamaları örgütleyen Hitler’in, iktidarı ele geçirdikten hemen sonra yaptığı ilk işlerden birisi de sendikaları kapatmak, sendika önderlerini ağır baskı altına sokmak, gerekirse gaz odalarına göndermek olmuştur. Özünde, Hitler’in bütün yaptıkları, emperyalist devletler arasındaki paylaşım mücadelesinde Almanya’nın en çok payı alması ve acımasızca sömürülen emekçi kitlelerin başkaldırısı dolayısıyla sarsılan Alman kapitalizminin iktidarının, demokrasi dışı bir zorbalık rejimine dönüştürülerek onarılması ve korunması amacına hizmet etmekteydi.


Halkçılık
Ziya Gökalp


Niyazi Berkes, yüzüncü doğum yılları münasebetiyle Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’i ele aldığı “Unutulan Adam” başlıklı makalesinde, Akçura’yla Gökalp’in fikirlerini karşılaştırmakta ve yazısında iki duruma şaşırdığını bildirmektedir. Berkes’e göre Gökalp; anatomik yapı türü olarak “ırk”, dil akrabası olarak “kavim”, ve laik halk birimi olarak “millet” terimlerini daha Meşrutiyet yıllarında şaşılacak bir açıklık ve kesinlikle birbirinden ayırmıştır. Ziya Gökalp ırkçılık karşıtıdır. Niyazi Berkes, “...eski Osmanlı düşün geleneğinde de zaten böyle bir kavram..” yoktur, diyor. Osmanlılığın kendisi ırkçılığa aykırı bir oluştur. Dolayısıyla “ırkçılık bayraktarlarının onu kendilerine pir saymaları...” da şaşırtıcıdır.

Ziya Gökalp, Meşrutiyet yıllarında tanımladığı bu kavramları Milli Mücadele arifesinde “Halkçılık” ideolojisi ile birlikte ele alarak geliştirmiştir. Bizde hakçılıkla ilgili ilk yazı olması bakımından ayrıca değer taşımaktadır.
Yazı, Yeni Mecmua’nın 14 Şubat 1918 tarihli 32. sayısından alınmış olup, yeni harflerle ilk kez Teori’de yayımlanmaktadır.
Eski yazıdan yeni yazıya aktaran: M. Erman Aslanoglu
Milyonlarca insanların masum kanlarını döken bu büyük harp, şüphesiz bir takım iyiliklere de sebeb olacakdı. Harbin başlangıcında birçoklarının hatırına gelen bu netice nihayet tezahür etti. Bu netice bir takım yeni mefkurelerin doğması, daha doğrusu eskiden beri mevcut olan bazı mefkurelerin yeni bir şiddet ve kıymet iktisab etmesidir.
Bu günkü harbin şiddetlendirdiği mefkureler iki kelimede icmal edilebilir: Halkcılık, milletcilik.
Bu iki mefkurenin yeni bir kuvvet ve hayatiyet kazanması, mütefekkirlere, tetkiki iktiza eden yeni meseleler arz ediyor.
Evvela bu yeni mefkureler milli ve beynelmilel hayatlar için muzır mı, yoksa faydalı mı olacak? Saniyen bu iki mefkure arasında aheng mi yoksa, tenakuz mu vardır?
Mütefekkirler, ictimai hareketlerin tabibleri, hıfz-üs-sıhhacılarıdır. Cemiyetin ruhunda kendiliğinden doğan temayülleri tesrî’ yahud tadile çalışmak, yani ictimai tabiatın hareketlerini tanzim etmek mütefekkirlerin borcudur. Bu vazife, ilmî bir usul, dindarâne bir samimiyetle yapılırsa, cemiyet doğru bir yolda yürür, yoksa en çıkmaz sokaklara sapar.


Milliyetperver bir adam sosyalist olabilir mi?
Zenun (Ziynetullah Nuşirevan)


Makale ve yazarı hakkında
Aşağıda okuyacağınız “Milliyetperver Bir Adam Sosyalist Olabilir mi?” başlıklı makale, İdrak gazetesinin 10 Mayıs 1335-1919 Cumartesi tarihli 12 numaralı nüshasının ikinci sayfasında yayımlanmıştır. İdrak, (ilk dergisinin ismiyle İştirakçi Hilmi veya Sosyalist Hilmi olarak tanınan) Hüseyin Hilmi yönetiminde, Mütareke döneminde (Nisan-Temmuz 1919) İstanbul’da toplam 33 sayı çıkmıştır. Şubat 1919’da kurulan ve Hüseyin Hilmi’nin başında bulunduğu, II. Enternasyonal çizgisindeki Türkiye Sosyalist Fırkası’nın yayın organıdır.
Makalenin altındaki imza “Zenun”dur (“Zenon” olarak da okunmuştur). Bu takma isim Ziynetullah Nuşirevan’a aittir. Adının ve soyadının Arap harfleriyle baş harflerinin birleştirilmesinden oluşur.
Rusya Türklerinden olan ve I. Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’a gelip Dârülfünûn’da öğrenim gören Ziynetullah Nuşirevan, Mayıs 1916’da İstanbul’da kurulan Rusya’da Sâkin Türk Tatarlarının Haklarını Müdafaa Cemiyeti’nin yöneticilerindendir. Türk Yurdu dergisinin yazarları arasındadır ve 1915–1917 yıllarında bu dergide çok sayıda yazısı yayımlanmıştır.
II. Meşrutiyet döneminde Türkçü akım içinde yer alan Ziynetullah Nuşirevan’ın Mütareke döneminden itibaren sosyalist saflarda yer aldığı görülmektedir. Sosyalizmi 1919’da benimseyen Ziynetullah Nuşirevan, İstanbul’da Aralık 1918’te Dr. Hasan Rıza’nın başkanlığında faaliyete geçen Sosyal Demokrat Fırkası’nın merkez komite üyesidir. Yayın organı olmayan, II. Enternasyonal çizgisindeki bu partinin muhalefet kanadında yer almıştır.
22 Eylül 1919’da resmen kurulan ve Dr. Şefik Hüsnü’nün genel sekreteri olduğu Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (özellikle Ethem Nejat) ile yakın ilişkisi olduğu görülmektedir. III. Enternasyonal çizgisindeki TİÇSF’ye de katılmış olabilir.
1920’de Anadolu’ya geçen Ziynetullah Nuşirevan, Ankara’da B.M.M. Matbuat ve İstihbarat Müdiriyet-i Umumiyesi’nde Rusça mütercimi olarak çalışmıştır. 1920 yazının başlarında Anadolu’da oluşan, III. Enternasyonal çizgisindeki gizli/hafî (resmî olmayan) Türkiye Komünist Partisi’nin ve TKP’nin legal hali olarak 7 Aralık 1920’de resmen kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın önde gelen üyelerindendir. TKP’de merkez komite üyeliği, THİF merkez komitesinde Basın ve Propaganda Şube Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ARANAN SAVCI NASIL BULUNDU

5/10/2008 · Kategori: Siyaset

Ergenekon tertibini anlayabilmek için, savcının bulunuş hikâyesini tertip merkezinden yazdırılan yazılarla özetleyeceğiz.

Anlatılanlara göre, Savcı Öz, 17 Mayıs 2006 Danıştay suikastından beri aranıyordu. Olaydan hemen sonra Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı sıfatıyla Emniyet ve MİT yöneticilerini topluyor. Bu bilgilendirme toplantısında (brifing diyorlar) Abdullah Gül’ün önüne bir şema konuyor. İsmet Berkan’ın yazdığına göre, Abdullah Gül, şu “açık talimatı” veriyor:

ABDULLAH GÜL’ÜN TALİMATI
“Bana anlattıklarınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın.”1

“Açık talimat” terimi İsmet Berkan’a ait.

“Açık talimat”ın içeriği ise, Ergenekon Operasyonu’nun bütün sırlarını ortaya döküyor:

- “Delillendirin”,
- “Savcıya anlatın”,
- “Hepsi yakalansın”,
- “Hepsi yargılansın”.

Bunları, savcı veya polis müdürü söylemiyor, o sırada Başbakan Yardımcısı koltuğunu işgal eden Abdullah Gül söylüyor.

Başbakan Yardımcısı “Delillendirip savcıya anlatın” diyorsa, bunun “delil uydurun” anlamına geldiğini, yine İsmet Berkan’ın yazılarından öğreniyoruz:

DANIŞTAY SALDIRISIYLA BAĞLANTI KURULAMIYOR
Ergenekon şeması, sözü geçen toplantıda Abdullah Gül’ün önüne konduğu zaman, “Danıştay saldırısı ile çok sonra İstanbul’da başlayacak olan Ergenekon soruşturması arasında somut bir bağlantı kurulamıyor. Emniyet ilk gün getirip Abdullah Gül’e sunduğu istihbari bağlantıları savcıya sunamıyor, delillendiremiyor.”2

Uydurma bir “şema” var!

Fethullahçı Gladyo’nun uydurduğu “istihbari bağlantılar” var.

Ancak delil yok!

İşte o delilleri imal etme talimatını Abdullah Gül veriyor.

Ancak talimat yalnız delil bulmaya yönelik değil, aynı zamanda savcı bulmayı da içeriyor.

Burada hayli zorluk çekilmiş. Fethullahçı “güvenlik yetkilileri” Gazeteci Murat Yetkin’e “savcı bulunamıyor” diye yakınıyorlar. 3

“NASIL OLDUYSA” ZEKERİYA ÖZ
En sonunda delili olmayan uydurulmuş suçlamalarla soruşturma yürütecek o “savcı” da bulunuyor. İsmet Berkan’dan dinleyelim:
“Nasıl olduysa İstanbul’da Zekeriya Öz isimli bir savcı bulundu. (…) Bütün bunların 2003 sonu 2004 başında yaşanan darbe girişimleriyle bağını keşfetti.”4

“Nasıl olduysa” deyişi yine İsmet Berkan’dan.

Evet “Nasıl olduysa!”

İşte Savcı Zekeriya Öz’ün bulunmasını anlatan anlamlı sözcükler: “Nasıl olduysa!”
Nasıl olduğunu, olanlardan anlıyoruz. Savcı Öz, “uydurduğu delillerle” kendi bulunuş nedenini de ortaya koyuyor. Ve İsmet Berkan’ın yazdığı gibi, 2006 yılında gerçekleşen Danıştay suikastı ile iki yıl önce 2003-2004 yıllarındaki “darbe girişimleri” arasındaki “bağı keşfediyor”.

Darbe 2003, 2004’te!

Oysa Danıştay suikastı 2006’da.5

Bağlantıyı “keşfeden” savcının yeteneği işte burada. İki yıl sonrasının suikastıyla
iki yıl önceki darbe girişimi arasında bağlantı kurabiliyor.

Danıştay suikastı, kurguya göre niçin yapılmış?
- “Darbe ortamı hazırlamak” amacıyla.

Ancak darbe girişimi iki yıl öncesinde kalmış. Suçlanan komutanlar, Org. Yalman, Org. Eruygur, Org. Fırtına, Org. Tolon hepsi emekli olmuş.

Mantık yok. Ama Fethullahçı Gladyo’nun 1998’den beri uydurduğu kurguları yargı önüne getirme cüreti var.

BOP EŞSAVCILIĞI
“Aranan savcı” bulunmuştur.

“Bulunan savcı”nın CIA ile buluşturulduğu haberi de yine basında yer aldı. Fatih Altaylı, Savcı Zekeriya Öz’ün El Kaide soruşturmasında CIA ekibiyle görüşmeler yaptığını belirtti ve bu görüşmeden sonra Ergenekon savcılığına getirildiğine dikkat çekti. Altaylı, yorumu izleyiciye bırakıyordu.6

Böylece Ankara’daki BOP Eşbaşkanlığı’ndan sonra İstanbul’da da BOP Eşsavcılığı kuruldu. Bu BOP Eşsavcılığı’nın İstanbul C. Başsavcılığı’nın denetimi dışında çalıştığı haberleri gazetelerde sık sık yayımlandı.

SUÇ İŞLEME AYRICALIĞI
Örneğin İşçi Partisi yöneticilerinin gözaltına alınması konusu Savcı Zekeriya Öz tarafından üç kez İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in önüne götürülmüş, ancak reddedilmişti.7

Ne var ki, Savcı Zekeriya Öz’ün arkasındaki kuvvet büyüktü. Bulunan savcı, beğenilmeyen Başsavcı’dan daha güçlüydü. Arkasında ABD vardı; Fethullah Hoca vardı; AB vardı; Tayyip Erdoğan vardı; Abdullah Gül vardı; Mehmet Ali Şahin vardı. PKK ve DTP ve bilcümle Türkiye ve ordu düşmanı örgüt ve çevreler de, açıkça ve üstün bir gayretle Zekeriya Öz’ü destekliyor ve alkışlıyordu.

Bulunan savcının Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan farkı, Ergenekon İddianamesi kamuoyuna açıklandığı zaman da ortaya çıktı. Başsavcı Aykut Cengiz Engin, İddianame’nin sorumluluğunu üç savcıya yüklüyor, basına sızdırılan bilgi ve belgelerin “gerçek dışı” olduğunu vurguluyordu. Basına sızdırılan yalan haberlerle “bilgi kirliliği” yaratılmış ve “şüphelilerin özel yaşamları ve temel hakları ihlal edilmişti”.8

Bütün bunlar, suçtu!

Savcı Zekeriya Öz ve ekibi suç işlemişti.

Ama o “bulunan” savcı idi.

Suç işleme ayrıcalığı vardı.

DİPNOTLAR:
1 İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008.
2 İsmet Berkan, “Ergenekon’un Yakın Tarihi (5)”, Radikal, 9 Nisan 2008.
3 İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008.
4 İsmet Berkan, aynı yerde.
5 Abdullah Gül ve ismi belirtilmeyen bir “hükümet yetkilisi”, Danıştay suikastı ile 2003-2004 yıllarındaki askeri darbe girişimleri arasında bağ kurduklarını, Hasan Cemal’e de anlatmışlar: “Hükümet olarak vakıfız ne olup bittiğine… Tabii sivil ayağı da var cuntasal kalıntıların… Birkaç emekli büyükelçi, akademisyen.“ Hasan Cemal, Milliyet, 4 Mayıs 2007.
6 www.haberturk’te yer alan bu haberi, Fatih Altaylı Haber Türk televizyonunda Sevilay Yükselir ile söyleşisinde de vurguladı (Eylül 2008).
7 Hürriyet, 22 Mart 2008, s.26.
8 Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in İddianame’yi kamuoyuna açıklaması konusunda bkz. gazeteler, 15 Temmuz 2008 ve özlü bir yorum için bkz. Aydınlık, 20 Temmuz 2008, sayı 1096, s.17.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Çete Nerede ?

15/7/2008 · Kategori: Siyaset

Çete nerede?

            Tayip Erdoğan, Ergenekon Soruşturması üzerine 8 Temmuz günü Meclis’te Parti grubunda yaptığı konuşmada, “Biz mafyanın, çetenin ve çetelerin avukatı değiliz” dedi.

            Ergenekon soruşturması dolaysıyla gözaltına alınan ve bazıları da tutuklanan Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Nusret Senem, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Emin Gürses, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, Sinan Aygün vb. gibi Türkiye’nin en saygın isimlerini, mafya ve Çete gibi kavramlarla birlikte anmak, Türkçe’deki mantık, akıl, şeref, namus, onur gibi kavramlarla nasıl ilişkilendirilir, bunun takdirini okuyucuya bırakmak lazım.

            Ama söz çetelerden açılmışken, hepimizin gözü önünde tam bir yıldır sayısız kanıtı ile orta yerde olan bir gerçeğe değinmek gerekiyor. Özellikle İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşlarının gözaltına alındığı 21 Mart 2008 tarihinden bu yana yaşananları hatırlayalım:

            Bırakın Türkiye’yi, Dünya adalet tarihinde bile benzerlerine çok sık rastlayamayacağımız bir durumla karşı karşıyayız.

            İşte Çete, işte kanıtlar:

 

YERLEŞTİRİLEN “SUÇ” KANITLARI

1.      İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu yaptığı araştırma sonucunda, Parti’de

bulunduğu söylenen bazı yoğun disklerin (CD) aramayı yapan Polis ekipleri içine sızmış çete mensupları tarafından Genel Merkez’e bırakıldığının saptandığını açıkladı.

            Aynı Çete, benzer şekilde Sinan Aygün’ün bürosundaki banyoya glock marka bir tabanca yerleştirdi.

            İşçi Partisi Genel Merkezinde bulunduğu iddia edilen Yargıtay binasına ilişkin “Kroki”nin aynısını içeren bir CD’nin tam 100 gün sonra Şener Eruygur’un ofisinde bulunduğunun operasyon medyasında ilan edilmesi ise Çete’nin pervasızlığını gösteriyor.

 

BASINA SERVİS

            2. İşçi Partisi Genel Merkezinde bunduğu söylenen belgeler, götürülen çuvalların savcılıkça daha mührü açılmadan İktidar yanlısı ve Fethullah medyasında manşet yapılması, Çete’nin “suç kanıtları”nın bir kopyasını Genel Merke’e yerleştirirken, diğer kopyasını aynı anda basına servis yaptığını gösteriyor.

            Aynı olayın emekli komutanların gözaltına alınması olayında da tekrarlandığını görüyoruz. Yasalarımıza göre hazırlık soruşturması gizlidir. Ama doğal olarak Çete için hazırlık soruşturmasının gizli olmasının hiçbir anlamı yoktur.

 

YALANLAR

            3. Aylardan beri sistemli bir şekilde yürütülen yalan kampanyası: Bir Merkez, Operasyonun başından beri sürekli olarak yalanlar üretmekte ve bu yalanlar malum medyada büyük gürültülerle verilmektedir. Bazılarını hatırlayalım:

            “Doğu Perinçek’in referansıyla TSK subayları Kuzey Irak’ta Barzani, Talabani ve PKK’ya 24.00 teslim ettiler.”

            “İşçi Partisi Genel Sekreteri Nusret Senem bürosundaki hard diskleri yakmaya çalışırken kıskıvrak yakalandı.”

            “Yazar Ergün Poyraz’a JİTEM’den maaş verildiğinin belgeleri İP Genel Merkezi’nde çıktı.”

            “İP Genel Merkezi’nde Yargıtay’a ve Genelkurmay Başkanı’na suikast planları ile İzmir’deki Nato üssüne yapılacak baskının planları ele geçti.”

            “Veli Küçük Danıştay baskınını gerçekleştiren Alparslan Arslan ile İsveç’te birlikte fotoğraf çektirdi.”

            “7 Temmuz’da 40 ilde yasadışı gösteriler yapılacak, Polisle çatışılacak, 20 suikast gerçekleştirilecek.”

            Vb. vb.

            Bütün bunların yasadışı bir örgütlenmenin karanlık amaçlarına ulaşmak için İşçi Partisi ve Türk Ordusu aleyhine kamuoyu yaratmak için yapılan yayınlar olduğu son derece açıktır.

 

BAŞSAVCININ AÇIKLAMASI

            4. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Aykut Cengiz Engin, 8 Temmuz günü, bugüne kadar basında iddianame ile ilgili olarak yazılan her şeyin yalan olduğunu açıkladı. Bu durumda, kamuoyu oluşturmak amacıyla ısrarla gazetelerde yalan manşetler atanların, bir basın faaliyetinde bulunmadıkları ortaya çıkmış oluyor.

            Bir merkezden servis edildiği açıkça belli olan haberler, belli gazetelerde aynı ifadelerle manşet oluyorsa, dört dörtlük bir çete faaliyeti ile karşı karşıyayız demektir.

 

GENELKURMAYI ve ANA MUHALEFETİ DİNLEYENLER

            5. Gelişmelerle birlikte ortaya çıktı ki Amerika’nın emrindeki bu yasadışı Çete, Türk Ordusu’nun Genelkurmayı’nı dinlemektedir. “Taraf” ve “Vakit” gazetelerinde yayınlanan belgeler, bilgisayar çıktıları, telefon görüşmeleri vb. Türk Ordusu’nun en üst düzey Komutanlarının dinlendiğini göstermektedir.

            Aynı şekilde Ana Muhalefet Partisi Genel Sekreteri’nin telefonunun da yasadışı bir şekilde dinlenmesi ve dinleme kayıtlarının yayınlanması Çete faaliyetinin bir başka kanıtıdır.

 

TRAJİKOMİK DURUM

            Kanıtları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Operasyon medyası hemen her gün Çeteyi ele veren yeni suç kanıtlarıyla çıkmaktadır.

            Recep Tayip Erdoğan bu tabloya rağmen ülkemizin tam bağımsızlığını savunan yurtsever devrimcileri, aydınları hedef alan açıklamalar yapmaktadır.

            Bu da normaldir.

            Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nde eşbaşkanlık görevini üstlendiğini söyleyen bir kişiden başka bir davranış beklenemez.

            Hakkında çok sayıda yolsuzluk suçlaması ile davalar açılmış olan bir kişinin çetelerden söz etmesi ise sadece trajikomik bir durumun varlığını gösterir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Gladyo CİA Ve Amerika

10/5/2008 · Kategori: Siyaset

“İtalyan Gladyosunu çökerten savcı” olarak bilinen Felice Casson, geçen günlerde Türkiye’deydi. Casson’un söyledikleri, Fethullahçı ve AKP yanlısı gazete ve televizyonlarda “Ergenekon Operasyonu”nun lehinde açıklamalar olarak yansıtıldı.
Oysa Savcı Casson’un vurguladığı çok önemli bir saptama vardı: “Gladyo ABD, NATO ve CIA’nın denetimindedir.” Sabah gazetesinden Ecevit Kılıç ile yaptığı röportajında Casson, aynen şunları söylemektedir:
“(Bu örgüt) doğrudan CIA'ya bağlıdır. Kuruluş amacı, ülkeyi Sovyetler Birliği işgaline karşı korumak. Ama daha 60'lı yıllara gelmeden bu amacından sapıp, ülke içindeki muhaliflere karşı da görev yapmaya başladı. Aslında CIA'nın hoşuna gitmeyen grupları baskı altına alıyor, sindiriyordu… Yani kim CIA'ya, Amerika'ya muhalifse, hedefte onlar vardı.
“Bütün devlet yöneticileri bu yapıdan haberdar değil... Kimin haberdar olacağı tamamen CIA'ya bağlı. Amerika kime güveniyorsa o Gladio'yu bilir.”

TÜRKİYE’DE OLAN NE?
Şimdi dönelim Ergenekon’a. Olgulara bakalım:
1. ABD yönetimi açıkça “Ergenekon’un kökünü kazıyın” talimatı veriyor. Ergenekon tezgâhı, ABD’nin talimatı ve yönlendirmesiyle kuruldu.
Ve Türkiye’deki ABD güçleri AKP, Fetulahçılar vb. Ergenekon operasyonunu yürütüyor.
2. Tayyip Erdoğan’ın en yakınındaki gazetecilerden Fehmi Koru, ‘Ergenekon Operasyonu’nun 5 Kasım 2007’deki Erdoğan-Bush görüşmesinde kararlaştırıldığını’ hem katıldığı televizyon programlarında, hem de yazılı basında açıklamıştır. Ve bu açıklama bugüne kadar yalanlanmamıştır.
3. 5 Kasım’daki Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra bir Pentagon-CIA heyetinin Ankara’ya gelerek yerleştiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen diğer yıpratma faaliyetlerinin yanı sıra, Ergenekon Operasyonu’nu da doğrudan yönettiği Aydınlık dergisi tarafından saptanmıştır.
4. 21 Ocak 2008 gecesi gerçekleştirilen operasyon öncesinde, saat 23.00 sıralarında Tayip Erdoğan, ABD Büyükelçisi ile özel bir görüşme yapmış ve daha önceden planlanan Davos gezisini iptal ederek operasyonu bizzat yönetmiştir. ABD Büyükelçisinin de böylece, Ergenekon soruşturmasında operasyonel olarak görev aldığı ortaya çıkmıştır.
5. Ergenekon Operasyonu’nun baş tanığı olarak ortaya sürülen Tuncay Güney, 3 Mart 2001’de İstanbul Emniyeti’nde bugünkü soruşturmaya temel alınan ifadesini verdikten hemen sonra 10 yıllık ABD vizesiyle bu ülkeye gitmiştir. Gittikten sonra da orada CIA denetiminde çalışan New York Institute adlı düşünce(?) kuruluşunun internet gazetesinde, “Editor in Chief (Genel Yayın Yönetmeni)” olarak görev almıştır.

GLADYO’NUN EN ÖNEMLİ TEZGÂHI
“İtalya’da Galdyoyu çökerten Savcı” Casson da kendi tecrübelerinden çıkarak söylediği gibi “Gladyo ABD, NATO ve CIA denetiminde bir örgüttür”.
Evet, Türkiye’de de Gladyo var ve tezgâhını çalıştırıyor. Gladyo, ABD ve AB’nin hedef aldığı İşçi Partisi ve Ordu’ya karşı operasyon yapıyor.
Ergenekon Operasyonu, Gladyo’nun son yıllarda Türkiye’deki en önemli tezgâhıdır. Şemdinli tezgâhını tutturamayanlar, daha büyüğünü planlayıp uygulamaya koymuşlardır. Ve bu şekilde bir taşla iki kuş vurmayı hesaplamışlardır. Hem Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Türkiye’de Gladyo’ya karşı mücadele eden en kararlı gücü, yani İşçi Partisi’ni yıpratmak; hem de Fethullahçı Gladyo’nun eylem ve planlarını örtmek. Danıştay Suikastı, Rahip Santoro Cinayeti, Malatya’da Hıristiyan Misyonerlerin öldürülmesi, Hrant Dink Suikastı; hep Fethullahçı Gladyo’nun karanlık eylemleridir. İşçi Partisi bu karanlık tertipleri tek tek açığa çıkarmıştır.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN MÜCADELESİ
Nitekim operasyonun son aşamasında, 21 Mart’ta tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve diğer Parti liderleri hayatları boyunca SüperNATO’ya ya da Savcı Casson’un deyimiyle Gladyo’ya karşı mücadeleyi en önemli görev olarak bilmişlerdir.
Türkiye’ye Kontrgerilla’yı, Gladyo’yu İşçi Partisi öğretti. Aydınlık öğretti. Doğu Perinçek’ler öğretti.
Daha 1973 TİİKP Savunması, Kontrgerilla’yı açığa çıkardı. 1978-80 arasındaki Kontrgerilla’yı sergileme kampanyaları bu örgüte çok ağır darbe indirdi. 1977’deki 1 Mayıs Katliamını Doğu Perinçek’ler bütün boyutlarıyla ortaya koydu. 1980’lerde ünlü “MİT Raporu”nu, 1990’larda Gladyo’nun dünya çapındaki eylemi “Eşref Bitlis Suikastını”, Susurluk’u, Çiller Özel Örgütü’nü ve nihayet bugünkü Fethullahçı Gladyo’yu kamuoyunun önüne getiren ve karanlık faaliyetlerini teşhir eden İşçi Partisi’dir.
Doğu Perinçek ve arkadaşları, 12 Mart işkencehanelerinden beri Gladyo’nun Türkiye’deki kolunun yakasına yapışmışlardır. 1978’de çıkan Aydınlık gazetesi, 1980’lerde yayınlanan 2000’e Doğru dergisi ve şimdi de Ulusal Kanal ile Aydınlık; her aşamada Gladyo’yu teşhir eden bir numaralı yayınlar olmuşlardır.

GLADYO’NUN ADRESİ
Gladyo bugün tek bir adreste aranabilir. İtalyan Savcı Casson’un dediği gibi “NATO ve CIA” adreslerinde. Türkiye’den söyleyecek olursak BOP Eşbaşkanlığı makamında ve Fethullah sicilli emniyetçilerde.
mbgultekin@ip.org.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Deli Durdu İktidarı

10/5/2008 · Kategori: Siyaset

Mehmet Bedri Gültekin yazdı

 

Yaşar Kemal’in İnce Memed romanında bir eşkıya vardır: Deli Durdu. İnce Memed dağa ilk çıktığı zaman Deli Durdu’nun çetesine katılır. Ama Deli Durdu, adı üzerinde “delidir.” Başından beri değil de “biti kanlandıktan” sonra, iyice deliliğe vurduğu anlaşılmaktadır.

Deli Durdu, kendisine ekmek veren Yörük obalarını basmaya başlar. Köylülerin, ırzına namusuna göz diker. Soygunlarda işi, insanların parasını ve malını gasp etmenin ötesine vardırır. İnsanları aşağılar. Ve sonu böyle gelir.

Gene bir gün baskına gittiği köyün kadınlarına musallat olmaya kalkınca, o zamana kadar sessiz duran köylünün öfkesi patlar. Bütün Çete yok edilir. Deli Durdu’nun cesedinden parça bile kalmaz orta yerde.

Deli Durdu çetesinin akıbeti ibret vericidir. Eşkıyalık, Anadolu toplumunda yasal sınırların dışına düşmenin en aşırı biçimidir.

Ama bu en aşırı duruş bile hiçbir sınırın ve kuralın kalmadığı anlamına gelmez. Eşkıya, Deli Durdu örneğinde olduğu gibi toplumun geleneksel olarak belirlediği belli bir sınırın ve ahlaki duruşun dışına çıktığı an, kendisine barınacak dağ, saklanacak in, karnını doyuracak bir lokma ekmek ve hatta soluyacak hava bile bulamaz.

Ve şu veya bu şekilde yok olur.


KAVGADA KURAL VE SINIR

Nicedir TMSF vasıtasıyla iktidarın denetiminde bulunan ve gene son günlerde bizzat Tayip Erdoğan’ın aracılık etmesi ve gerekli kredileri bulması sonucu Çalık grubuna satışı gerçekleşen Sabah gazetesinin yazarlarından Ergun Babahan, geçenlerde iktidarın muhaliflerine köşesinden gözdağı verdi. Babahan “Kavgada sınır ve kural yoktur” dedi.

Aslında Babahan bu sözleriyle AKP iktidarının İşçi Partisi’ne ve diğer ulusalcı güçlere karşı özellikle son birkaç aydan beri yürütmekte olduğu mücadeleyi özetledi. Fetullahçı Gladyo ile birlikte AKP, yürüttükleri saldırıda gerçekten de hiçbir “sınır ve kural” tanımadılar.

Neler yaptıklarına kısaca bakalım: Sahte kanıtlar ürettiler. Yalancı tanıklar kullandılar. Mahkeme kararlarını hiçe saydılar. Tehdit ve vaatlerle bazı tutuklulara yalan ifadeler verdirdiler. Ajan provokatörler kullandılar. Aylardır tutuklu bulunan bazı tutukluları tekrar tekrar ifadeye aldılar.

Hazırlık soruşturması gizlidir ama iktidarın emrindeki basın yayın organları, hemen her gün soruşturma dosyasından aldıklarını söyledikleri belgeleri yayınlayarak tutuklular aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalıştılar. Vb. vb.

Deyim yerindeyse “Deli Durdulaşan” bir iktidar ile karşı karşıya bulunuyoruz. Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta; AKP’nin neden “Deli Durdulaştığıdır.”


ÇÖKÜŞÜN ALAMETİ

Her türlü “sınır ve kuralın dışına çıkmak”, çöküşe giden kuvvetlerin, kaçınılmaz çöküşlerini önlemek için yöneldikleri davranış biçimidir.

AKP çöküşe gitmektedir. İçerde ve dışarıda herkes bu gerçeği görmekte ve hesabını buna göre yapmaktadır. AKP hakkındaki kapatma davasına başta en sert tepkiyi gösteren ABD ve AB yönetimlerinin, geçen zaman sonrasında, şimdi AKP’siz bir Türkiye’ye göre yeni planlar yapmaya başlamaları da, bu Parti’nin içinde bulunduğu “ümitsiz” durumu açıklamaktadır.

Gayrımeşru yollarla iktidarı ele geçiren hiçbir sayasal güç kendi rızası ile iktidar mevzilerini terk etmez. AKP, Okyanus ötesinde alınan kararlar ve yapılan planların sonucunda iktidar oldu. Ve bugün hukuk içinde kalarak yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ama her gayrımeşru güç gibi AKP de kaçınılmaz sonunu önlemek için bazı arayışlar içindedir.

AKP’nin arayışlarını, iki başlık altında toplayabiliriz:

1. Anayasa’yı değiştirerek, şu anda suç olan eylem ve programını “yasal” hale getirmek.

2. Her türlü muhalefeti yok ederek toplumu alternatifsiz bırakmak. Malum, toplumlar alternatifsiz kaldıkları zaman mevcut olana mahkum olurlar.

Bu iki başlık altında özetlediğimiz bütün çabalar her türlü “sınır ve kuralın” dışına çıkmak anlamına geliyor. Mevcut yasalara göre hakkında kapatma davası açılmış olan bir iktidar Partisi’nin, yasaları, kendisinin her yaptığının yasal sayılması olarak özetleyebileceğimiz şekilde değiştirmesi, hiçbir “sınır” ile açıklanamaz.

Aynı şekilde muhalefeti yok etme arayışlarının da burjuva Parlamenter sistem içinde yeri yoktur.


SİSTEM ÇÖKÜYOR

Ama yaşadığımız olay, sadece AKP’nin kaçınılmaz çöküşü ile ilgili değildir. AK her türlü sınır ve kuralın dışına çıkmıştır ama, sistemin belli başlı diğer güçlerinin de bu kural tanımazlığa çok güçlü bir itirazları yoktur.

Hatta Ergenekon tertibini, sağdaki ve soldaki aşırılardan kurtulmak için bir fırsat olarak görenler de vardır. Yani “Deli Durdulaşmaktan” medet umanlar sadece AK ile sınırlı değildir.

Bu durum ise çöküşün sadece AKP ile değil, sistem ile ilgili olduğunu gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde içine dahil olduğumuz Atlantik sistemi çökmektedir. Sınırsızlık ve kuralsızlık gerçekte, Atlantik sisteminin şu anda içinde bulunduğu durumu ifade ediyor.

Amerika’nın şu anda Irak’ta içinde bulunduğu durumu izah edecek bir sınır, bir kural var mıdır?

Ama öte yandan Deli Durduları yaşatacak bir çare tarih içinde bulunamamıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Boş Adamın Boş Oyu

6/2/2008 · Kategori: Siyaset

Evet bilmece gibi bir başlık diyebilirsiniz ancak kolay bir bilmece sorusu neyse cevabınıda siz vermişsinizdir ama bende belki bilmeyenler için söyleyeyim işte doğru yanıt Ufuk Uras.

Ufuk Uras adlı neo-liberal şahsiyet sağolsun her türlü oylamada boş oy kullanıyor daha önce Cumhurbaşkanlığı için boş oy kullanmıştı şimdi de türban ile ilgili yasa değişikliğinde boş oy kullanacağını ifade ediyor. 

 

"GATA fiyongu, çene altı bağlaması vb” biçimlerle yasa dayatmasıyla örtünmeye zorlanmalarının özgürlükçü laiklik ve demokrasiye aykırı bulduklarını kaydeden Uras, “bizim için Che Guevera tişörtü giyen de, türban bağlayan kadın da, saçı uzun ve küpeli erkek de aynı eğitimden yararlanma hakkına sahiptir " diyebilmektedir. Çünkü neo-liberallerin yaşam felsefesi olan Amerikanın yeni model demokrasisi Ufuk Uras'ın düşüncelerine aykırı değildir. Ne de olsa meclisteki partiler ile aynı hedef için çalışmaktadır.

 

Bugün hiç kimse söyleyemezki Avrupa solcusu Ufuk Uras'ın tek başına meclise girmesinin faydasını var mı böyle birşey? "YOK" değil mi?  Boş adam işte boş adam bu tip konulardada boş oy atar. Adamın ideolojisi Avrupa'ya bağlıdır. Avrupa'nın o kokuşmuş solcuları yani emperyalistlerle iş birliği yapanların ideolojisini kendine bellemiş durumda o da bir bakıma mecliste işbirlikçilerle iş birliği yapmaktadır.Yani ne demek istediğimi anladınız.

 

Partisine güvenemeyip tek başına meclise giren bir parti başkanından da birşey beklenemez. Demekki diye düşünmesi lazım ona oy veren insanların. Partisine, programına güvenmeyen bir adamın tek başına meclise girmesi neyi değişterecek diye. Elbette Amerikan büyükelçilerinin arkasından yürümeyi bilen Ufuk Uras halkın önünde yürümeyi bilmez, bilemez.

 

İşte böyle diye yazıma son getiriyorum ve boş adamın boş oyu millete hayırlı uğurlu olsun diyorum...  

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Köy Enstitüleri Kurucusu

10/9/2007 · Kategori: Siyaset

Tonguç: Korkudan Kurtulma Devrimi


ANKARA- Anadolu’da ‘son uygarlık atılımı’ değerindeki “İnsan Olma Dâvası-Köy Enstitüleri”nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’u,  ölümünün (23 Haziran 1960) 47.yıldönümünde -adının ve görkemli emeğinin çevresindeki derin sessizlik ve ıssızlıklarda- anarken, O’nun; Türkiye -hatta ‘Global Köy’ görünümündeki dünya- insanlığının bugün susuzluğunu çektiği bir  devrim nefeslenmesini  hatırlıyor muyuz:

. “İnsanoğlunun kazanacağı en büyük zafer, korkuyu yenmesiyle elde edilecek zaferdir.”

Son bir aydır derin bir korku körüğüne itilen Türkiye’de ne kadar güncel değil mi? 

Devam ediyor Tonguç:

. “…Kurtuluş yolu budur. İnsanlar, yalnız bilgi yolu ile şereflerini, haysiyetlerini, hürriyetlerini, ekmeklerini, hayatlarını kazanabilirler.”

Ne kadar da yaşamsal. Devam:

. “Her birimiz bu ülküyü beslemek, geleceğin şen ve mes’ut, varlıklı, kültürlü, güzel Türkiye’sini yaratmak için var kuvvetimizle çalışmalıyız.”

Tonguç’un; II.Dünya Savaşı korkuluklarının tırmandığı (nitekim 1 Eylül’de patlamıştır) 1939 yılının haziran ortalarında birinci basımını gerçekleştirdiği “Canlandırılacak Köy” adlı kitabının Babama imzalayıp gönderdiği ikinci basımı, yukarıdaki satırlardan sonra;

“…Yurt canlandıkça, halk saadete, neş’eye, hürriyete, refaha,, kültüre, yeni uygarlığa tam mânasıyla kavuşur; yeni bir hayat anlayışına bağlanır. Bu ülküye doğru koşmalıyız!.” umuduyla coşkulanır.

Önümde yapraklarını çeviriyorum… 

***      ***      ***

Türkiye’nin korkuyu yenmesine ramak kaldığı yıllar…

İsmail Hakkı Tonguç’un, -tabiî ki Türkiye’nin- yeni uygarlık koşu yolu pusulandı!

Korkusuz bir Türkiye’nin kurtuluş yolu kesildi; “Yarının Türkiye’sine Seyahat” treni berhava edildi.

“İnsan olma dâvası” diye anılan Köy Enstitüleri göz göre göre karanlıklara gömüldü gitti ama asla unutulmadı. 

Köy Enstitüleri’nin kısa bir sürede sağladığı uygarlık birikimlerinin önüne 1948’de İmam-Hatip Okulları yerleştirimine geçildi. Yetmedi.   1960’lı yıllarda ise esasında Köy Enstitüleri filizlenmesi-örgütlenmesi olan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’e, DİSK’e ve siyasal yakınlığındaki TİP’e karşı ülkücü silahlı  komando kampları konuşlandırıldı…

Onyıllar geçti hâlâ…

Türkiye’nin “İnsan Olma Dâvası”, solcu ve sağcı Türk aydınlarının çapraz ateş avlağı…

Belki de insanlık tarihinde görülmemiş bir şey: Sonuçta bir uygarlık atılımı önünde sağ-sol aydın tek vücut, demir yumruk!

Cumhuriyetin Kurucusu’nun; “milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” diye öngördüğü meslek, yerle bir edildi, yok edildi. Sağlı-sollu Türk aydın sohbetlerinde alay ve aşağılama figürü olageldi dünya âlemin ‘Tanrı mesleği’ bildiği öğretmenlik…

Televizyon ekranlarında, kara tahta önünde sırtı dönük iken bir öğrencisi kamera ile filmini çekerken, diğeri gidip pantolonunu aşağı indiriyor, bugün… Televizyonlarda: Gülüşmeler… Öğrencilerinin gözü önünde ‘öğretmen’lerin  öldürülme görüntüleri Türkiye kanallarında...

Türkiye’de herkesin bugün ittifak ettiği tek konu: Eğitimde (resmen ilân edilmemiş ama  kesinleşmiş) iflâs!

Bu ne hınç, bu ne öfke, bu ne kin?

27 Mayıs  darbesinden 2,5 ay sonra – 11 Ağustos 1960 günü… “Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Warren, Dışişleri Bakan Yardımcısı’na yazdığı mektupta, başka ülkelerdeki aydınlar tarafsız yargı isterken Türkiye’de hem ordu hem de aydınların DP liderlerinin asılmasını istediğini belirterek” bu aydın kesim ve sahip olduğu nefret türü için; “Hiçbir ülkede böyle bir nefret görmedim. Korkutucu bir tablo” diyor. (Sabah, 19 Haziran 2007)

Korkunç olduğu için kor ku tu cu…

***      ***      ***

Peki neden?

DP liderleri olsun, bu aydınlar olsun; Köy Enstitüsü düşmanlığında o gün bugün: Tek vücut!

Eğitbilim-uygarlık tarihinde Tonguç’a ve uygarlık yoluna karşı girişilen saldırı, yıkım ve hakaret kampanyası kadar düşük yoğunluklusu var mıdır acaba? Sanmam.

Neden?

İnanıyorum ki, iki nedenden:

İlkini yukarıda vurguladım: Korkuyu yenme! Korkusuz bir toplum ne demek!

Diğeri de… “Tonguç’a göre eğitimde dayağın kesinlikle yeri yoktu ve disiplin cezalarla değil, öğrencilerin yönetime katılarak sorumluluk almaları ile kurulurdu… Dayak konusunda enstitü yöneticilerini ve öğretmenleri o kadar çok uyardı ki! Enstitü müdürlerine gönderdiği 13.12.1943 günlü mektupta;  bu mektubun öğretmen ve öğencilerin birlikte olduğu ortamlarda yüksek sesle okunmasını istedi ve olası dayak ve hakaretlere karşı öğrencilerin “karşılık verme hakkının doğacağınıhatırlatması…

“Yetiştirdiğimiz kuşağı korumalıyız” diyordu Tonguç.

Böyle bir söz, böyle bir eylem; belki Bedreddin’den beri edilmemişti, eylenmemişti bu topraklarda…

***      ***      ***

İsmail Hakkı Tonguç’un yetiştirdiği o kuşağın çocuklarıydı Deniz’ler… Deniz’ler…

Kitabın adı: “Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç -yaşamı, öğretisi, eylemi- 

Dr. Engin Tonguç’un, Türkiye’nin bütün yayıncılık zamanlarının en emek ürünü ve belgesel değeri ve önemi yüksek iki ciltlik bu eserini okumanızı dilerim. Hele şu günlerde ivedilikle…

Büyük İnsanlığın seçkin bir üyesi olarak İsmail Hakkı Tonguç’un yaşamını, öğretisini, eylemini… ölümsüzlüğünün 47.yılında  saygıyla selâmlamak temel insanlık hakkıdır.

Tonguç’un yolundan ve eyleminden habersizlik-bilgisizlik ise hem korkunç, hem korkutucudur. Derin insanlık ayıbı olabilir.

Onun için…

 

 

 

 

KAYNAK:http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz_yazar.asp?articleid=40350&zoneid=7&y=10

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

"Öncü Cesur Doğu Perinçek, Türkiye sizinle gurur duyuyor"

11/3/2007 · Kategori: Siyaset

"Öncü Cesur Doğu Perinçek, Türkiye sizinle gurur duyuyor"  
LOZAN KAHRAMANI DOĞU PERİNÇEK'İ BİNLERCE YURTTAŞ KARŞILADI! KARŞILAMA MİTİNGE DÖNÜŞTÜ!
 
Batı merkezlerinde kurulan vatanı savunma cephesinin en önünde, milletimizi kahramanca savunarak, emperyalistlerin yalanlarını yüzlerine çarpıp, Türkiye'yi yıkma heveslerini kursaklarında bırakan İşçi Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek bugün yurda döndü.
Atatürk Havalimanında binlerce yurttaşın katıldığı karşılama mitinge dönüştü. Yurttaşlar "Öncü Cesur Doğu Perinçek, Türkiye sizinle gurur duyuyor" sloganları ile desteklerini gösterdiler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

PERİNÇEK LOZAN'DA ERMENİ SOYKIRIMI YALANINA KARŞI

8/3/2007 · Kategori: Siyaset

Perşembe, 08 Mart 2007

 İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in Rus arşivlerinden Lozan'a götürdüğü 90 kilo belge, davanın seyrini değiştiriyor. İsviçre basınında "Perinçek 12 saat tarihi gerçekler için ders verdi" manşetini attılar, yargıç içerde Ermenilere "Siz Rus arşivlerini biliyor musunuz?" diye sordu. Davanın bugün kü duruşmasında da Perinçek'e davayla alakası olmayan sorular soruldu. "Abdullah Öcalan'a görüşmüşsünüz, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi'ni kurmuşsunuz"... Duruşmada Yahudilerle Ermeniler arasında da bağ kuruldu. Perinçek ise verdiği bilimsel yanıtlarla mahkeme heyetini şaşırttı.

"Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır" dediği için İsviçre'de yargılanan Doğu Perinçek'in mahkemesi bugün de devam ediyor. İsviçre mahkemesi ilk gün Perinçek'le beraber Türk devrimini de yargıladı.Cadı kazanı yargıcı Henri Winzap'ın Perinçek'e soruları dikkat çekiciydi. Yargıçla Perinçek arasında soykırım yasası ile ilgili şu diyalog geçti.

YARGIÇ: "Siz soykırım olmadı dediniz mi?"
PERİNÇEK: "4 ayrı konuşmamda söyledim. İsviçre kanunları 'soykırım yalandır' demeyi suç sayıyor. Ortada da Ermeni Soykırımı da yok."
YARGIÇ: "Ama İsvçre Meclisi Ermeni soykırımını tanıdı!"
PERİNÇEK: "İsviçre yanlış yapıyor. Biz size soykırımın olmadığını öğretmek için geldik. Bunu öğrettik de. Bakın bizim burada yaptığımız konuşmalardan sonra İsviçre Senatosu benzer içerikli bir kararı gündeminden kaldırdı. Ayrıca Adalet Bakanınınz bu kanunun kaldırılacağını söyledi".

MAHKEME ÜNİVERSİTE KÜRSÜSÜ GİBİ
Mahkemenin birinci gününde verilen arada basın açıklaması düzenleyen İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, mahkemenin bir üniversite kürsüsü gibi olduğu ve mahkeme heyetine ders verdiğini söyledi.

SADECE PERİNÇEK DEĞİL,
TÜRK DEVRİMİ VE TÜRK JAKOBENİ TALAT PAŞA DA YARGILANDI

Bu davada sadece Doğu Perinçek yargılanmadı. Türk Jakobeni Talat Paşa da yargılandı.

Perinçek ile yargıç arasındaki Talat Paşa diyaloğu ise şöyle:
YARGIÇ: "Talat Paşa Komitesi üyesi misiniz?"
PERİNÇEK: "Evet! Üyesi olmaktan da gurur duyuyorum."
YARGIÇ: Talat Paşa, İstanbul'da kurulan mahkemede ölüme mahkum edildi.
PERİNÇEK: "Talat Paşa'yı İstanbul'da kurulan İngiliz emperyalistlerinin mahkemesi ölüme mahkum etti. Bu emperyalist mahkemenin kararını tanımıyorum! Talat Paşa'dan gurur duyuyorum, o müthiş bir devrimci, vatansever ve devlet adamıdır"

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in Lozan Mahkemesi'ne sunduğu 90 kilo ağırlığındaki belgeler mahkeme heyetini ve duruşmaya müdahil olarak katılan Ermeni örgütü temsilcilerini de şaşırttı. Savcı Eüe Cotter ile Ermeni araştırmacıya şu soruları sordu.
SAVCI: "Rus arşivlerini gördünüz mü?"
ERMENİ ARAŞTIRMACI: "Görmedim?."
SAVCI: "Siz nasıl araştırmacısınız?"
Mahkemeye ayrıca kanıt olarak ünlü İngiliz tarihçi ve Margaret Thatcher'ın başdanışmanı Norman Stone'un yazıları kanıt olarak sunuldu. Yargıç, Norman Stone'a, sen İşçi Partili misin? diye sordu.

Ermeni tarafının İngiliz Morgenthau'nun Talat Paşa için "Ermenileri keseceğiz" dediğini iddia etmesi üzerine, duruşmada tanık olarak dinlenen Amerikalı tarihçi Jason Mc Charty de "Bir devlet adamı düşmanına böyle bir şey söyler mi?" diyerek bu sözün uydurma olduğunu söyledi. 

Mahkeme heyeti ile Perinçek arasında geçen diyologlardan birisi de kayıp sayısı oldu. Yargıçın ısrarla bu soruları sorması da dikkat çekti. yargıç il Perinçek arasındaki soru cevap şu şekilde geçti.
YARGIÇ: "Kaç kşi öldü?"
PERİNÇEK: "Saymadım! Ama mesele bu değildir. Devletler arası bir savaşta bu sorunun önemi yoktur. Rusya tarafında 200 bin Ermeni askeri savaştı. Ayrıca Çarlık Rusyası gönüllü Ermeni birlikleri örgütledi".
Bunun üzerine Savcı Eüe Cotter'in Perinçek'e şu soruları sordu:
SAVCI: "Siz faşist misiniz, kendinizi ırkçı olarak tanımlayabilir misiniz?"
PERİNÇEK: "Hayır, ben ömrümü faşizme karşı mücadele ile geçirdim. Bunu hakaret sayarım".

YARGIÇ: "Peki Sayın Perinçek, Ermeniler neden güneye sürüldü?"
PERİNÇEK: "Bu bir gerçektir ama o dönemde Lübnan, Irak Osmanlının sınırları içindeydi. Ermeniler Osmanlının sınırlarının dışına atılmadı. Bu önlemler soykırım olarak kabul edilemez."
YARGIÇ: "Peki bu sürülenler, yerleri değiştirilenler nasıl oldu da öldü?"
PERİNÇEK: "Ben bu soruyu kendi davamla ilişkili bulmuyorum. Benim konferansımda bu konu üzerine konuşmadım. Tehciri cezalandıran İsviçre yasaları yok ki."
YARGIÇ: "Eğer uluslararası uzman bir komisyon, 'evet soykırım olmuştur' dese siz kabul eder misiniz?"
PERİNÇEK: "Ben hiçbir zaman kabul etmem, Türk milletine soykırımcı dedirtmem"!

Bugün devam eden duruşmada da benzer diyaloglar yaşandı.

Ermeni tarafının avukatı Yahudilerle Ermeniler arasında bağ kurulması üzerine Perinçek şöyle cevap verdi: "Yahudiler silahsızdı. Ermeniler silahlıydı ve de Çarlık Rusyası tarafından silahlandırıldı. Rus Orduların da görev aldı. Yahudiler Alman öldürmedi ama Ermeniler Türkleri öldürdü."

Yargıç Henri Winzap, bugün Periçek'e dava ile alakası olmayan sorular yöneltti.

YARGIÇ: "Siz Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi'ni kurdunuz. Maocuymuşsunuz ve Ordu'ya faşist diyorsunuz. Öcalan'la da görüştünüz... Peki İşçi Partisi kaç oy alıyor?"

PERİNÇEK: "Bu kişisel bir dava değil, Türkiye'nin davası... Bu suçlama Türkiye'ye yapılıyor."
YARGIÇ: "Bildirilerde Doğu Perinçek beraat ederse Türkiye aklanacak diyor, neden böyle konuşuyorsunuz?

PERİNÇEK: "Çünkü böyle. Bu dava Türkiye'ye karşı açılmış bir davadır. Benim kişisel davam değil. Ben Türkiye'yi savunuyorum. Gerçekleri gösteriyorum. Mustafa Kemal insanlık suçu işledi diyerek kurtuluş savaşı haksız konuma düşürülmeye çalışıldı."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Güçlü Türkiye Partisi ve Tuna Bekleviç

4/3/2007 · Kategori: Siyaset


Bu özel makale:www.genckemalist.net'e aittir.
Güçlü Türkiye Partisi ve Tuna Bekleviç

İnternet ortamında örgütlenerek oluşturulan bir parti olan GTP, Türkiye’de gençlerin oluşturduğu bir parti olarak öne çıkarılmak istenmektedir.

Genel Başkanı Tuna Bekleviç, Amerika’nın Yeni Dünya Düzenin de Türkiye’de gençlere yönelik propaganda yapması için görevlendirilmiş bir şahıstır.1996’lar da Cem Boyner’in Yeni Demokrasi girişimi diye adlandırdığı oluşumla benzerlik içerisindedir. Amerika Birleşik Devletleri Dış İşleri Bakanlığı'nın konuğu olarak "International Visitor Leadership Program"a iştirak etmiştir. Amerika’da çeşitli üniversitelerde seminerler düzenlemiş ve ve 2005 yılında Kuzey Irak’a giderek barış ve sivil toplum örgütlerinin etkinliği üzerine araştırmalar yapmıştır.

Tabii sadece dışarıda yaptığı etkinliklerle sınırlı kalmıyor Bekleviç.Yurt içindede Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında yani 2023 yılında Türkiye’nin genç liderlerini belirlemek olarak amacını saptamaktadır. Bu nedenle bir dizi çalışmalar yapmış Bahçeşehir Üniversitesi’nde eğitim konferansaları düzenlemiş, bu konferanslarda başarılı olanlara sertifika vermiştir. Tabii ki bunları yaparken de sivil toplum kuruluşu olarak kurduğu “Anadolu’nun Genç Liderleri Derneği” (AGL) üzerinden yapmakta. Bu sivil toplum örgütünün ekonomik kaynakları AB’nin isteklerine göre proje oluşturarak AB fonlarından yararlanmak olarak belirlenmiştir. Yani AB’nin egemenliğin de istihbarat görevi üstlenmiş bir sivil toplum örgütüdür ve bu sivil toplum örgütünün üstüne temellendirilmiş bir parti GTP..

Ortak Gelecek Sözleşmesi

Bu “Ortak Gelecek Sözleşmesi” GTP ‘ye üye olanların kabül ettikleri bir program yani amaçları desek yeridir.Bu sözleşmeyi bir inceleyelim bakalım altından neler çıkacak.

“Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde yaşanan gelişmeler ve bu duruma bağlı olarak artan demokrasi talebi ülkemizde uzun süredir seslendirilen değişim ihtiyacının derinleşmesine ve karşıt görüş olarak aşırı milliyetçiliğin yükselmesine neden olmuştur.” (Ortak Gelecek Sözleşmesi’nden)

Avrupa Birliği ile bütünleşme ne demek? AB ile bütünleşmek Türkiye’nin ulusal değerleri AB’ye feda olsun demektir, Türkiye AB’nin sömürgesi olsun demektir. Bunları açıkça belirtilmekte ve Türkiye’yi hala AB kapısına bağlı kılmaktalar. Türkiye’yi bir demokrasi dışı görerek yani evcilleştirilmemiş bir hayvan görerek bunu AB demokrasisi ile evcilleştirmeyi kendilerine amaç görmekteler.

Aşırı milliyetçi dedikleri kişiler ise AB karşıtı olan kişilerdir. Ulusal değerlere sahip çıkan, Türkiye AB’nin kuklası olmasını istemeyen, gerçekten tam bağımsız Türkiye diyenlerdir.Ulusalcılar bağımsızlıkçı oldukları için, demokrasiyi AB paketlerinde görmedikleri için, Türkiye’nin ekonomisini Gümrük Birliği anlaşması ile felce uğrattıkları için karşıdırlar. Tabii GTP ve Bekleviç bunları demokrasi karşıtı olarak görmekte .

Devam edelim bakalım başka neler var onları görelim;

“Yeni Yurttaş: din, dil, ırk, cinsiyet, etnik köken farkı gözetmeksizin tüm Türkiyelileri medeni, sosyal ve siyasi haklara sahip, eşit ve özgür yurttaslar olarak kabul eder. Milli eğitim yolu ile Türkiye'nin asıl gücü ve yaratıcılığının ilhamı olan farklılıklarını devletleştirerek tek tip siyasal yurttaş yaratma amacını reddeder. Değişen Dünya koşullarında zaruri hale gelen anayasa ve diğer hukuki reformları gerçekleştirerek özgür, bağımsız , müzakereci ve kendine güvenen Türkiyeli olarak tanımladığı yeni anayasal yurttaşlık kimliğini Türkiye'nin bütünlüğünün teminatı olarak kabul eder.“ (Ortak Gelecek Sözleşmesi’nden)

Türkiyeliler kavramı ile ortaya çıkarılan sonuç Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları değil, etnik köken ayrımcılığıdır.Yukarıda ırk, etnik köken farkı etmeksizin demelerinin sebebi ise Türkiyeliler kavramının anlamını sansürlemektir. Ortaya çıkacak sonucu yumuşatmaktır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” demiş Mustafa Kemal. Türklüğü bu şekilde ifade etmiştir.Kürtler, Lazlar, Türkler vd. hepsi bu ülkenin asli kurucularıdır ve bunlara Türk denir demekte Mustafa Kemal. Gidip de bunu Türkiyeliler diye çevirirsen farklılık ortaya koymuş oluyorsun.

Tek tip insan derken sınıf farklılığını yok eden devletçiliği reddetmekte. Devletçiliği reddetmek sınıf farklılıklarının korunacağını söylemek demektir.Değişen Dünya koşulları ile ifade edilen Küreselleşmeyi, Türkiye’yi empoze edecek şekilde birleştirmek olarak amaçlarını ortaya koymaktalar.

Şunu kısaca belirteyim; GTP ve Tuna Bekleviç AB’nin ve ABD’nin etkin siyasal rolünü gençlerin üzerinde empoze ederek Türkiye’de 2023 yılına dek gençleri devşirmeyi amaçlamaktadırlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::