Sevdaya Dair

25/5/2009 · Kategori: Felsefe

Sevdanın dili olslaydı söylerdi içimdekileri bir bir. Düşmüşsem bir tandır ocağının içine gözlerimden yaşlarda aksa da umutsuzluğun adını ezbere bilsemde gidiyorum akıntıya ters. Bu gücü nerden buluyorum bilmiyorum ama her zaman iyi olmak salaklık gibi geliyor. Hayatımda bencillik olmadığı için sevdayı da saf bildim kendim gibi. Bataklığa saplanmamak gerekli zamana karşı durmak dik başlı kafamla ama şunu biliyorumki bu kısacık ömrümde ağır yenilgiler tattım. Kaçmak istiyorum uzaklara yalınayak koşmak ardıma bakmadan yıkıp döktüğüm hiçbirşey umurumda olmadan sebepsizce.  

Sevdaya dair söylenen tüm sözler ilgilendirmiyor artık beni. Düşünüyorumda ne çok aptallıklar yapmışım bu dünyada, ne kadar da çok önemsemişim bu aşk denen illeti.  Düşlerde kalıyor sevmeler,  gerçekleşmesi imkansız olanlar. Geceleri ıslak yastıkla başbaşa kalıp duvarın soğukluğunu içine hapsetmek hepsi artık dünde kalıyor. Yeni bir sayfa açmak değildir bu koskoca bir kitabı kapatmaktır. 

Yarınlara umutla bakanlara selamım olsun ben kaçıyorum kitabım kapandı. Martılar güneşe aşıktırlar, gece çöktüğü zaman kimse bilmez nerelerde olduklarını. Geceye aşığım bende tüm çirkinlikleri örten karanlığa. Issız sokaklarda bir başıma olacağım ne güzel işte tasasız endişesiz zaman da  sevda da kimmiş hepsini attım  denize geceleyin.  

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sevdaya Dair

25/5/2009 · Kategori: Felsefe

Sevdanın dili olslaydı söylerdi içimdekileri bir bir. Düşmüşsem bir tandır ocağının içine gözlerimden yaşlarda aksa da umutsuzluğun adını ezbere bilsemde gidiyorum akıntıya ters. Bu gücü nerden buluyorum bilmiyorum ama her zaman iyi olmak salaklık gibi geliyor. Hayatımda bencillik olmadığı için sevdayı da saf bildim kendim gibi. Bataklığa saplanmamak gerekli zamana karşı durmak dik başlı kafamla ama şunu biliyorumki bu kısacık ömrümde ağır yenilgiler tattım. Kaçmak istiyorum uzaklara yalınayak koşmak ardıma bakmadan yıkıp döktüğüm hiçbirşey umurumda olmadan sebepsizce.  

Sevdaya dair söylenen tüm sözler ilgilendirmiyor artık beni. Düşünüyorumda ne çok aptallıklar yapmışım bu dünyada, ne kadar da çok önemsemişim bu aşk denen illeti.  Düşlerde kalıyor sevmeler,  gerçekleşmesi imkansız olanlar. Geceleri ıslak yastıkla başbaşa kalıp duvarın soğukluğunu içine hapsetmek hepsi artık dünde kalıyor. Yeni bir sayfa açmak değildir bu koskoca bir kitabı kapatmaktır. 

Yarınlara umutla bakanlara selamım olsun ben kaçıyorum kitabım kapandı. Martılar güneşe aşıktırlar, gece çöktüğü zaman kimse bilmez nerelerde olduklarını. Geceye aşığım bende tüm çirkinlikleri örten karanlığa. Issız sokaklarda bir başıma olacağım ne güzel işte tasasız endişesiz zaman da  sevda da kimmiş hepsini attım  denize geceleyin.  

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sevdaya Dair

25/5/2009 · Kategori: Felsefe

Sevdanın dili olslaydı söylerdi içimdekileri bir bir. Düşmüşsem bir tandır ocağının içine gözlerimden yaşlarda aksa da umutsuzluğun adını ezbere bilsemde gidiyorum akıntıya ters. Bu gücü nerden buluyorum bilmiyorum ama her zaman iyi olmak salaklık gibi geliyor. Hayatımda bencillik olmadığı için sevdayı da saf bildim kendim gibi. Bataklığa saplanmamak gerekli zamana karşı durmak dik başlı kafamla ama şunu biliyorumki bu kısacık ömrümde ağır yenilgiler tattım. Kaçmak istiyorum uzaklara yalınayak koşmak ardıma bakmadan yıkıp döktüğüm hiçbirşey umurumda olmadan sebepsizce.  

Sevdaya dair söylenen tüm sözler ilgilendirmiyor artık beni. Düşünüyorumda ne çok aptallıklar yapmışım bu dünyada, ne kadar da çok önemsemişim bu aşk denen illeti.  Düşlerde kalıyor sevmeler,  gerçekleşmesi imkansız olanlar. Geceleri ıslak yastıkla başbaşa kalıp duvarın soğukluğunu içine hapsetmek hepsi artık dünde kalıyor. Yeni bir sayfa açmak değildir bu koskoca bir kitabı kapatmaktır. 

Yarınlara umutla bakanlara selamım olsun ben kaçıyorum kitabım kapandı. Martılar güneşe aşıktırlar, gece çöktüğü zaman kimse bilmez nerelerde olduklarını. Geceye aşığım bende tüm çirkinlikleri örten karanlığa. Issız sokaklarda bir başıma olacağım ne güzel işte tasasız endişesiz zaman da  sevda da kimmiş hepsini attım  denize geceleyin.  

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bilimsel Sosyalizm

8/3/2008 · Kategori: Felsefe

Uygarlık tarihi boyunca ideolojik kimliklerin eski toplum düzenleriyle mücadele dönemlerinde özgürlükçü karakter taşıdıkları, ancak özlerinde taşıdıkları çelişkili karakter nedeniyle kurumlaşma ve yayılma süreçlerinde gericileştikleri ve toplumsal muhalefetle karşılaştıkları gözlemlenen bir husustur. Özünde kadın eksenli sistemle erkek egemenlikli sistem arasında0ki zıtlıktan kaynaklanan çelişkiler hem teknik temeline dayalı üretim koşullarının ve buna bağlı olarak gelişen toplumu yapılanmasının, hem de insanlığın ulaştığı zihniyet düzeyinin bir sonucu olarak her tarihsel süreçlerde farklı biçimlerde yansımıştır.

Köleci sistem karşısında neolitik yaşam değerlerine bağlı etnik yapılardan tutalım tek tanrılı dinlerin çıkışına kaynaklık eden düşüncelere, felsefeye kadar her arayış bu temel çelişkinin tarihe yansıyış biçimleri olarak vücut bulmuşlardır. Farklı dönemlerde farklı biçimler kazansa da her özgürlükçü çıkış, özünde sosyalizm arayışını barındırmış ve bunun ilk örgütlenmelerini yaşam biçimlerine yansıtmıştır. Mücadele süreçlerinin örgütlenmelerinin komünal yaşam örnekleri olması bu nedenden kaynaklıdır. Dini temellerde olsa ve kabile düzenlerine dayansa da, Hz İbrahim ve Musa’nın çıkışları ilk halleriyle kabile sosyalizminin bir örneğidir. Köleci toplumun doruk aşamasında yaygınlık kazanan mistik tarikatlar da benzer bir yapılanmayla kolektif yaşam düzeniyle varlıklarını sürdürebilmişlerdir. İsa’ya dayalı gelişen Hıristiyanlık mücadelesi dine dayalı da olsa üç yüz yıllık dinsel sosyalizm örneği olarak gerçekleşmiştir. İslamiyetin çıkışına benzer karakterlidir. Yine felsefe okulları da resmi düzen baskıları karşısında eşitlikçi ve özgürlükçü yaşam tarzlarıyla varlık bulmuşlardır. 16. yy koşullarında Thomas Moore’un Ütopyası, Campanella’nın Güneş Ülkesi tarihsel sosyalizm hayallerini canlandırmışlardır. Fransız devriminin temel sloganları olan, “eşitlik, özgürlük , kardeşlik” sloganları sosyalizmin temel değerlerinin ifadesidir. Fransız devrimini başarıya götüren temel etkenlerden biri de, daha önceki ideolojik kimliklerin üzeri örtülü olarak yedirilen ütopyaların bu temel sloganla en yalın ve açık ifadeye kavuşturulmasıdır. “Kapitalizmi doğuran özgürlük hayalleri uğruna, sayısız insan ve topluluk dinsel dogmatizme karşı kahramanca savaşmışlardır. Onlar savaşırken, herkesi bireysel tutkularına hizmet ettirmek için değil, eşitlik-özgürlük ve kardeşlik uğruna hareket ettiklerinden asla kuşku duymuyorlardı.” (A. Öcalan - Savunmalar, 1. cilt syf. 380)

Ancak gerek bilimsel teknik temelin zayıflığı, gerek sınıflı toplum ideolojileri olmaları nedeniyle mücadele süreçleri sonrasında gelişen toplumsal düzenler, birer baskı ve sömürü düzeni olmaktan çıkmamışlardır. Teknik temele dayalı üretim biçimleri, egemen sınıfların toplumsal mücadelelere yükledikleri anlamla birleşmiş ve yeni üretim ilişkilerini, sosyal-siyasal ilişkileri şekillendirmiştir. Örneğin, Hz Muhammed’in islamiyete biçtiği anlam, ticaret koşullarını yarattığı toplumsal kültürün ataerkil kabile yorumuyla erkenden bir farklılaşmayı yaşamış şve gericileşmiştir. Kapitalizm açısından da bu durum geçerlidir. Başlangıçta burjuvazi, feodal sistem karşısında toplumsal çıkarları temsil etse de, “Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik” kavramlarına yüklediği anlam farklıdır. Engels’in, Rönesansa ilişkin belirttiği, “İnsanlığın şimdiye değin tanıdığı en büyük alt-üst oluştu bu, bir devirdi ki rönesansın devlere gereksinmesi vardı ve devler yarattı. Düşüncenin, tutkunun ve karakterin devlerini... Burjuvazinin modern egemenliğini kuran insanlar, burjuva dar görüşlülüğünün dışında her şey oldular.” Sözlerinde de değerlendirdiği gibi burjuvazi yeni toplumsal düzeni erkenden kendi dar çıkarları ekseninde şekillendirmiştir. Babeuf’un Eşitlerin Manifestosu’nda, “Fransız devrimi bir başka devrimin müjdecisidir: Bu devrim çok daha parlak olacak ve bütün devrimlere son verecek.” Sözlerinde belirttiği gibi ezilenlerin devrime yükledikleri anlam ise çok farklı olmuş ve bunu tarihsel mücadelelere taşırmışlardır.

Gerek kapitalist ideolojinin dayandığı temel, gerek üretim tekniği kapitalist sistem karşıtı mücadelenin erkenden gelişmesine yol açmıştır. 18.yy ın ikinci yarısında İngiltere’de gerçekleşen sanayi devrimi 19.yy başlarında başlayarak, Batı Avrupa’ya yayıldığında daha önceki sınıflı toplum uygarlıklarından hiç birinde görülmeyen düzeyde bir hızla yeni uygarlık sisteminin sosyal sınıf ayrışmasının koşullarını yaratmamıştır. Sanayi merkezlerinde yoğunlaşan proleterya temel bir sınıf haline gelmiştir. Gerçi Fransız ütopik sosyalisti Babeuf, daha 1790 larda Fransız devriminin emekçi halk kitlelerine hiçbir şey getirmediğini, yalnızca sömüren sınıfın değiştiğini görmüş ve devrimin sınıfsal çözümlenmesini yapmış, çözüm yolu olarak da emekçi sınıfların iktidarı ele geçirmelerini ön görmüştür. Ancak hem proleterya sınıf olarak yoğunlaşmamıştı, hem de ütopik sosyalistler birer düşünürden çok birer eylemciydiler. Bu nedenle işçi sınıfının ideolojik öncülüğünü /üstlenecek bir karakter yapılanmaları güçlü değildi. Sanayileşme yayıldıkça bir yandan proleterya yoğunlaşmış, bir yandan da burjuvazi kendisini kurumlaştırmıştır. Ütopik sosyalizmin çıkış yolları henüz burjuvazinin, feodal sınıfla mücadele yıllarıydı. Feodal sınıfın dinsel görünümlü ideolojisiyle burjuvazinin laik pozitivist ideolojisi arasındaki mücadele 19. yy ın ilk çeyreğine kadar da sürmüştür. 19. yy dan itibaren burjuvazinin sistem kurumlaşmalarına kendi rengini verdiği, ekonomiden siyaset ve askerliğe kadar her alanda kendi sınıf hakimiyeti ekseninde kurumlaşmalara gittiği sürece girilmiştir. Sınıf farklılaşmalarının asıl somutlaştığı dönem, burjuvazinin sınıf karakterini kurumlaştırmaya gittiği dönemdir.

19. yy bu anlamda ayrışma ve sınıf kökenli kimliklerin netleşme yy dır. Burjuvazi ile proleteryanın çıkar birlikteliği sona ermiş, burjuvazi adına proleterya karşısında sömürü olanaklarının -girişim özgürlüğü adı altında- geliştirilmesini öngören liberalizm, emekçi sınıflar adına sistem karşısında sınıf çıkarlarını korumaya dönük sosyalizm hızlı açılımlar gerçekleştirmiştir. Bilimsel sosyalizmin kurucuları olan Karl Marks ve Friedirch Engels, 19 yy da yoğunlaşan sınıf çelişkisini Fransız ütopik sosyalizmi, Alman felsefesini ve İngiliz işçi hareketlerini temel alan bir ideoloji ile çözümleme ve ezilenlerin mücadelesini bir öncülüğe kavuşturmaya çalışmışlardır. Kendilerinden önceki sınıfsal hareketlerin ütopik karakterlerinin farkında olduklarından, bilimsel olmaya büyük önem vermişlerdir. Ancak Markszmin çıkış koşulları, kapitalizmin çelişkilerinin yeni yeni açığa çıktığı koşullardır. Çözümlenen toplum özellikleri de çağımızdan oldukça farklıdır. Kapitalizmin üretim üstünlüğünden farklı olarak, henüz yayılma aşamasında olduğu ve ancak sınıfsal çelişki karakterinin ön plana çıktığı süreçlerdir. Ancak sistemlerin ideolojik kimlik karakterlerinin en net açığa çıktığı süreçler, bunalım ve çöküş süreçleridir. Daha öncesinden açığa çıkan ideolojik kimlik arayışları bu nedenle toplumsal mücadelelerin daha ileri boyutlara taşınmalarını sağlasalar da yeni bir uygarlıksal sistem yaratamazlar. Bu iki temel nedenden ötürü böyledir. Birincisi; uygarlıkların taşıdığı çelişkili karakter, dayandıkları teknik temel üstünlüğünü sürdürdükçe tümüyle açığa çıkmaz. İkinci temel neden; Yeni ideolojik kimlik oluşumu yeni bir üretim tekniğinin gelişmesi ve gericileşen sistem ideolojisini kapsamlı eleştiriye tabi tutup, kendisini biçimlendirdiğinde yeni bir toplumsal sisteme dönüşebilir. Örneğin, köleci toplum da henüz yayılma aşamasında iken Hz İbrahim, Zerdüştlük ve felsefenin muhalefetiyle karşılaşmış olsa da, bu çıkışlar daha çok yeni mücadelelerin hız kazanmasında rol oynamış ve köleci toplum ancak Hıristiyanlık ve İslamiyetin gelişimiyle aşılabilmiştir. Aynı biçimde Marksizmin bilimselliği kendi çağıyla sınırlıdır ve bilimsel ahlak, değişen çağ koşulları ve açığa çıkan yeni verilen üzerinden Marksizmi değerlendirmeyi gerektirir.
İdeolojik kimlik olarak bilimsel sosyalizm tarihsel, sosyal ve teknik seviyede ciddi yetersizlikler içerir. Karl Marks ve Engels’in elinde, uygarlığın genel çözümlemesini yapacakları bilimsel veriler yoktu. Günümüzde sınıflı toplum oluşumunu aydınlatan kaynak rolünü oynayan Sümer uygarlığına ilişkin veriler ancak 20. yy ın ilk yarısında açığa çıkmıştır. Neolitik topluma ilişkin arkeolojik araştırma veya teorik değerlendirmeler söz konusu değildi. Lewis Morgan’ın Eski Toplum adlı yapıtı kendi dönem koşullarında ilkel komünal topluma ilişkin önemli veriler sunmakla birlikte bilimsel temellere dayanma yönü sınırlıydı. Daha çok varlığını koruyan Amerika’daki ilkel kabilelere dayanılarak ulaşılan sonuçları içeriyordu.

Kapitalizm değerlendirmeleri daha çok üretim yapısına ve olgunluk aşamasında taşıdığı karaktere dayalı gerçekleştirilmiştir. Devlet ve ideolojik kimlik çözümlemeleri bilimsel olmaktan çok kaba materyalist bir bakış açısıyla ele alınmış, sınıflı topluma kaynaklık eden bu iki temel olgu ekonominin basit yansımaları olarak değerlendirilmiştir. Daha sonra gerçekleşen Reel sosyalizm deneyiminin çözülmesinin en temel etkenini ideolojik kimliğin pasif bir yansıma olarak değerlendirilmesi oluşturacaktır. İdeolojik kimliğin pasif bir öğe olarak ele alınması başka etkenlerin de ötesinde proleterya diktatörlüğü aşamasının komünizme değil,totaliter devlet yapılanmasına doğru yol almasının en temel nedenidir.

Marx'ın tarihe en büyük katkısının tarihsel materyalizmi geliştirmek olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Ancak Marx'ın da içinde olduğu Hegelci sol akımının Hegel'in diyalektik idealizmi karşısında varlık kazanma savaşımı Marxist felsefeye kaba materyalist yaklalşımın damgasını vurmasına neden olmuştur. 19. yy da sosyolojinin henüz yeni doğan bir bilim dalı olmasının yanında kaba materyalist yaklaşımlar da tarih değrlendirmelerinde yanılgılı sonuçlara götürmüştür. marx tarihi yapan şeyin sınıflar arasındaki mücadele olduğunu belirtir. bu belirlemede de görüldüğü gibi sınfsız toplumtarihi ve sınıflaşmaya yol açan nedenler tarihsel gelişmede rol oynayan faktörler olarak ele alınmamıştır. oysa sınıfsız toplum aşaması insanlık tarihinin çok daha uzun bir sürecini kapsamış ve günümüze kadar da varlığını sürdüren bir etki düzeyi yaratmıştır.

Tüm yetersizliklerine rağmen Marxizm işçi sınıfı harektelerinde oynadığı öncülük rolüyle tarihte önemli gelişmeler yaratmıştır.1. ve 2. Enternasyonalin kuruluşuyla ideolojik ve pratik olarak sınıf tavdırır geliştirilmesi tarihsel gelişlmelerdir. Saygı duyulcak yanları bilimsel duruşları, emeğin hakkını her koşulda aramaları ve savunmalarıdır. Strateji uygun mu değil mi tartışmaları böylesi dönemlerin dili olamaz. Paris Komünü'nün başarısızlığı ve 2. Enternasyonalin çöküşü Marxizmin yeni gelişmelere kaymarlık etmesini elgelleylememiş, 20. yy da kapitalist emperyelist uygulamaların yarattığı sınıfsız ve ulusal çelişki en zayıf halkada Rusya Da dünyanın üçte birini etkileyen bir tarihsel gelişmeye tanıklık etmiştir. tarihte ilk defa ezilenlerin eşitlik, özçgürlük, kardeşlik ütopyalarının gerçekleştirebilecekleri tarihsel bir fırsat yakalanmımştır. ancak Marxizmin doğuş koşullarında taşıdığı yetersizliğe Marxizmin kendisinin de dogmatik yormalanması eklenince Reel sosyalizm çözülmekten kurtulamammıştır. 18. yy ın teknik düzeyi de bilimsel sosyalizmin programını gerçekleştirecek düzeyde gelişkin olmasa da belirleyici olan yön ideolojik kimlik karakteridir. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Atatürk'e Göre Allah'ın Doğuşu (2)

9/11/2007 · Kategori: Felsefe

İnsanın özgürlük alanlarını kısıtlayan en önemli öge, ilk çağlardan itibaren, doğa güçlerine duyulan korkuları kutsallaştırmalarıdır. 

 “İlkel insan kümelerinde ,ata korkusu ve nihayet ,büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine geçen Allah korkusu,insanların kafalarında sayısız yasaklar yaratmıştır.Yasaklar ve hurafeler üzerine kurulan birçok âdetler ve gelenekler insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır. O kadar ki, kişisel düşünce ve hareket özgürlüğü gibi bir hak kavramı bilinememiştir”

 

Günümüz dinlerinin başladığı,Musa’dan hareketle, yaklaşık MÖ.1200 lerde Musevilik;sıfırıncı yılda doğduğu varsayılan İsa’dan, Hrıstiyanlık; İ.S.VIIyy.da çıkan Muhammed’in kurduğu İslâmiyetle erkek Tanrı sayısı,  her üç dinde ortak görüş olarak, teke indirildi.

İnanç, bu dinlere göre, kutsal kitaplarındaki  belirli kuralları, yeniden oluşturulan koşulları yerine  getirmeye bağlandı. Museviler bu koşullara (Tevrat kökenli olarak): TORA; Hristiyanlar (İncil kökenli kiliseye bağlı olarak):SKOLASTİK; Müslümanlar, (Kur’an kökenli olarak, Ayet; Peygamber kökenli,HADİS ile SÜNNET toplamına)  ŞERİAT adını verdiler. Kısacası: artık yöneticilerin kontrolü altında,sürekli değişebilen, adı belli kurallar vardı; bu yeniliklere  koşut olarak,ruhban sınıfının da iş kolu ad ve sanları değişmekteydi. Aynı olay, yönetici kadro için de geçerliydi. Egemen oldukları alan sınırları genişledikçe yöneticiler de terfi ediyordu. Şefler, hakan, kıral  İmparatorluğa doğru yükseliyordu. Peygamber olamıyorlardı; ama, kendilerini kutsal kitap Tanrısının yeryüzündeki temsilciliğine, hatta gölgesi olmaya kadar yüceltmişlerdi. Artık başatlar, yönettikleri toplumu oluşturan insanların efendisiydiler. Toplumlar, sözümona, Tanrı adına yapılan kurallarla yönetiliyordu.

 

“İnsan toplumları büyüdükçe ve devlet haline geldikçe,bireyler üzerindeki yük o kadar çoğaldı. Devletin başında bulunan adamın hakkı, hudutsuz, kayıtsız, şartsız mutlak bir kudret olarak kabul ediliyordu. Devletin şekli imparatorluk ve yahut cumhuriyet olsun, bunun ehemmiyeti azdı; bireyin kişisel bir hakkı yoktu. Eski zamanlarda insanların, yapabildikleri uygarlıkların en yüksek dönemlerinde, vaziyet böyle idi... Toplumların başına geçebilen adamlar, toplumu  Allah adına yönetirlerdi. Her türlü hak  ve yetki onlardaydı. Bireyin hakkı, özgürlüğü söz konusu değildi”.

son...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Atatürk'e Göre Allah'ın Doğuşu (1)

9/11/2007 · Kategori: Felsefe

“Bugün kesindir ki,ilk Mısır ahalisi Milattan 5000 sene evveline doğru Asya’dan gelmiş beyaz ırktır; bu ırk Nil vadisinde yerleşti. Kabileler halinde kümeler oluşturdu. Her bir kümenin reisi,dinî ve kanunları vardı...Mısır’ın ilk ahalisini oluşturan aile ve kabilelerin ayrı ayrı –bayrak  makamında- birlik işaretleri vardı. Bunlar,kurt,şahin gibi hayvanların  ve güneşin levhalar üzerine çizilmiş resimleri veya bir hayvan derisi üzerine resmedilmiş (çizilmiş) çapraz oklar v.s. gibi şeylerdi. Bu belirtiler kendilerine kendilerine kutsallık yüklenen birtakım semboller idi. Eski Mısır ahalisi evvela  bu semboller etrafında kabileler halinde idi. Kabileler reis tarafından idare olunurdu. Bu reislere Saru derlerdi. Daha sonraları bu kabileler birleştiler. İşgal ettikleri araziye Nome (El) dediler...Semboller zamanla allah makamına çıkarıldı (orununa yüceltildi). Bu allahlar,diğer taraftan da Saruların üstünde, yegâne reisler ve krallar olarak tanındılar: Allah-Kral...Sonra bütün krallıklar bir kralın etrafında birleştiler. Artık Mısır sosyal heyeti,bir devlet haline geçmiş oldu. Mısır tarihi,milattan 4-5 bin  sene öncesinden başlar” denilerek ”...Her Nomenin Nut adı verilen bir merkezi”  olduğundan ve burada “ünvanı Nep” olan Allahların oturduğu;ahalinin, “Allahın yasalarını uygulayan hükümetinin ,krallar yahut Nome valilerince” yönetildiği anlatılmakta; ”Her durumda İradenin kaynağı ilahî idi”...Egemenliği kullanan organı Allahın vekili olarak gösterilmektedir...”.

Yapıtta, o çağda     Kalde ve Elam’ da  uygarlığın ilk yıllarında, yönetim   biçimi ve uygulanmasının Mısırla aynı olduğuna  işaret edilmektedir.


Yukarı ve Aşağı Mısır olarak ikiye ayrılan ülkede ahalinin birçok Allahlara bağımlı olarak pek çok savaşın yapıldığı anlatılmakta; en büyük Allahı temsil eden Güneş Horus için “...insanların birbirleriyle boğazlaşmaları...Devlet teşkilatının,Mısır tarihinin başlangıcında olduğu gibi, dini karakterde olması, insanlar arasında, daima düşmanlık hislerini ve yok yere kan dökülmesini gerektirmiştir...bir çok  Tanrı yönetiminin mahiyeti böyleydi“ denilmektedir

Bulunan belgeler “Heykellerde,ehramlarda,mabetlerde görülen zafer övgüleri, özgeçmişler,kral buyruklarından oluşmaktadır...Objektif değildir; hepsi mabetlerde bulunmuştur. Dinî eğilimlerin etkisi altındadır”
Mısırı yönetenlere Firavun adı veriliyordu.  “Firavun gözle görünen bir allah sayılırdı. Bu allah aynı zamanda kâinata (evrene) hükmeden büyük güneş Ra’ nın oğlu olarak tanınıyordu. Ahali bu Firavunlara taparlardı...Mısırda rahipler çoktu ve saygın idiler. Rahipler  kıralın verdiği arazinin geliriyle geçinirlerdi...sonra,yine sayıları çok olan muharipler (savaşçılar) gelirdi. Firavun onlara da arazi verirdi. Fakat kıralın canı savaşmak isteyince itaat etmeye mecburdular. Sami ve hamî Mısırlılar savaşçı değildiler. Askerlikten kurtulmak için kaçarlardı... Çok çalışıyorlardı; fakat esirler gibi, genellikle ancak karınlarını doyurabiliyorlardı...köylüler Firavun, rahipler ve savaşçıların topraklarında çalışırlardı. Tahsildara belli oranda tahıl vermek zorundaydılar. Aksi taktirde,sopayla dayak yerlerdi veyahut başaşağı  Nil’in suyuna atılırlardı. Halk angaryaya da tâbi idi...yapım işlerinde çalıştırılırlardı... Dayak,düzenli bir yönetim aracıydı. Esirlere hayvan gibi muamele edilirdi

“Mısırlılar yüzlerce Allahlara taparlardı:güneş’e,Ay’a, hayvanlara ve Nil’e. Mısır ilahları içinde en çok tanınmışları,hayvan ilahlar idi. Her şehrin kedi,timsah,kurbağa veya aslan,kurt,çakal,leylek,akrep gibi bir hayvan ilahı vardı...Kendisine tapılan hayvanın cinsinden bütün hayvanlar o bölgede kutsal idi. Bunları öldürenler idama mahkûm olurlardı”

Vahşi hayvanların tümünü kutsallaştırmışlardı. Rahipler işin rezilinin  çıktığını fark ederek Tanrı sayısını azaltmaya karar verdiler. Nasıl yapacaklardı bu işi peki? Kolayını Firavunları Tanrılaştırmakta buldular.


“...papazlar, bellibaşlı allahları üçe indirmişlerdir: Baba (Osiris) Oğul (Horus),Ana (İsis) . Teslis denilen inancın esası budur. Masum ve cahil insanları,yüzlerce allaha taptırmak veya allahları belli gruplarda toplamak ve en nihayet bir allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir...Yerel Tanrı ile  Güneşi bir yaptılar. Ataum-Ra= Ammon –Ra allahını icad ettiler ve papazlar herkese anlattılar,öğrettiler ve tedris ettiler (eğittiler) ki, Ammon –Ra,en büyük allahtır;diğer allahları,insanları ve her şeyi yaratan odur”

Mustafa Kemâl, Mısır’da Firavunların kendilerini Güneş Tanrı yerine koyarak halkı sömürmelerine,daha gençlik yıllarından itibaren karşı olmuştur. Tek Tanrı olarak Yehovanın tarih sahnesine sokulmasını Museviliğin başlangıcı olarak, şöyle anlatmaktadır:


“Musa Mısırlılar’ın kamçıları altında inleyen Yahudilerin,bu baskı ve tutsaklıktan kurtulmaktan oluşan eğilimlerinin,Tanrı’nın sözleriyle avutucusu oldu. İsa,çağının sonsuz düşkünlüklerini kavrayarak ve genel ızdıraplar döneminde dünyada gerçekleşmeye başlamış olan, koruyucu sevgi gerekliliğini, din biçimine çevirerek bu sıkıntıları yok etme yolunu bildi”.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Diyalektik Materyalizm

28/9/2006 · Kategori: Felsefe

Diyalektik Materyalizm

John Pickard



Marksizmin yöntemini tartışırken, işçi hareketi içindeki eylemlerimize, katıldığımız tartışmalarda ileri sürdüğümüz argümanlara ve yazdığımız makalelere temel oluşturan fikirleri ele almaktayız.

Genel olarak Marksizmin üç ana kaynaktan biçimlendiği kabul edilir. Kaynaklardan biri, Marx’ın, Fransız politikasına, özellikle de Fransa’daki 1790’ların burjuva devrimi ve onu takip eden 19. yüzyılın ilk dönemlerinin sınıf mücadelesine ilişkin analizini geliştirmesidir. Marksizmin kaynaklarından bir diğeri “İngiliz ekonomi politiği” denilen şeydir, yani Marx’ın İngiltere’de geliştiği şekliyle kapitalist sistemi analiz etmesidir. Marksizmin aynı zamanda tarihsel olarak başlangıç noktası olan diğer kaynağının da “Alman felsefesi” olduğu söylenir ve benim burada üzerinde durmak istediğim de onun bu yönüdür.

Öncelikle söylemeliyiz ki, Marksizmin temeli materyalizmdir. Yani Marksizm tüm gerçekliğin özünün madde olduğu, bilincin maddeyi değil maddenin bilinci yarattığı fikrinden hareket eder.

Başka bir deyişle, düşünce ve düşünce kaynaklı olduğu söylenen herşey –sanatsal fikirler, bilimsel fikirler, hukuka, politikaya, ahlâka, vs. ilişkin fikirler– tüm bunlar gerçekte maddi dünyadan kaynaklanmaktadır. “Bilinç”, yani düşünce ve düşünce süreçleri, beynin bir ürünüdür; ve beynin kendisi de, dolayısıyla fikirler de, canlı maddenin gelişmesinin belli bir aşamasında ortaya çıkmıştır. Yani o da maddi dünyanın bir ürünüdür.

Dolayısıyla insan bilincinin ve toplumunun gerçek doğasını anlamak için, Marx’ın da ortaya koyduğu gibi mesele “insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, tasavvur ettiklerinden … değil, gerçek ve faal insandan hareket edip, gerçek yaşam süreçlerini temel alarak bunların ideolojik yansımalarının ve yankılarının gelişimini göstermek suretiyle elle tutulur canlı insana varmaktır. İnsan zihninde oluşan inanılmaz hayaller bile ampirik olarak gösterilebilen ve maddi temellere dayanan maddi yaşam süreçlerinin doğurduğu imgeler olmak durumundadır. Böylelikle, ahlâk, din, metafizik ve her çeşit ideoloji ve de bunlara tekabül eden bilinç şekilleri bağımsız görünümlerini kaybederler. Bunların tarihleri yoktur, gelişimleri yoktur; ancak insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek kendi öz gerçeklikleriyle birlikte, düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değildir; bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci yöntemde hareket noktası, yaşayan birey olarak görülen bilinçtir; gerçek yaşama uygun düşen ikinci yöntemde ise, bu hareket noktası bizzat gerçek yaşayan bireylerdir, ve bilinç sadece onların bilinci olarak ele alınır.” (Alman İdeolojisi, Birinci Bölüm)

Dolayısıyla bir materyalist sadece fikirler için değil, maddi olguların kendileri için de açıklama arar ve tanrılar ve benzeri doğaötesi müdahale odaklarına değil maddi sebeplere bakar. Bu Marksizmin çok önemli bir yönü olup, onu kapitalist toplumda yerleşmiş bulunan diğer düşünme yöntemlerinden ve mantıklardan ayırır.

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa ülkelerinde bilimsel düşüncenin gelişimi gerçekten de çelişkili bir nitelik sergiledi ve bu hâlâ burjuva teorisyenlerin tipik yaklaşım biçimidir. Bir yandan materyalist yönteme doğru bir gelişme vardı. Bilimciler nedenleri arıyordu. Doğal olgulara Tanrı takdiri mucizeler olarak bakmakla yetinmiyor, onlara bir açıklama arıyorlardı. Ama aynı zamanda bu bilimcilerin henüz tutarlı veya üzerinde çalışılmış bir materyalist anlayışları yoktu; genellikle de doğal olgulara getirdikleri açıklamaların ardında, zincirin sonunda Tanrının elini işbaşında görüyorlardı.

Böyle bir yaklaşım, içinde yaşadığımız maddi dünyanın temelde kendi dışındaki güçlerce belirlendiğini ve gerçek dünyadan bağımsız varolabildikleri için bilincin veya fikirlerin önde geldiğini kabul etmek veya en azından buna açık kapı bırakmak anlamına gelir. Materyalizmin felsefi karşıtı olan bu anlayışa “idealizm” diyoruz.

Bu yaklaşıma göre insanlığın ve toplumun –ve de sanatın, bilimin, vs.– gelişimini belirleyen maddi süreçler değil fikirlerin gelişimi, insan düşüncesinin mükemmelleşmesi veya yozlaşmasıdır. Ve bu genel yaklaşımın, itiraf edilsin ya da edilmesin, kapitalizmin her türlü felsefesini kapsaması tesadüf değildir.

Burjuva filozoflar ve tarihçiler genel olarak varolan sistemi veri alırlar. Kapitalizmin, yeni ve daha üstün bir sisteme yerini bırakması mümkün olmayan nihai ve tam bir sistem olduğunu kabul ederler. Ve tüm geçmiş tarihi, zavallı fanilerin kapitalizmin gerçekleştirdiğine ya da gerçekleştirebileceğine inandıkları bir tür “mükemmel topluma” ulaşma gayretleri olarak sunarlar.

Bu yüzden, geçmişin hatta bugünün en büyük burjuva bilimcilerinin ve düşünürlerinin eserlerine baktığımızda materyalist ve idealist fikirleri nasıl kafalarında karmakarışık ettiklerini görebiliriz. Örneğin mekaniğin yasalarını ve gezegenlerle gök cisimlerinin hareket yasalarını incelemiş olan Isaac Newton, bu hareketlerin zihin veya düşünceyle belirlendiğini düşünmüyordu. Ama tüm maddeye bir ilk itiş verildiğini, bu ilk itkinin de bir tür doğaüstü güç tarafından, Tanrı tarafından verildiğine inanıyordu.

Aynı şekilde, bugün birçok biyolog için bitki ve hayvan türlerinin bir türden diğerine evrildiğini ve insanoğlunun kendisinin de önceki türlerin gelişiminden ibaret olduğunu kabul etmek kolaydır. Ama yine de bunların pek çoğu, insan aklıyla hayvan aklı arasında, ölümden sonra insan vücudunu terk eden “ebedi ruh”tan ibaret bir fark olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılırlar. En yetenekli bilimcilerden bazıları dahi bilimsel olarak gerçekten geri olan ve bilimden ziyade büyü ve batıl inanca yakın duran bu tür idealist fikirlerle materyalist yöntemi harmanlamış durumdadır.

Bu yüzden Marksizm, her türlü idealizmle kökten bir kopuşu ve onun yerine gerçekten olup bitenin materyalist bir kavrayışını temsil eder. Bu anlamda materyalizm, Marksizmin temel hareket noktalarından birini oluşturur. Diğer temel kalkış noktası da diyalektiktir.

Diyalektik

Diyalektik kısaca hareketin mantığı veya hareket içindeki eylemciler için sağduyu mantığıdır. Hepimiz biliriz ki nesneler hareketsiz kalmazlar, değişirler. Ama diyalektikle çelişkili olan ve kapitalist toplumun bağrına gömülü “formel mantık” adlı bir başka mantık daha vardır. Belki de bu yöntemin içeriğini tarif etmekle başlamak gerekli.

Formel mantık “özdeşlik yasası”na (“A” eşittir “A”), yani şeylerin kendilerine eşit olduğuna ve birbiriyle belirli ilişkiler içinde olduğu düşüncesine dayanır. Özdeşlik yasasından temel olarak türemiş diğer yasalar da vardır; örneğin “A” “A”ya eşitse, “B”ye veya “C”ye eşit olamaz.

Görünüşte bu düşünce yöntemi sağduyuya uygun gelebilir. Aslına bakılırsa bilimin gelişmesinde ve bugünkü toplumu yaratmış olan sanayi devriminde çok önemli bir alet, çok önemli bir araç olmuştur. Örneğin matematiğin gelişimi ve temel aritmetik formel mantığa dayanmaktadır. Formel mantığı kullanmadan bir çocuğa çarpım tablosu veya toplamayı öğretemezdiniz. Bir bir daha iki eder, üç etmez. Aynı şekilde, formel mantığın yöntemi mekaniğin, kimyanın, biyolojinin vs. gelişimine temel oluşturmuştur.

Örneğin 18. yüzyılda İskandinav biyolog Linnaeus, bilinen tüm bitki ve hayvanlar için bir sınıflandırma sistemi geliştirdi. Linnaeus tüm canlıları sınıflara, takımlara, familyalara ayırdı, buna göre insan, primatlar takımında, hominidler familyasında, homo cinsinde yer almakta, ve homo sapiens türünü temsil etmektedir.

 Sınıflandırma sistemi biyolojide çok önemli bir ileri adımı simgelemiştir. İlk defa bitki ve hayvanların gerçek anlamda sistematik incelemesini ve hayvan ve bitki türlerini karşılaştırmayı mümkün kıldı. Ama formel mantığa dayanmaktaydı. Homo sapiens’in Homo sapiens’e eş olduğuna; muska domestica’nın (adi ev sineği) muska domestica’ya eş olduğuna; solucanın solucana eş olduğu düşüncesine dayanmaktaydı. Başka bir deyişle sabit ve katı bir sistemdi bu. Bu sisteme göre bir türün başka bir şeye eşit olması mümkün değildi; aksi takdirde bu sınıflandırma sistemi tamamen çökerdi.

Aynı durum Dalton’un atom teorisinin büyük bir atılım yarattığı kimya için de geçerlidir. Dalton’un teorisi maddenin atomlardan oluştuğu ve her bir tip atomun sadece kendisine benzediği –yani şekil ve ağırlık yönünden sadece o elemente özgü olup diğer hiçbirinde bulunmadığı– fikrine dayanıyordu.

Dalton’dan sonra yine katı formel mantığa dayalı az çok katı bir element sınıflaması yapılarak bir hidrojen atomunun hidrojen atomu, karbon atomunun karbon atomu vs. olduğu ileri sürüldü. Ve eğer herhangi bir atom başka bir şey olabilseydi, modern kimyanın temeli olan bu sınıflandırma sistemi tamamen çökerdi.

Artık formel mantığın yönteminin birtakım sınırları olduğunu görmek önemlidir. Formel mantık gündelik hayatta yararlı bir yöntemdir ve nesneleri tanımlamada faydalı kestirimler yapmamızı sağlar. Örneğin, Linnaeus sistemi hâlâ biyologlar için faydalıdır, ama özellikle Charles Darwin’in çalışmalarının ardından bu sistemin zayıf yönlerini görebiliyoruz.

Darwin, örneğin Linnaeus sisteminde ayrı türler olarak ayrı isimler verilen bazı bitkilerin gerçekte birbirine çok benzediğine dikkat çekti. Aynı şekilde, aynı isim altında bulunan ve aynı bitkinin varyasyonları olduğu ileri sürülen diğer bazı bitkiler de birbirinden çok farklıydı.

Yani Charles Darwin’in zamanında bile Linnaeus sistemine bakıp “bir yerlerde bir sakatlık var” demek mümkündü. Ve tabii ki, Darwin’in kendi eseri ilk defa bir türden başka bir türe geçmenin mümkün olduğunu söyleyen evrim teorisi için sistematik bir temel oluşturdu.

Ve bu Linnaeus sisteminde büyük bir boşluk doğurdu. Darwin’den önce gezegenimizin üzerindeki tür sayısının tamı tamına Tanrının ilk altı günde yarattığı tür sayısına –tabii Nuh Tufanında telef olanlar hariç– eşit olduğuna ve bu türlerin bin yıllar boyu değişmeden kaldığına inanılıyordu. Ama Darwin değişen türler fikrini üretti ve böylece sınıflandırma yöntemi kaçınılmaz olarak değiştirilmek zorunda kalındı.

Biyoloji alanında gerçekleşenler kimya alanı için de aynen geçerlidir. 19. yüzyılın son döneminde kimyagerler bir atomik elementin diğerine dönüşebileceğini fark ettiler. Başka bir deyişle, atomlar tamamen farklı ve kendine özgü varlıklar değildi. Bugün pek çok atomun, pek çok kimyasal elementin kararsız olduğunu biliyoruz. Örneğin, Uranyum ve diğer radyoaktif atomlar zaman içinde bölünerek tamamen farklı kimyasal özelliklere ve atom ağırlıklarına sahip tamamen farklı atomlar ortaya çıkarırlar.

Öyleyse bizzat bilimin gelişimiyle formel mantığın yıkılmaya başladığını görebiliriz. Ama bu olgusal buluşlardan sonuç çıkaran ve gerek doğada gerek de toplumda mutlak veya sabit kategoriler olmadığını ortaya koyan diyalektik yöntemdir.

Formel mantıkçı “A” “A”ya eşittir derken, diyalektikçi “A”nın “A”ya her zaman eşit olmadığını söyler veya Troçki’nin yazılarında kullandığı bir örneği alırsak, bir kilo şeker, başka bir kilo şekere eşit değildir. Eğer bakkaldan şeker alacaksak eşitlik varsayımı işe yarar, ama dikkatle bakarsak, bunun gerçekte yanlış olduğunu görürüz.

Öyleyse şeylerin, hayatın ve toplumun sürekli hareket ve değişim halinde olduğunu dikkate alan bir kavrayış biçimine ve mantığa ihtiyacımız var. Ve bu mantık şekli şüphesiz diyalektiktir.

Ama öte yandan diyalektiğin evrene düzenli ve tedrici bir değişim süreci atfettiğini düşünmek hatalı olur. Diyalektiğin yasaları –burada bir uyarı gerekli: bu kavramlar gerçekte olduklarından daha korkutucu geliyor kulağa– değişim süreçlerinin gerçekte nasıl işlediğini tarif eder.

Nicelikten Niteliğe

Başlangıç olarak “niceliğin niteliğe dönüşümü yasası”nı ele alalım. Bu yasa değişim süreçlerinin –evrendeki hareketin– tedrici ve düzenli olmadığını söyler. Görece tedrici ve küçük değişimlerin yaşandığı dönemlerle devâsa değişimlerin –nicel olarak değil ancak nitel olarak ölçülebilecek değişimler– yaşandığı dönemler.

Yine doğa bilimlerinden bir örnek verecek olursak, suyun ısınmasını ele alabiliriz. Suya ısı verdikçe gerçekleşen değişimi sıcaklık derecesi cinsinden tam olarak ölçebilirsiniz (“nicelik”). Diyelim 10°C’den (çeşme suyu sıcaklığı) yaklaşık 98°C’ye kadar değişim nicel olacaktır; yani daha sıcak olmasına rağmen su, su olarak kalacaktır.

Ama o andan sonra sudaki değişimin nitel hale geldiği ve suyun buhara dönüştüğü bir nokta gelir. 98 dereceden 102 dereceye ısıtılırken suda meydana gelen değişimi nicel olarak tanımlayamazsınız. Nicel değişimin birikimi (gittikçe daha çok ısıtmak) sonucu nitel bir değişimin (sudan buhara) oluştuğunu söylememiz gerek.

İşte niceliğin niteliğe dönüşümünden bahsederken Marx ve Engels’in kastettiği de buydu. Aynı şey türlerin gelişiminde de görülebilir. Her bir tür içinde her zaman çok büyük çeşitlilik görülür. Bu odaya bir göz atarsak Homo sapiens’deki çeşitliliği görebiliriz. Bu çeşitlilik nicel olarak örneğin boy, ağırlık, deri rengi, burun uzunluğu, vs. cinsinden ölçülebilir.

Ama eğer çevre değişimlerinin etkisiyle evrimsel dönüşüm bir noktaya varırsa bu nicel değişimler nitel değişime yol açabilir. Başka bir deyişle, artık hayvan ve bitkideki söz konusu değişimi sadece nicel ayrıntılar açısından tanımlayamazsınız. Artık birbirinden nitel olarak farklı türler söz konusudur.

Örneğin, bir tür olarak bizler şempanze ve gorillerden nitel olarak farklıyız; onlar da diğer memeli türlerinden nitel olarak farklılar. Ve bu nitel farklılıklar, bu evrim sıçramaları, geçmişteki nicel değişimlerin ürünüdür.

Marksizmin düşüncesine göre, ani değişim dönemlerinin arasına serpiştirilmiş tedrici değişim dönemleri her zaman olacaktır. Gebelik döneminde tedrici bir gelişim dönemi görülür, sonunda ise son derece hızlı bir gelişim dönemi. Aynı durum toplumun gelişiminde de geçerlidir. Marksistler sık sık bu gebelik benzetmesini savaşların devrimlere dönüşümünü tarif etmek için kullanmışlardır. Bunlar toplumsal gelişme içinde nitel sıçramaları temsil ederler; ama onlar da toplumdaki nicel çelişkilerin birikimiyle ortaya çıkmışlardır.

Yadsımanın Yadsınması

Diyalektiğin ikinci yasası da “yadsımanın yadsınması yasası”dır; ve yine kulağa gerçekte olduğundan daha karmaşık gelmektedir. Burada “yadsıma” sadece bir şeyin yok olması, başka bir şeye dönüşerek ölmesi anlamına gelir.

Örneğin insanlık tarihinin ilk dönemlerinde sınıflı toplumun gelişmesi, daha önceki sınıfsız toplumun yadsınmasını temsil ediyordu. Ve gelecekte komünizmin gelişimiyle birlikte, bugünkü sınıflı toplumun yadsınması demek olan başka bir sınıfsız toplum göreceğiz.

Yani yadsımanın yadsınması yasası yalnızca bir sistemin doğarken başka bir sistemi yok olmaya ittiğini söyler. Ama bu yeni sistemin kalıcı veya değişmez olduğu anlamına gelmez. O da toplumda daha sonra görülecek gelişme ve değişim süreçleri sonucunda yadsınır. Nasıl sınıflı toplum sınıfsız toplumun yadsınmasıysa, komünist toplum da sınıflı toplumun yadsınması olacaktır: yadsımanın yadsınması.

Diyalektiğin bir başka kavramı da “zıtların iç içe geçmesi” yasasıdır. Bu yasa, değişim süreçlerinin çelişkiler sayesinde, tüm doğal ve toplumsal süreçlerin içinde gömülü olan farklı unsurlar arasındaki çatışmalar sayesinde ortaya çıktığını söyler.

Zıtların iç içe geçmesine doğa biliminden en iyi örnek belki de “kuantum teorisi”dir. Bu teori enerjinin ikili bir karakter göstermesi üzerine kuruludur; bazı deneylere göre enerji dalgalar halinde vardır, tıpkı elektromanyetik enerjide olduğu gibi. Ama diğer bazı durumlarda, enerji kendini parçacıklar halinde açığa çıkarır. Başka bir deyişle, bilimciler arasında genellikle kabul gördüğü gibi, madde ve enerji aynı anda iki farklı biçimde –bir taraftan gözle görülemeyen bir dalga, diğer taraftan içinde belirli bir enerji “kuantumu” (miktar) taşıyan bir parçacık– varolabilir.

Dolayısıyla modern fizikteki kuantum teorisinin temeli çelişkidir. Ama bilim alanında bilinen daha birçok çelişki mevcuttur. Örneğin elektromanyetik enerji pozitif ve negatif kuvvetlerin birbiri üzerindeki etkisi aracılığıyla harekete geçer. Manyetizma bir kuzey kutbunun bir de güney kutbunun varoluşuna bağlıdır. Bu ikisi tek başlarına varolamazlar. Tam da çelişkili kuvvetlerin bir ve aynı sistem içerisinde bir bütün halinde bulunmaları nedeniyle vardırlar ve işlerler.

Benzer biçimde bugün her toplum bir sistem içinde bütünleşmiş çelişkili unsurlar taşımaktadır ve bu da herhangi bir toplumun, herhangi bir ülkenin istikrarlı ve değişmeden kalmasını imkânsız kılmaktadır. Formel mantığın tersine diyalektik yöntem bu çelişkileri ortaya döküp yaşanan değişimin temeline inmek üzere bizi eğitir.

Marksistler her toplumsal sürecin içinde çelişkili unsurlar olduğunu söylemekten çekinmezler. Tam tersine, asıl bu süreç içindeki çıkar çatışmalarının tanınıp anlaşılması sayesinde, değişimin muhtemel doğrultusunu ve bu durumda işçi sınıfının bakış açısına göre çaba harcamak için gerekli ve mümkün hedef ve amaçları saptayabiliriz.

Beri yandan Marksizm formel mantığı toptan terk etmez. Ama toplumsal gelişmeleri anlamak bakımından formel mantığın ancak tâli bir rol oynaması gerektiği görülmelidir.

Hepimiz gündelik ihtiyaçlarımız için formel mantığı kullanırız. Bu mantık, gündelik işlerimizi yürütmek ve iletişim kurmak için gerekli kestirimleri yapmamızı sağlar. Formel mantıktan yararlanmadan, bir eşittir bir yaklaşımını kullanmadan normal bir yaşam süremezdik.

Ama öte yandan formel mantığın sınırlarını da görmemiz gerekir, ki bunlar süreçleri daha derinlemesine ve ayrıntılı incelediğimizde ve toplumsal ve politik süreçleri daha yakından gözlediğimizde bilimde aşikâr hale gelen sınırlardır.

Diyalektik, bilimciler arasında nadiren kabul görür. Bazı bilimciler diyalektikçidir, ama çoğunluğu bugün bile materyalist bir yaklaşımı her türlü formel ve idealist fikirle harmanlamaktadır.

Doğa bilimlerinde durum bu olduğuna göre, sosyal bilimler söz konusu olduğunda haydi haydi böyledir. Bunun sebepleri son derece açıktır. Toplumu ve toplumsal süreçleri bilimsel bakış açısından incelemeye çalışırsanız, kapitalist sistemin çelişkileriyle ve toplumun sosyalist dönüşümü ihtiyacıyla karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır.

Öğrenme ve araştırma merkezleri olduğu varsayılan üniversiteler, kapitalizmde egemen sınıf ve devletten bağımsız olmaktan uzaktırlar. Bu nedenledir ki, doğa bilimlerinin diyalektik materyalizme meyleden bir bilimsel yöntemi hâlâ söz konusu olabilmektedir; ama iş sosyal bilimlere gelince, kolej ve üniversitelerde formalizmin ve idealizmin en berbatını bulursunuz.

Bu durum yüksek maaşlı profesör ve akademisyenlerin yerleşik çıkarlarından bağımsız değildir. Toplumdaki ayrıcalıklı konumlarının, öğretmekle yükümlü oldukları şeyler üzerinde etki ve yansımaları olması kaçınılmaz ve açıktır. Kendi görüşleri ve önyargıları, öğrencilerine ve benzer şekilde tüm okullara taşıdıkları “bilgi”ye nüfuz eder.

Bilhassa burjuva tarihçiler, tüm sosyal bilimciler arasında en sığ görüşlü olanlardır. Tarihin dün sona erdiğini hayal eden burjuva tarihçilerin örneklerini kaç kez gördük! İçinde bulunduğumuz İngiltere’de, 17. 18. ve 19. yüzyıllar söz konusu olunca, İngiliz emperyalizminin dehşetini; köle ticaretine bulaştığını; sömürge halklarının kanla bastırılmasından sorumlu olduğunu; aynı zamanda kadın ve çocuklar da dahil İngiliz işçilerinin kömür madenlerinde, pamuk fabrikalarında, vs. en kötü sömürüye maruz kalmasından sorumlu olduğunu kabul ediyormuş görünürler.

Tüm bu kötülükleri kabul ederler; ama ancak düne kadar. İş bugüne gelince, İngiliz emperyalizmi birden demokratik ve ilerici kesilir.

Bu tümüyle tek yanlı, tümüyle çarpık bir tarih görüşüdür ve Marksist yöntemin tam tersidir. Marx ve Engels’in tutumu, toplumsal süreçlere aynı doğaya baktıkları gibi diyalektik açıdan –gerçekten vuku bulan süreçler açısından– bakmaktı.

İşçi hareketi içindeki günlük tartışma ve münakaşalarda sık sık formalist insanlarla karşı karşıya geliriz. Soldaki birçok insan dahi olaylara, hareket doğrultusunu anlamadan, tamamen katı ve formel biçimde bakmaktadır.

İşçi hareketinin sağ kanadı ve sol kanadın bir kısmı Marksist teorinin bir dogma olduğuna, “teori”nin eylemcinin sırtındaki 300 kiloluk yüke benzediğine ve bu yükten ne kadar çabuk kurtulunursa o kadar aktif ve etkili olunabileceğine inanmaktadır.

Ama bu, Marksist teorinin tüm doğasının kökten yanlış anlaşılmasıdır. Aslına bakacak olursak Marksizm dogmanın tam zıddı olup, tam da etrafımızda gerçekleşen değişim süreçleriyle başa çıkmanın yöntemidir.

Hiçbir şey sabit değildir ve hiçbir şey olduğu yerde durmaz. Formalistler, toplumu donuk bir fotoğraf gibi görürler ve şeylerin neden ve nasıl değiştiğini anlamadıkları için karşılaştıkları durumlardan korkabilirler. Bu türden bir yaklaşımın, değişimin kaçınılmazlığını anlamadan şeyleri oldukları gibi kabul eden dogmatik bir kavrayışa yol açması kolaydır.

Bu yüzden Marksist teori, işçi hareketi içindeki her türlü eylem için çok temel bir araçtır. Olayların gelişim yönüne kendimizi odaklamak için sınıf mücadelesi içindeki çelişkili güçlere karşı sürekli dikkatli olmalıyız.

Elbette kendimizi kapitalist toplumda egemen olan düşünce çerçevesinden kurtarıp Marksist yöntemi benimsemek her zaman kolay olmuyor. Marx’ın dediği gibi bilime giden kestirme bir yol yoktur. Yeni politik fikirlerle boğuşurken bazen zor yolu denemek zorundasınızdır.

Ama Marksist teorinin tartışılması ve incelenmesi, kesinlikle her eylemcinin gelişiminin esaslı bir parçasıdır. Öncü işçileri mücadelenin tüm karmaşası içinde bir pusula ve harita ile donatan yalnızca bu teori olacaktır. Eylemci olmak her zaman iyi bir şeydir. Ama içine girdiğimiz süreçleri bilinçle kavramaksızın, pusula ve haritası olmayan bir kaşiften daha etkili olamazsınız.

Ve eğer bilimin yardımı olmadan keşif yapmaya kalkarsanız, ne kadar enerji dolu olursanız olun, yıllar boyu pek çok eylemcinin maalesef yaptığı gibi, er ya da geç bir uçuruma veya bataklığa düşüp yok olursunuz.

Bir pusula ve haritanız varsa yönünüzü tayin edebilirsiniz. Belli bir anda nerede olduğunuzu, nereye gittiğinizi ve nerede olacağınızı saptayabilirsiniz. İşte Marksist teoriye vâkıf olmamızı gerektiren temel neden de budur. İşçi hareketi içindeki eylemlerimiz söz konusu olduğunda, Marksist teori bize kesinlikle paha biçilmez bir eylem kılavuzu sunar.

[Bu yazı, diyalektik materyalizmin temel noktalarının kısa bir özetidir ve Troçki’nin Materyalist Diyalektiğin ABC’sine ek olarak 1994 yılında kaleme alınmıştır.]

 

 

[Bu yazının İngilizce orijinali www.marxist.com adresinde yer almaktadır.]

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tarihsel Materyalizm

30/4/2006 · Kategori: Felsefe

Tarihsel Materyalizm Nedir?

Tarihsel materyalizm Marksist bilimin tarihsel gelişmeye uygulanmasıdır. Tarihsel materyalizmin temel savı bir cümleyle özetlenebilir: “İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Önsöz)

Peki bu ne anlama gelir?

Daily Mirror (günlük bir İngiliz gazetesi) okuyucuları “Perishers” adlı bant karikatürü hatırlayacaklardır. Bir olayda, yaşlı köpek Wellington, yengeçlerle dolu bir havuza yukarıdan bakar. Yengeçler kendilerine görünen “gökyüzündeki gözlerin” esrarengiz tanrısallığı hakkında tahminler yürütürler.

Mesele, evreniniz bir havuzsa şeylere gerçekten nasıl bakacağınızdır. Bilinciniz varlığınız tarafından belirlenir. Düşünce, türlerin deneyim alanıyla sınırlıdır.

İlkel insanların nasıl düşündüğü hakkında çok az şey biliyoruz, ama ne hakkında düşünemeyeceklerini biliyoruz. Etrafta futbol maçlarının sonuçlarını merak ederek dolaşmayacaklardır örneğin. Futbol ligi, profesyonel futbolcuların ve diğer klüp çalışanlarının maaşlarını ödeyebilecek kadar geniş kalabalıkları alabilecek büyük kentleri ön varsayar. Sanayi kentleri ancak, emek üretkenliği, toplumun bir kısmının geri kalan kısmı tarafından beslenebildiği noktaya kadar geliştiği ve bu sonuncular kendilerini yiyecekten başka gereksinmelerin üretilmesine vakfettikleri zaman ortaya çıkabilir.

Başka bir deyişle, geniş bir işbölümü varolmalıdır. Bunun diğer bir yönü, insanların para için çalışmaya ve istedikleri şeyleri –futbol maçına bilet almak da dahil– başkalarından satın almaya alışmış olmaları gereğidir; kuşkusuz bu ilkel toplumda olmayan bir durumdur.

Bu basit örnek, profesyonel futbol gibi şeylerin bile, toplumun günlük ekmeğini yapma tarzına, insanların “toplumsal varlığına” bağlı olduğunu gösterir.

Peki insanlık nedir? Büyük idealist filozof Hegel “insan düşünen bir varlıktır” der. Aslında Hegel’in görüşü, insanın, yaratıcısı tarafından, yine bu yaratıcının çalışmasına hayranlık duyması için bir beyinle donatıldığı yolundaki alışıldık dinsel görüşün biraz daha incelikli bir biçimidir.

Düşünmenin bizi gübre böceklerinden, dikenli balıklardan ve kertenkelelerden farklı kılan yönlerden biri olduğu doğrudur. Peki ama insanlar neden bir düşünme yetisi geliştirdiler?

Yüz yıldan uzun bir süre önce Engels, tamamen materyalist bir açıklamayla, dik durmanın insansı maymundan insana geçişe işaret ettiğine dikkat çekti. Bu görüş, Leakey gibi antropologların en son araştırmaları tarafından da doğrulanmıştır.

Dik duruş sayesinde eller, nesneleri, diğer parmaklarla karşı karşıya konumlanan bir başparmak aracılığıyla kavramak üzere serbest kaldı. Bu, aletlerin kullanılmasını ve geliştirilmesini mümkün kıldı.

Dik duruş, ilk insanların etraflarındaki dünyayı algılayabilmek için gözlerine diğer duyularından daha fazla güvenmelerine de olanak verdi. Ellerin kullanılması, gözler aracılığıyla beyin yetilerini geliştirdi.

Engels bir diyalektik materyalistti. Hiçbir şekilde düşüncenin önemini küçümsemedi, tersine onun nasıl ortaya çıktığını açıkladı. On sekizinci yüzyıl ABD politikacısı ve mucidi Benjamin Franklin’in, insanı alet yapan hayvan olarak tanımlarken Hegel’den daha materyalist bir yaklaşıma sahip olduğunu da görebiliriz.

Yüz yıl önce Darwin bir varoluş mücadelesinin söz konusu olduğunu ve türlerin doğal seleksiyon yoluyla hayatta kaldığını gösterdi. İlk bakışta eski insanların çitanın hızıyla, aslanın gücüyle ya da bir filin korkutucu cüssesiyle karşılaştırıldığında yapacak çok fazla şeyleri yoktu. Bugün insanlar gezegene egemen olma durumuna geldi ve bu korkutucu hayvanların çoğunu yok olma noktasına sürükledi.

Aslan gibi hayvanlar ne kadar özgüvenli görünürlerse görünsünler, insanları daha aşağı hayvanlardan ayıran şey, hayvanlar kendi dışlarındaki dünyayı olduğu gibi kabul ederken, insanoğlunun giderek doğanın efendisi olmasıdır.

İnsanoğlunu doğaya hükmettiren süreç emektir. Marx’ın mezarında Engels, dostunun büyük keşfinin şu olduğunu ifade ediyordu: “İnsanoğlu ilkin yemeli, içmeli, barınağa ve giyeceğe sahip olmalı ve bu nedenle politika, bilim, sanat, din vb. ile meşgul olmadan önce çalışmalıdır.”

Diğer bir diyalektik formülasyonda Engels şöyle diyordu: “El yalnızca emeğin organı olmayıp, aynı zamanda emeğin ürünüdür.”

İlkel insanların beynini okuyamayız, ama onların çoğu zaman ne düşündüklerine –yiyecek– ilişkin oldukça iyi bir tahmin yapabiliriz. İhtiyaçlar karşısındaki mücadele o zamandan beri tarihe hep egemen olmuştur.

Marksistler sık sık “ekonomik determinist” olmakla suçlanırlar. Aslında Marksistler fikirlerin önemini ya da tarihte bireylerin etkin rolünü inkâr etmekten çok uzaktırlar. Ancak tam da etkin olduğumuz için, bireysel etkinliğin sınırlarını ve fikirlerimizin ve etkinliğimizin tesirli olabilmesinden önce uygun toplumsal koşulların varolması gerektiğini biliriz.

Akademik muhaliflerimiz, bireysel etkinliği genellikle rahat koltuklarında oturup ellerinde çerez Porto şarabını yudumlayarak yücelten pasif siniklerdir. Marx’la birlikte anladık ki, insanlar “kendi tarihlerini kendileri yaparlar ... ama doğrudan karşı karşıya kalınan, verili ve geçmişten gelen koşullar altında.” Sürece müdahale etmek için toplumun nasıl gelişmekte olduğunu anlamamız gerekir. Marksizmin bir perspektifler bilimi olduğunu söylerken kastettiğimiz şey budur.

Düşüncenin iletimi olan dil, bizzat emeğin yarattığı bir şeydir. Bunu, çakallar ve avını öldürmek için kaba kuvvet ya da hızdan çok takım çalışmasına güvenen diğer avcı hayvanlar arasında bile görebiliriz. Bunların bir dizi havlama komutları ve uyarıları –dilin başlangıcı– vardır.

Dil, ortaklaşa emeklerinin bir sonucu olarak, insanlar arasında böyle gelişmiştir. Daha yüksek insansı maymunlar arasında rasyonel düşünmenin tohumları ve bazı hayvanların sınırlı alet kullanımı başlangıç aşamasında kalırken, meyvelerini sadece insanoğlunda vermiştir.

Emeğin insanı diğer hayvanlardan ayırdığını ve insanın emek sayesinde doğayı ve böyle yaparak da kendini tedricen değiştirdiğini gördük. Demek ki, insanlık tarihinin tüm acıları ve güçlükleri içinden geçen gerçek bir ilerleme ölçütü söz konusudur; insanların doğaya hükmetme ve doğayı kendi ihtiyaçlarına boyun eğdirme kabiliyetindeki artış; başka bir deyişle artan emek verimliliği.

Üretici güçlerin gelişimindeki her aşama, belirli bir üretim ilişkileri setine tekabül eder. Üretim ilişkisi, insanların günlük ekmeklerini kazanmak için kendilerini örgütleme tarzı demektir. Üretim ilişkileri bu nedenle her toplum biçiminin iskeletidir ve insan bilincini belirleyen toplumsal varlık koşullarını sağlar.

Marx üretici güçlerin gelişiminin nasıl farklı üretim ilişkilerini ve farklı sınıfsal toplum biçimlerini ortaya çıkardığını açıklamıştı.

“Sınıf” ile, toplumdaki üretim araçlarına aynı ilişkiyle bağlı olan insan grubunu kastederiz. Üretim araçlarının sahibi olan ve onları kontrol eden sınıf, toplumu yönetir. Bu aynı zamanda, onun, ezilen veya emekçi sınıfı egemenlerin çıkarları için çalışmaya zorlamasını mümkün kılar. Emekçi sınıf, egemen sınıfın geçindiği bir artı üretmeye zorlanır.

Marx şöyle der:

“Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alındığı özel iktisadi biçim, doğrudan üretimin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. Ama, bunun üzerine de, bizzat üretim ilişkilerinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir –bu, her zaman, doğal olarak, emek yöntemlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ve böylece de onun toplumsal üretkenliğine uygun düşen bir ilişkidir."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!