Borsa ve Vatan

9/11/2007 · Kategori: Ekonomi

Askerlerimizin şehit edilmesi üzerine bütün yurtta bir isyan duygusu, bir öfke seli kabardı. Borsa ise, rekor kırdı. Borsa derken, mal borsalarından söz etmiyoruz; İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, başka deyişle kıymetli kağıt borsası.

BORSA VATANI SEVMİYOR
Borsa, istikrarı sever. Ancak borsanın sevdiği istikrar ile vatanın bütünlüğü ve halkın huzuru arasında bir uyum görülmüyor. Örneğin bir anayasa kitabı masaya atıldığı zaman, borsa baş aşağı gidiyor; fakat 15 askerimiz şehit edilince, borsa tınmıyor; hatta rekorlara koşuyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, Türkiye’ye sıcak para giriş kanallarından biri. Burada oynanan paranın yüzde 70 kadarının yabancıların elinde olduğu saptandı. Borsa globaldir, yani küresel, yani vatansız! Ne kadar vatansızlaşırsanız, borsa o kadar yükselir.

SICAK PARA TERÖRDEN MEMNUN
TERÖRİST DE SICAK PARADAN
Varolan sistem, sıcak para girişiyle, yani serumla yaşatılıyor. Serum çekilse sistem çökecek. 15 askerimiz şehit olmuş, borsanın umurunda değil. Borsaya para yatıranlar, Türkiye’de iç savaşa doğru gidişten niçin rahatsız olsunlar? Onlar için korkutucu olan, Türkiye’nin bağımsızlaşması ve egemenliğine sahip çıkmasıdır. Görelim artık: Türkiye’ye dışardan sıcak para akışı ile yükselen
terör eğilimi arasında bir uyum var. Sıcak parayı akıtan merkezler ile PKK’yı teröre yönelten merkezler aynı. Sıcak para ve terör, sistemin unsurları. Ayrılıkçı terör, sıcak paranın güvenliğine bir zarar vermiyor. Sıcak paranın efendileri, PKK terörünün yükselmesinden rahatsız olmuyorlar ama Türkiye’nin bağımsızlaşması ve bütünleşmesi yönündeki süreçleri güvensizlik ortamı olarak görüyorlar. Gerçekçi bir saptama! Çünkü Türkiye’nin olağanüstü bir hızla büyüyen ödemeler açığı da sistemin eseri, PKK terörü de sistemin eseri. Hatta bu iki etken, birbirini beslemektedir. Bu kadar büyük ödemeler açığı vermeyen güçlü bir millî ekonomi, sıcak para akışının nedenlerini ortadan kaldırır. Ayrılıkçı terörü besleyen zeminin en önemli unsurlarından biri, yine millî ekonominin çöküşüdür. Türkiye terörden kurtulsa, sıcak para ihtiyacından kurtulur; sıcak para ihtiyacından kurtulsa terörden kurtulur. Ya borsacının vurgunu ya Mehmetçiğin canı, Türkiye böyle bir yol ayrımına gelmiştir.

BORSANIN YÜKSELME YASASI
Bu gerçeklerden hareketle arkamızda kalan dönemin olgularına bakıp Türkiye’de Borsanın Tunç Yasası’nı saptayabiliriz:
- Vatan parçalandıkça, borsa yükseliyor.
- Millet bölündükçe, borsa yükseliyor.
- Cumhuriyet yıkıldıkça, borsa yükseliyor.
- Terörist vurdukça, borsa yükseliyor.
- Mehmetçik şehit düştükçe, borsa yükseliyor.
- Atatürk silindikçe, borsa yükseliyor.
Bu Tunç Yasası’nı tersinden okumak da mümkün:
Borsa yükseldikçe,
- terör azgınlaşıyor,
- vatan parçalanıyor,
- millet bölünüyor,
- Cumhuriyet yıkılıyor,
- Atatürk siliniyor.
- ABD ve AB seviniyor.

BORSANIN TUNÇ YASASININ
EKONOMİK VE TOPLUMSAL ZEMİNİ
Türkiye’de Borsanın Tunç Yasası’nı ekonomik verilerle ispatlamaya devam edelim.
Bugünkü ABD güdümlü Mafya-Tarikat sistemi, üç gelir kaynağını desteklemektedir: Sıcak paraya yüksek faiz, sıcak paranın borsa vurgunları, yasadışı ekonomik soygunlar (hortumculuk). Buna tarikat rantları adını verebileceğimiz, dördüncü bir soygunu da eklemek gerekir. Turgut Özal’ın dünya ekonomisiyle bütünleşme programı, dolar ve borsa vurgunculuğunu, büyük tefeciliği ve hortumculuğu alabildiğine güçlendirmiş ve sistemin başına oturtmuştur. Tarikat ağıyla denetim altına alınan kalabalıkları da muhafız kuvveti olarak sistemin emrine vermiştir. Sistemin halk üzerinde otoritesini sağlayan bu hizmete ayrılan kaynaklara “tarikat rantları” diyoruz.
Türkiye’nin bugünkü hakim zümresi, büyük sanayici ve tüccarlar değil, işte o “Dört Sülük” dediğimiz unsurlardır. “Sülük” diyoruz, çünkü üretmiyor; üretilen servetlere el koyuyor; ülkenin ve milletin kanını emiyor. Borsa ve dolar vurguncusuna, büyük tefeciye, hortumcuya ve cemaat liderlerine akıtılan kaynaklar; sanayi, ticaret ve tarımda yaratılan değerlerdir. Dahası, “Dört Sülük”, yalnız üretilenleri iç etmekle kalmıyor; büyük ödemeler açığı nedeniyle ülkenin malvarlığına da el koyuyor. Yalnız özelleştirilen kamu varlığı değil, ülke topraklarının satışıyla elde edilen döviz ve çöken küçük esnaf ve zenaatkârın mülkü ve tezgâhı da, son tahlilde Dört Sülüğü beslemektedir. Aylıkların, ücretlerin ve köylü gelirlerinin bastırılması ve daraltılmasıyla el konan kaynaklar, sonuç olarak, borsa ve dolar vurgununa, faize, hortuma ve tarikat rantlarına gitmektedir. Sistem budur ve bu sistemi Türkiye’de ABD kurmuştur. fiu anda sistemin arkasındaki dünya güçleri ise, ABD ve AB’dir. Borsayı kuranda onlar, terörü kurgulayan da onlar.

BORSA EKSENLİ SAFLAŞMA
Bu tablodan Türkiye’nin bugünkü temel ekonomik/sınıfsal çelişmesi ve saflaşması çıkıyor: Bir tarafta ABD ve AB emperyalistleri ile borsa ve dolar vurguncuları, büyük faizciler, hortumcular ve tarikat rantçıları vardır. Kısaca Mafya-tarikat zümresi diye adlandırabileceğimiz bu kesim, esas olarak yabancı dır; bir kısmı ise onların Türkiye’deki acenteleri ve uzantılarıdır. En çarpıcı ve yeniden sahneye sürülen örnek Fethullah Hoca’dır. Bush, İngiliz Kraliçesi, Alman hükümeti, İsrail yönetimi, Papa, Patrik, Hahambaşı, borsa, bankalar, holding medyası; sistemin bütün karar merkezleri ve aletleri onun arkasında. Milletin tarafında ise, sanayiciler, tüccarlar, büyük ve küçük çiftçiler, esnaf ve zenaatkâr, kamu çalışanları ve işçiler bulunmaktadır. Neredeyse 70 milyon.

BORSA ÜRETİME DÜŞMAN
Bu nedenle eğer Türkiye’de, üretim ekonomisine, milleti birleştirmeye, vatanı bütünleştirmeye ve Atatürk Devrimi temelinde yeniden kuruluşa yönelik süreçler başlarsa, borsa düşer. Bu süreçler hızlanırsa, borsada panik olur. Bu süreç hedefe ulaşırsa, yabancı güdümlü borsa kalmaz. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, birikimlerin verimliliğe göre dağılmasını sağlayan, yatırım ve üretime kaynak toplayan bir ekonomik işlev görememekte; tam tersine kaynakların yurtdışına aktarılmasına hizmet eden bir soygun mekanizması oluşturmaktadır. Soygun olan yerde, ekonomik faaliyet yürümez. İnsan, arı kovanını dağıtmaz; korur ve balı alır. Ayı ise, balı yerken kovanı dağıtır. Borsa, kovanı dağıtmaktadır. Özetlersek: Türkiye’de borsa,
- üretime düşmandır;
- millete düşmandır;
- vatana düşmandır;
- Atatürk’e düşmandır.

BORSASEVER İLE VATANSEVER ÇELİŞMESİ
Siyasal güçler de, borsa ve vatan ekseninde saflaşmaktadır. Borsanın siyasetçileri var. Onlar aynı zamanda siyasetin borsacılarıdır. Bunların Atatürk Devrimi, vatanın bütünlüğü, milletin birliği konusunda bir duyarlılıkları yoktur. Akılları fikirleri ve öncelikli olarak mideleri borsaya bağlıdır. Başbakan koltuğunu işgal eden Tayyip Erdoğan’ın bahardaki büyük kriz döneminde Genelkurmay Başkanı’nı borsayı düşürecek konuşmalardan kaçınması için uyardığı gazetelere yansımıştı. Genelkurmay Başkanı, ne söylemektedir de borsa yükselmekte veya düşmektedir? Org. Büyükanıt, AB üyeliğine bağlılık mesajları verdiği zaman, borsa coşuyor; ama “üniter devleti” veya Atatürk Devrimi’ni savunursa, borsa rahatsız oluyor. İşçi Partisi’nin Millî Hükümet Programı, İMKB’nin dışa kaynak aktarmaya hizmet eden bugünkü yapısına ve işleyişine son vermeyi ve bireysel haklar korunarak yeniden düzenlenmesini öngörüyor (Madde 29). Türkiye’deki siyasal kamplaşma, bir bakıma borsaseverler ile vatanseverler arasındadır.

BORSA KORKUSU VE BORSA TERÖRÜ
Vatan mücadelesinin bir cephesi de psikolojik savaştır. Size Türkiye’de bugün geçerli büyük korkuları sıralayalım:
- Ya borsa düşerse…
- Ya piyasalar bunalırsa…
- Ya sıcak para gelmezse…
Türkiye’de “Hepimiz Hırant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” diye yürürseniz, borsa fırlar. “Vatanı böldürtmeyiz, Atatürk Devrimi’ni yıktırmayız” derseniz, borsada istikrarsızlık çanları çalar.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanları, borsanın düşmesinden çok korkuyorlar. Borsa terörü mü demeli, ne demeli? Bu, öyle bir terördür ki, “Türkiye’yi hiçbir güç bölemez, Cumhuriyet’i hiçbir güç yıkamaz, Atatürk Devrimi’ni hiçbir güç boğamaz” diye kararlılık bildirileri yayınlayan Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt dahi, Londra borsalarındaki söylentileri duyunca, “Eğer borsa yükselecekse istifa edeyim” diyebiliyor. “Vatan ve millet mi önemli yoksa sizin borsanız mı” diyemiyor. Karşı güçler, psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş.
Bakınız borsa, Org. Büyükanıt’ı nasıl yıldırmış:“Konuşuyorum, ‘borsa düştü’ diyorlar. Susuyorum, ‘borsa düştü’ diyorlar. Ne söylesem yanlış anlaşılıyor. Ne yapayım amuda mı kalkayım?”
Borsanın huzur içinde olması için, Org. Büyükanıt’ın susması gerekiyor; o da yetmez silahını da bırakıp teslim olması gerekiyor. O zaman bakın siz borsadaki cümbüşe!

RİCALİN BOYNUNDAKİ SATIR
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, milli davaların başı dik önderi Sayın Rauf Denktaş, Cumhuriyet mitinglerinden bir süre önce, İstanbul Harbiye Orduevi’nde bana ve Ferit İlsever arkadaşıma Ankara gerçeğini derin bir acı ve öfkeyle şöyle özetledi:
“Ankara’da devlet ve hükümet ricalinin, muhalefet liderlerinin havası şöyle: ‘ABD Türkiye’yi bölmeye karar verdi ve bu karar uygulanıyor. Türkiye’nin ağır borç yükü ve sıcak para ihtiyacı bir satır gibi boynumuzun üzerinde duruyor. Hangimiz iktidarda olsak, boynumuz o satırın altında, yapabileceğimiz pek bir şey yok.’”
O an isyan duygularımız şu soruda düğümlendi: “Yani Türkiye şu kadar borçlu diye, bölünmeyi kabul mü edecek?” Hepimiz biliyoruz: Elbette bu zilleti kabul etmeyen bir Türkiye olacaktır!
Ne var ki, durum bugün o günden daha tehlikelidir. Ekonomik kriz tehdidi, borsa düşer korkusu, sıcak para gelmezse paniği; bugün Ankara çevrelerinde vatanın bütünlüğünden de, milletin birliğinden de, Atatürk Devrimi’nden de önemlidir. Hatta onlar, borsanın yükselmesi ve tatlı faiz çıkarlarının paylaşılması uğruna, vatanı da milleti de feda etmiş durumdadırlar. Piyasalar özcüğünden başka kutsal bir değer tanımayan bu ihanet erbabı, kendilerinden olmayanları ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarını, ekonomik kriz tehditleriyle sindirme gayreti içindedirler.
- Vatanı ve cumhuriyeti savunursanız ekonomik kriz olur?
Dikkat ediniz, vatanın parçalanması veya Cumhuriyetin yıkımı, onlara göre bir kriz etkeni değildir. Ekonomi sanki bu vatanın üzerinde, bizim insanlarımızın yürüttüğü bir faaliyet değildir. Ekonomik faaliyet onlara göre, kağıtların değiştirilmesidir. Türkiye’ye okyanusların ötesinden bakanlar bile bu kadar rahat değil.

NEREYE KADAR
Biz de biliyoruz, şu an Türkiye’nin birçok vatanseverini sindiren korkuların bir süresi var. Soru, gündemin sorusudur, önümüzde duruyor:
Türkiye’de hangisi daha güçlüdür, kim kimi yenecektir?
Borsacı ve faizci mi milleti yenecek ve vatanı parçalayacak, yoksa milletin vatan sevgisi ve Atatürk Devrimi’nin birikimi mi vurguncu ve faizciyi alt edecek?
Türkiye, bu dış ödemeler açığıyla bu borç batağında daha ne kadar çırpınacak?
Bu sistemi sürdürme yeteneği nerede bitiyor?
Türkiye’nin yaşama iradesi mi güçlü, yoksa borsanın mı? “Borsasız ve sıcak parasız yaşayamayız” diyen vurguncular mı, yoksa “devletsiz ve vatansız yaşayamayız” diyenvatanseverler mi bu milleti yönlendirecek?
Türk milletinin bağımsız yaşama iradesi ne zaman ve nerede ağırlığını koyacak?

HEPİMİZ MEHMETÇİĞİZ
Bakınız, terörü bastırmak bile, artık bir devrim meselesidir. Düne kadar öyle olmayabilir, ama bugün böyledir. Çünkü terörü yenmek, Türkiye için basit bir iç mesele değil, fakat bir bölge meselesidir ve dünya meselesidir. Kuzey Irak’ta Türkiye için birinci tehdit haline gelen İkinci İsrail devletinin arkasında ABD var. PKK terörünün arkasında ABD var. Borsacının, dolarcının, hortumcunun arkasında ABD var. Hükümet ve Çankaya koltuklarını işgal edenler, ABD’nin BOP görevlisi olduklarını ve ABD ile 2 sayfa 9 maddelik gizli antlaşmalar yaptıklarını söylüyorlar.
Türkiye’nin yaşam davası emperyalist sistemle karşı karşıya gelmiş. İktidar, o sistemin emrinde.

Şimdi siz, gözünüz sıcak para musluklarında, aklınız borsanın mutluluğunda ve tepenizde ABD görevlileri, sınırın karşısında ABD ve emrindeki kuvvetler, sınırın ötesine geçip terör belasına son vereceksiniz! Bu görevin, tek başına Ordunun sırtına yıkılması bile bir tertiptir, bir tuzaktır. Çünkü devletin ve milletin bütün gücü seferber edilmeksizin, Ordunun eli kolu içten ve dıştan bağlanarak yapılacak harekâtlar, Ordunun yıpratılması, zayıflatılması ve direnme yeteneğinin yok edilmesi için olacaktır. Hazırlanan nihaî darbe, Türk ordusunu ABD ordusunun silahlı gücüyle yenik düşürmektir. Teröre karşı sonuç alabilmek için, devletçe ve milletçe topyekun ve bütün cephelerde kapsamlı bir mücadele yürütmek şarttır. İşçi Partisi, 9 maddelik “Güçlü Devlet, Örgütlü Halk, Ortadoğu’da İttifak Programı”yla teröre karşı mücadelenin temel çizgisini ve görevlerini saptamıştır. Dahası Bismil, Diyarbakır merkez, Erzurum Çat köylerindeki mücadelelerle, halkı kazanmanın örneklerini yarattık. 9 Haziran 2007 günü Diyarbakır’da Türk bayraklarıyla yaptığımız “Birlik ve Kardeşlik Mitingi”ni herkes bir ders gibi incelemelidir. Milletimiz, Cumhuriyet mitingleriyle ayağa kalkmıştır. Çarşamba günü Adana çiftçilerinin “Hepimiz Mehmetçiğiz” sloganıyla başlattıkları Türkiye ölçekli kampanya, bize teröre karşı mücadelenin ipuçlarını veriyor. Bayrağı, “Borsa düşer” korkusu olmayanlar yükseltiyor. Vatan için şehit olanlar da, borsanın kara paracıları, kirli paracıları değil, onlardır.

DEVRİM BİRİCİK HAYAT REÇETESİ
Bütün mesele, “Hepimiz Mehmetçiğiz” sloganı altında toplanan bu büyük millete önderlik edecek bir siyasal örgütlenmededir. İşçi Partisi, bu tarihi görevi üstlenmiştir ve Türkiye’nin bu görevi yerine getirecek önderlik birikimiyle birleşmeye hazırdır. Türkiye’nin geldiği eşiği milletimize kendi tecrübeleriyle kavratmak ve her koşulda doğru çözümler ve siyasetler üretmek durumundayız. Bu yazı da bu görevi yerine getirmek içindir. Bilmeliyiz ki, büyük faizciliğe, borsa ve dolar vurgununa,
yeraltı ekonomisine son vermeden, ne devlet kurtarılabilir; ne millet, ne vatan, ne de Atatürk! Bugün ABD güdümlü mafya tarikat sisteminin içinde, bölünmek ve parçalanmak dışında çare yoktur. Artık devrim, millet için biricik yaşam reçetesidir. Türkiye’nin önünde tek bir çözüm bulunuyor: Bu ABD güdümlü yönetimden kurtularak devleti ve milleti Atatürk Devrimi temelinde yeniden yapılandırmak; bu sayede devletin ve milletin bütün enerjisini harekete geçirip terörü alt etmek. Türkiye, terörü yenmeye karar verdiği gün, kaçınılmaz olarak bağımsızlık ve devrim rotasına girer. ABD güdümlü bölücü terörle kararlı mücadele ise, devrimin derinleşmesini ve gelişmesini getirir. Böylece Türkiye’de borsanın tunç yasalarından sonuncusunu, fakat en önemlisini keşfetmiş bulunuyoruz: Borsa madem ki vatansızlaşmayı dayatıyor; vatan borsadan kurtulacaktır.


(Aydınlık, Başyazı, 14 ekim2007, Sayı:1056 DOĞU PERİNÇEK)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ÖZELLEŞTİRMEYİ BABALAR GİBİ YAPTIK

24/12/2006 · Kategori: Ekonomi

'Özelleştirmeyi babalar gibi yaptık’
 
Maliye Bakanı Unakıtan, özelleştirme uygulamalarının eleştirilmesine tepki göstererek, “Özelleştirmeyi, hakikaten babalar gibi yaptık. Özelleştirme ihalelerine girip de ‘Benim hakkım yendi’ diyen bir kişi duydunuz mu?” dedi.


AA
Güncelleme: 17:43 TSİ 24 Aralık 2006 Pazar

ANKARA - TBMM Genel Kurulu’nda bakanlığının bütçesiyle ilgili hükümet adına söz alan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, bütçeleri iyi idare edilmeyen ülkelerin ekonomik geleceğinin parlak olmayacağını söyledi. Bütçe açıklarının, ekonominin temel hastalıklarından olduğunu, Türkiye’nin geçmiş dönemlerde bunu yaşadığını anlatan Unakıtan, bütçe açığının, ekonominin ilerleyememesinin ana nedeni olduğunu kaydetti.

 

İktidara geldiklerinde bütçe açığının 40 milyar YTL olduğunu belirten Unakıtan, şöyle konuştu: “2006 yılına geldiğimizde, Kasım ayı sonucuna göre bütçe denk. Fazlası var ama onu söylemiyorum, bütçe denk. Yani ne yaptı bu hükümet? Milletin iki yakasını bir araya getirdi. Bu milletin parasına sahip çıktı. Bu milletten, fakir-fukaradan topladığı paralara sahip çıktı. Bunu çarçur ettirmedi. Bu mu IMF bütçesi? Bunun neresi IMF bütçesi? Milletin parasına sahip çıkmak mı IMF bütçesi?”

‘KAYMAKAMLAR, VALİLER HEP KATAKULLİ Mİ YAPTILAR?’
Bakan Unakıtan, KÖYDES ve BELDES projelerinin milletin refahını artırdığını ve yüzünü güldürdüğünü söyledi. CHP’li üyeler de “Millet sana gülüyor” diye laf attı. KÖYDES projesiyle ilgili ihalelerin “akrabalara, eşe dostta” verildiği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirten Unakıtan, paraları ilçe başkanlarına değil, kaymakamlara gönderdiğini söyledi. Kaymakamların harcamaları, valilerin denetiminde yaptıklarını ifade eden Unakıtan, “Bu kaymakamlar, valiler, hep katakulli mi yaptılar? Paraları onlara verdik, ihaleleri onlar yaptılar. Bu ülkenin mülki amirlerine laf etmeye kimsenin hakkı yok” dedi.

‘SİZİN KAFANIZ BAŞKA YERDE’
Vergi oranlarını indirmelerine rağmen, gelirlerinde artış olduğunu belirten Unakıtan, “At binenin, kılıç kuşanın. Vergileri düşürdük, gelirlerimiz arttı” diye konuştu. Bakan Unakıtan, laf atan CHP’li milletvekillerine, “Sizin kafanız başka yerde... Sine-i millette” diye karşılık verdi.

“İndirdik mi bindirdik mi? İndi mi bindi mi o kadar. İndi” diye konuşan Unakıtan, topladıkları paraların turşusunu kurmayacaklarını, yine vatandaşa dağıtacaklarını söyledi. Laf atan CHP’lilere, “Herkes başkasını kendi gibi bilir. Aynaya bak” diye karşılık veren Unakıtan, daha önce kendisinin de bulunduğu vergi tahsilat kuyruklarını, uygulamaya koydukları elektronik sistemle kaldırdıklarını ifade etti.

‘BABALAR GİBİ SATARIZ DEDİK, KÖTÜ MÜ ETTİK?’
Unakıtan, “Hızlı bir özelleştirme yapma mecburiyetimiz vardı. O azmimizi, kararlığımızı belirtebilmek için, biraz da halktan gelen tarafımız olduğu için ‘Babalar gibi satarız’ dedik. Kötü mü ettik?” dedi.

Unakıtan, 4 yılda 18 milyar dolar özelleştirme geliri elde ettiklerini, bu paranın devletin kasasına girdiğini anlatarak, “O kadar şeffaf ve açık yaptık ki özelleştirme ihalelerine girip de ‘Benim hakkım yendi’ diyen bir kişi duydunuz mu? Bu muhalefetten başka bir kişi duydunuz mu? Bu ihalede, ‘Benim hakkım yendi’ desin bir kişi, çıksın. Yok...” diye konuştu. Kim ne dersin desin, alınlarının açık olduğunu belirten Unakıtan, “Bu özelleştirmeyi de hakikaten babalar gibi yaptık. Yaptık, ne yapalım” dedi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

NARENCİYE ÜRETİCİSİ ÇÖZÜMSÜZ KALDI

12/12/2006 · Kategori: Ekonomi

Cumartesi, 23 Aralık 2006

 Narenciye üreticileri, seslerini bir tek hükümete duyuramayınca çareyi üretimden vazgeçmekte buldu. Yıllar önce Mersin Tarım İl Müdürlüğü'nün yılın üreticisi seçtiği Mehmet Ali Çopuroğlu, hükümetin tarım politikaları nedeniyle narenciye ağaçlarını kökünden kestirdi.

Çopuroğlu, AKP'nin ve Amerika'ya bağlı  bütün hükümetlerin komünden gelen bir gelenek olduğu için kooperatiflerin ilerlemesini istemediğini söyledi.

Mersin'in Tömük beldesinde ziyaret ettiğimiz üretici Hidayet Güldalı ise beldenin içinden geçen dereye tonlarca limon döktüklerini söyledi. Ürünlerini satamadıkları için dalında kaldığını, dalında kalan ürünün ise gelecek yılın verimine zarar vereceğini  belirten üretici, limonları mecburen yoplayıp dereyedöktüklerini söyledi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

"SONBAHARDA TÜRKİYE'DE KRİZ OLACAK"

28/9/2006 · Kategori: Ekonomi

"SONBAHARDA TÜRKİYE'DE KRİZ OLACAK" Yazdır E-posta
Pazartesi, 25 Eylül 2006

Türkiye  ekonomik krizin eşiğinde. Uluslararası finans kuruluşları bile Türkiye’nin gerçek ekonomisinin cari ve dış ticaret açıklarıyla boğuştuğuna dikkat çekiyor.

Döviz kurlarında ikinci bir dalgalanma yaşanması halinde, hükümetin petrol ve doğalgaza zam yapmayı planladığı öğrenildi.

Borsa ve döviz kurlarındaki dalgalanmalardan uluslararası finans kuruluşları büyük kazançlar elde ediyor. Ekonomistlere göre, çoğunlukla bu dalgalanmayı yaratanlar da bizzat bu kuruluşlar.
Türkiye'de paranın seyrini belirleyen uluslararası finans çevrelerine göre yeni bir kriz kapıda. Dövizde sonbaharla birlikte dalgalanma başlayacağı belirtiliyor.

Yaz başında yaşanan kurdaki hızlı yükseliş Türkiye’nin ekonomisi bir hayli sarsmıştı. Doğalgazdan petrole, giyimden temel gıdalara kadar her ürüne zam yapılmış, Türkiye’nin borcu durduğu yerde artmıştı.

Döviz kurları sonbahar’a girdiğimiz bu günlerde yeniden yükselişe geçti. Uzmanlar Dalor kurlarının 1.700 Yeni Türk Lirasına, Avro’nun ise 2 Yeni Türk Lirasının üstüne çıkacağını belirtiyorlar.

Türkiye ise içte ve dışta borç batağına saplanmaya devam ediyor. Son 4 yılda cari açık 76 milyar dolara ulaşmış durumda. Dış ticaret açığı ise rekor düzeyde. 2006 yılının ilk 8 ayında dış ticaret açığı geçen yıla göre, yüzde 20 artışla 35 milyar dolara ulaştı.
Dövizdeki yükselişle birlikte petrol başta olmak üzere tüm ürünlere zam yapılacağı öğrenildi.
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ekonomide Yalanlar ve Gerçekler

25/7/2006 · Kategori: Ekonomi

1998'den bu yana Türkiye ekonomisi iki büyük göçüş geçirmiştir. Bu iki göçüş de IMF'nin yönettiği dönemlerde olmuştur. Ve bu iki göçüş yılında yıllık enflasyon oranı yüzde 100 ila 150'dir. 1998 - 2005 dönemi demek olan IMF yönetimi döneminde, yani 8 yıllık dönemde ortalama büyüme oranı yüzde 2.5. Bu hız Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği çeşitli yönetim dönemlerindeki en düşük hızdır.
ARSLAN BAŞER KAFAOĞLU

Türkiye'de 1998'den bu yana ülke ekonomisinde aslında büyük değişiklik, ilerleme yok. Bu yazıyı okumayı bitirince siz de o sonuca varacaksınız. Açıklamalarımıza önce neden 1998 yılını seçerek başladığımızı yazarak devam edeceğiz. Bu yılla başladık. Çünkü bugün ekonomimizin komuta yerinde oturan Uluslararası Para Fonu, halkın daha çok IMF diye tanıdığı kuruluş, hükümetimizle Yakın İzleme Anlaşması 'nı (İngilizcesiyle ''Staff Monitoring Program'' ) bu yıl içinde imzalamıştır. Türkiye'de bu yıldan sonra ekonomi yönetimi (Hükümet politikaları ve Parlamento'ya sevkedilecek yasalar dahil) IMF'nin kayıtsız şartsız yönetimi altına geçmiştir. Hatta hükümet sevkettiği yasa önerilerini, ''Bunları IMF istiyor, yasalaşması zorunlu'' diyerek BMM'den geçirmiştir.

Fikir ve değerlendirmelerine önem verdiğim Sayın Erinç Yeldan ile Korkut Boratav da Cumhuriyet'te 12 Nisan 2006 günü yayımlanan yazılarında bu ayrım ve sınıflamayı yapmışlardır. 1998'de o zamanın hükümeti ile Cumhurbaşkanı, yüksek oranlı devlet borçlanmalarının kamuya ve bütün ekonomiye verdiği rahatsızlıktan bezmişti. Özellikle Cumhurbaşkanı Demirel , çoğu alacaklıları içerde olan bu iç borçlardan kurtulmak için, dışarıdan ''şöyle bir 15 - 20 milyar dolar borçlanıp bu düşük faizli borçla yüksek faizli iç borcu kapatmayı'' ekonomide sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu olarak görüyordu. Bu amaca varmak için ülke ekonomisi hakkında IMF'nin bir ''başarılıdır'' raporunu vermesi gibi kısıtlı bir çare ile aylarca Para Fonu'ndan ricada bulunurken sonu gelmeyecek bir IMF yönetiminin ekonomi üstüne çökeceğini beklemiyorlardı.


IMF YÖNETİMİNDE TÜRKİYE EKONOMİSİ


IMF yönetimindeki dönemde alınan sonuçları daha ele gelir biçimde görelim: IMF 1998'de önce bir Yakın İzleme Programı'yla geldi ve o günden beri ekonomimizi yönetiyor. Ve birkaç yıl daha yöneteceğe benzer.

1) 1998 - 2005 dönemi demek olan IMF yönetimi döneminde, yani 8 yıllık dönemde ortalama büyüme oranı yüzde 2.5. Bu hız Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği çeşitli yönetim dönemlerindeki (İkinci Dünya Savaşı yılları hariç) en düşük hızdır. Sayın Korkut Boratav'ın resmi rakamlara dayanan düzenlemesine göre (Cumhuriyet 12 Nisan, Sahife 12) Cumhuriyet Türkiyesi'nin 83 yılındaki ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 4.9, yani IMF dönemi büyüme hızının iki misline yakındır. Sağcı politikacıların ve hele R. T. Erdoğan 'ın ''hiçbir şey yapılmadı'' diye eleştirdiği 1923 - 1950 dönemi ortalaması yıllık yüzde 3.8, yani IMF dönemindeki yıllık ortalama büyüme oranının bir buçuk misli. Bu dönem Türkiye'nin büyümeyip küçüldüğü II. Dünya Savaşı yıllarını da içeriyor. Ama devletçi politikaların Türkiyesi'nde yani 1924 - 1939'da yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 6.6, yani IMF dönemindeki hızın 2.5 katı.

Bunları şunun için yazıyorum;

IMF döneminin getirdiklerini bütün kapsamıyla sermek gerekir. 1998'den bu yana Türkiye ekonomisi iki büyük göçüş geçirmiştir. Bu iki göçüş de IMF'nin yönettiği dönemlerde olmuştur. Ve bu iki göçüş yılında yıllık enflasyon oranı yüzde 100 ila 150'dir. IMF icraatını değerlendirmek için onun icraat yıllarının tamamını göz önüne almak gereklidir.


AKP İKTİDARI DÖNEMİ

Ama bizce Türkiye ekonomisindeki asıl çöküş, IMF politikalarının ve reçetesindeki asıl önemli olumsuz etkilerini göstermesi ve bu olumsuz etkilerini görmemekte ısrar edilip aksine övülmesi AKP iktidarı dönemine rastlar. Ve Türkiye'nin en büyük felaketi buradadır. Neden buradadır? Onu anlatalım:

Dış politikada en acemi bir hükümetin bile işlemeyeceği hatalar işlenmekte, Başbakan'ın en yakın danışmanının ABD'de, ''Ne olur bu adamı lağımdan aşağı süpürmeyin, onu kullanın'' diye yalvardığı yerlere kadar devlet itibarı düşürülüyor. Kamu ihaleleri AKP yetkilileri ve onlara yakın firmalar arasında yağma ediliyor. Yargı gücü her gün ayrı bir hükümet saldırısıyla gözden düşürülmeye çalışılıyor. Kapkaççılardan sokakta dolaşma güvenliği bile kalmamış. Bütün bu rezaletlerin görüldüğü hallerde bile birçok yurtsever yurttaş ''Ama bunlar ekonomiyi iyi yönetiyor'' diye olan biten bu beceriksizlik ve rezaletleri bile hoş görüyor.

Batı basını bile hükümetlerin istese bile enflasyon yapamayacağını, enflasyon döneminin belki de dönmemek üzere gittiğini, nedenleriyle ifade ediyorlar. Türkiye'nin bütçe açığı ve cari açığı buralara gelmişken, neden enflasyonun düştüğünü ya da bu düşüşün maliyetinin ne olduğunu kimse ciddi ciddi sormuyor?


İstatistikler gerçeği yansıtmıyor

Türkiye gelişme istatistikleri katiyen palavradır. Biraz iktisat bilip de ilan edilen büyüme rakamlarına şiddetle karşı çıkmayanın aklına saşıyorum. Neden?


YATIRIM VE BİRİKİM AÇISINDAN
Dünya iktisat literatüründe ''büyüme'' , ''gelişme'' ya da ''kalkınma'' deyimlerine komünist olmayan ülkelerde rastlamak için 1940'ların ikinci yarısına ulaşmak gerekmiştir. Bu yıllarda ekonomi branşının itiraz edilmez yıldızı J. M. Keynes 'in iki çömezi Harrod ve Domar adlı iki ekonomist bir formül geliştirdiler. Bu formüle göre bir ülkede gelişme, ülkenin yaptığı yatırım hacmine bağlıydı. Yapılan her sabit yatırım ülkenin koşulları ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktüre göre değişen, bu yatırıma oranla bir gelir artışı sağlar. Peki ne kadar yatırım bir birim gelir artışı sağlar? Bunu Yatırım / Hasıla katsayısı denen bir katsayı belirler. Bazı ülkelerde bu 10/1'dir. Yani 10 birim yatırım yapılırsa 1 birim gelir artışı sağlanır. Biz de aslında yine ABD'nin öğütleriyle daha Adnan Menderes iktidardayken bir merkezi plan bürosu kurduk. Daha sonra 27 Mayıs askeri hükümeti bugün de devlet teşkilatımız içinde, rolü değişse de, yerini koruyan Devlet Planlama Örgütü'nü kurdu. Bu örgüt gerek kurulurken ve gerekse ilk çalışmalarını geliştirirken Amerikan Yardımı Teşkilatı'ndan yardım gördü. Bizim I. Kalkınma Planı'nda Yatırım Hasıla Katsayısı 2.8/1 idi. Yani her 2.8 birimlik yatırım ile bir birim gelir artışı sağlanabilir denmişti.

Evet bir ülkede gelir artışı o ülkede yapılan yatırımlara ve her yatırımın ek gelir yaratma oranına bağlıdır. İşte bu gerçeklere göre ben ''1998'den sonra Türkiye'de değil hızlı, orta hızda kalkınma olasılığına inanmıyorum.''


İŞSİZLİK YÜZE 11.5
Büyüme ile işsizlik arasında oldukça duyarlı bir ilişki olduğunu bütün iktisat kitapları yazarlar. Büyüme halinde, hele böylesinde işsizlik azalır. Bu büyüme oranlarında (dört yılda birikmesiz yüzde 31.3) işsizlik şöyle dursun dışardan işçi gelir ülkeye (1960'lardaki Batı Avrupa'da olduğu gibi)... 2005 yılı Aralık - Ocak işsizlik oranı TÜİK tarafından yüzde 11.5 ilan edilmiştir. Yani 4 yılda milli gelir yüzde (birikmeli olark) 35 artarken işsizlik de yüzde 1.2 artmış. Bunu ekonominin ilk bilgilerini almış bir kişiye anlatma olanağı yoktur.


KİMİN GELİRİ YÜZDE 21 ARTTI?
Hükümet kamu çalışanlarına yüzde 6 niyetine (yüzde 4.5) zam yaptı. (Yüzde 3 ilk altı ayda ve yüzde 3 ikinci altı ayda). Oysa bu zam 2005 göstergelerine göre ise hem tüketici fiyatları artışı ve hem de büyüme oranının toplamı kadar olmalıydı. Bu ikisinin toplamı yüzde 16'dır. Hükümet büyüme hızını yüzde 7.6 ve tüketici fiyat artışını yüzde 8.4 ilan etmişse (ki böyledir resmi rakamlar), her yurttaş grubunun gelirinin yüzde 16 arttığını, ya da artması gerektiğini kabul etmelidir ve bunun hesabını vermelidir.

2005 yılındaki büyüme yüzde 9.9 ilan edildi, tüketici fiyat artışı yüzde 11'dir. O sayılarında TÜİK ısrar ediyorsa her sınıf ve tabakanın gelirinin 2005'te yüzde 21 arttığını gösteremez ise bu hesaba inanan olmaz.

Evet, soruyoruz: 2005'te kimin geliri yüzde 21 artmıştır? İşçinin mi? Kamu ve özel sektör toplu sözleşmeleri meydanda. Bu düzeyin yarısına eşit zam alan yok. Köylünün mü? Taban fiyatlarında bunun dörtte biri kadar artış yok. Kamu çalışanının mı? Hesaplar meydanda, artış sadece yüzde 12 niyetine yüzde 9. Bu üç grup ülke nüfusunun zaten çok büyük kısmı, yüzde 80'i. Kalan kısmın, en yüksek nüfuslu esnafın durumu belki bunlardan da kötü. Gerçi son yıllarda emekçisi, emeklisi, çiftçisi, esnafı ile ülke halkının büyük kısmı sıkıntı çekerken bazı tuzu kuruların gelirlerinin yılda yüzde 100'ün üstünde arttığı gözlerden kaçmıyor. Ama bu yüksek büyüme oranlarını kanıtlayamaz.

'Yurttaşı fakirleştiren büyüme'

Ben TRT-3'te yayımlanan Meclis Saati'ni düzenli ve sürekli olarak izlerim. Gaziantep Milletvekili Ömer Abuşoğlu 'nun isabetli bir görüşünü de dinledim. ''Yine ekonomi kitaplarında fakirleştirici büyüme diye bir kavram var; fakirleştirici büyüme, yani bir yandan ekonomi büyür, bir kesimi fakirleşir, büyümenin nimetlerinden istifade edemez. İşte biz bu dönemde bunu yaşıyoruz, fakirleştirici büyüme yaşıyoruz. Dış ticaret hareketlerine dayalı bir büyümeyse bir ekonomi büyürken aynı zamanda dış ticaret hacmi artıyorsa.. Bakalım dış ticaret hacmi artıyor mu? Rakamları burada... Sizin bakanlığınız tarafından hazırlanan rakamlar, dış ticaret hacmi büyümüş, hem ihracat ve hem de ithalat büyümüş. İthalat ihracattan fazla büyümüş, birinci şart bu... İkinci şart, dış ticaret hacmi büyürken dış ticaret hadleri kötüye gitmiş mi? Bakıyoruz.. dış ticaret hadleri de kötüye gitmiş. İşte bu durumda ne oluyor biliyor musunuz? Bu iki faktörü bir araya getirdiğimiz zaman, ülke içerisinde gerçekleşen ekonomik büyümenin bir kısmı, nimetlerin, refahın buharlaşıp bulut olup başka ülkelere yağıyor. Ülkenin dış ticaret yaptığı ülkelere yağmur olarak yağıyor. Onun için, toplumun bazı kesimleri feryadına devam ediyor.

'GELİRLER BUHARLAŞIYOR'
Bir başka şart, sadece dış ticarete dayalı değil, bir başka unsur, ekonomik büyüme hızından daha büyük reel faiz gerçekleşiyorsa ekonomide, bu durumda da fakirleştiğiniz büyüme ortaya çıkıyor... Bu durumda dış finansmana dayalı, kaynağa dayalı bir büyüme gerçekleşiyor. Yani ülkeye büyük ölçüde bir yabancı sermaye girişi var, ister sıcak para hareketi şeklinde, ister portföy yatırımı şeklinde, ister doğrudan yatırım şeklinde. Böyle bir durumda, reel faizlerin yüksek olması, dış finansmanın veya dış kaynağın ülkeye girişinin artması sonucunda ekonomik büyümeden ortaya çıkan nimetlerin bir kısmı reel faiz olarak dış finansman sahiplerine, yine dışa akıyor, yani buharlaşıyor...''

Yukarıda özetlediğim her iki görüşe de aynen katılıyorum. Hem Somçağ'ın iddiaları doğrudur. Büyüme hızları gösterilenlerin çok altındadır. Hem de bu bir ''fakirleştiren büyümedir'' . Abuşoğlu'nun saptadığı gibi ülkeye faydası yoktur. 1998'den beri süre gelen ve AKP döneminde hızlanan olumsuz gelişmelerle Türkiye milli geliri Türklerin milli geliri olmaktan çıkmıştır.


HANGİ TÜRK LİRASI?
TÜİK'in verdiği rakamlara göre 2002'den 2005 yılı sonuna kadar Türkiye birikmesiz toplam ile yüzde 31 oranında büyümüştür. Birikmeli olarak yüzde 38. Bu, sabit fiyatlarla büyümedir. Ama bir de iktidar sözcülerinin ve onun övgücülerinin bir övünmeleri daha var. Diyorlar ki: ''İktidarımız döneminde birey başına geliri 2500 dolardan 5000 dolara çıkardık.'' Bu hesaba göre milli gelir yüzde 100'den fazla (çünkü nüfus artışını da aşarak) büyüdü demek. Türkiye'de nüfus artışı oranını yılda yüzde 2 kabul edersek büyüme 4 yılda sabit fiyatla yüzde 110'u buluyor. O zaman iktidar partisinin ekonomi programını ve icraatını övenlere soralım: Türkiye 4 yılda acaba birikmeli olarak yüzde 38 mi, yoksa yüzde 110 mu büyüdü?

Evet sadece büyüme de değil bir büyüklük TL ile ifade edilince sormalı: Hangi Türk Lirası'yla. İçerdeki satınalma gücüyle mi? Kambiyo değerine değerlenmiş TL ile mi? Bu soruyu hiç garip karşılamamalı. Çünkü bu iki Türk Lirası başka değerlerdedir. Örneğin 1 milyon TL'ye alabildiğiniz iplik, kambiyo değeriyle 1 milyon TL ile alacağınız iplikten çok azdır. Bu nedenle elinde 1 milyon veya 1 milyar lira olan sanayici Türkiye içinden alacağına, ipliği dışardan alıyor. Çünkü aynı parayla daha çok ithal ipliği elde ediyor.

Bazı hesaplara göre aynı miktarda Türk Lirası'nın dışarıdan alabileceği mallar, içerde alabileceği mallardan yüzde 28 daha fazladır. İşte bu farklılık her gün Türk ekonomisini yiyip bitirmektedir. Ekonomide gerçek durum budur. Üretim güçlerimiz ya kapı kapatıyor ya da ölü değerlerle elimizden gidiyor. Bu yöntemle daha da gidecektir.

Bu yazı Aslan Başer Kafaoğlu'nun Cumhuriyet Gazetesi'nin 9 Mayıs 2006 tarihli sayısında yayınlanan inceleme yazısından alıntılanmıştır

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!