KONTGERİLLA İLE SAVAŞTIĞIMIZ İÇİN BURADAYIZ!

28/1/2009 · Kategori: Dokumanlar

Ergenekon davasının 22 Ocak 2009 günü yapılan duruşmasında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in sorgusuna başlandı.

10 ayı aşkın süredir tutuklu bulunan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek sorgusuna önceki gün hayatına sona veren Gazi Albay Abdülkerim Kırca'yı anarak başladı. Albay Kırca'nın bir vatan kahramanı olduğunu, kahramanlarını intihara sürükleyen bir milletin ayakta kalamayacağını belirten Perinçek, "Kahramanları intihar eden bir ordu savaşma yeteneğini kaybeder, vatanını savunamaz. Kahramanları intihara sürüklenen bir ülkenin yargısı, başka ülkelerin infaz memurluğuna dönüşür. Şu anda Türk yargısı ABD'nin infaz memurluğuna dönüşmektedir. Hayretler içinde kaldık. Eski YÖK Başkanı, (ben sapına kadar Amerikancıyım) diyor. Yani diyor ki (ben suçsuzum, ben Amerikancıyım, beni neden aldınız) Demek ki Türk Ceza Kanunu değişmiş. Koskoca eski Genelkurmay Başkanı diyor ki, (ben Kuzey Irak'ta 1995 yılında Çelik Harekatını yaptım. Kardak operasyonunu yaptım. ABD'ye karşı operasyonlar yaptım, benim suçum budur) diyor. 1998-2002 yılları arasındaki Genelkurmay Başkanı da diyor ki, (benim hedef alınmamın sebebi Amerika'nın Kuzey Irak politikalarına karşı durmamdır)" diyerek ünlü şair Bertolth Breht'in "Vay haline kahramanlara muhtaç milletlerin" sözünü anımsattı. Perinçek şöyle devam etti; "Kahramanlara yaşamı zindan ettiniz. Kahramanları ölüme gönderiyorsunuz. Türkiye kahramanlarını köpeklere, itlere, çakallara yediriyor. Öldürüp, boğdurup, ardından kara gözlükleri takıp cenazelerde selam duruyorlar. Asıl hapislere tıkılan kahramanlara selam durun! İntihar eden Albay Kırca değildir. Bir millet intihar etmektedir. Bu saldırıya sessiz kalanlar, milletin intiharına katkıda bulunuyorlar. Sayın Mahkemeniz de bundaki sorumluluğunu düşünmelidir" dedi.

Perinçek sorgusuna şöyle devam etti; “Karanlık bırakılan tek nokta kalmayacak! İşçi Partisi Genel Başkanı ve yöneticileri hakkında karanlık kalan tek nokta bırakmayacağız. Suçlamalarla ilgili aydınlatılmayan, çürütülmeyen, eksik kalan, bulanık kalan tek bir nokta görürseniz, lütfen sorunuz. İddia kürsüsünde oturanlar da sorsunlar. Ceza Yargılaması Hukuku’na aykırı sorular da sorsunlar. Avukatlarıma rica ediyorum, itiraz etmeyecekler. Yasadışı kanıtlarını da toplasın getirsinler. Gizli dinlemelerini, sinsi gözlemlerini, gelmiş geçmiş bütün raporlarını getirsinler. Hepsi, onların suçunu kanıtlayacaktır. Zaten tepeden tırnağa yasadışılığa ve suça batmış durumdalar. Halkın önünde her şeyi açıklamaya hazırız. Bu Ergenekon Tertibini bütün boyutlarıyla, Türkiyemizi hedef alan bütün derinliğiyle kulağından tutup kamuoyunun önüne çıkaracağız. Tertibin suçlularını yargılayacağız burada! Sorgumun sonunda soruları bekliyorum. Sorun ve bu işi burada bitireceğiz. Ertelenmesi, Türkiye’ye karşı suç olur.” sözleriyle başladı.
“Bir varmış bir yokmuş” diyerek iddianame yazılamayacağını belirten Perinçek, “Ceza yargılaması, fiillerle ilgilenir. Suç olduğu iddia edilen fiilleri tek tek ele alacağım” diyerek İddianame’deki suçlamaları birer birer yanıtladı.

“TUNCAY GÜNEY” DAVASI
Doğu Perinçek, Ergenekon davasının “iskeletini, omurgasını, çekirdeğini” Tuncay Güney’in kurduğunu belirterek, “Bu davaya ille bir isim takılacaksa, ‘Tuncay Güney Davası’ demek yerinde olurdu. İddianamenin omurgasını, Tuncay Güney ile 2001 yılında yapılan Mülakat, Tuncay Güney’in Mülakatı’na dayanılarak yapılan şema, Tuncay Güney’in polise verdiği belge çuvalı oluşturmaktadır. Çekin bu omurgayı, İddianame bir et yığını gibi yığılır kalır. Tuncay Güney’i çıkartınız bu dava dosyasından: Örgüt kalmaz!” dedi.

Perinçek şöyle devam etti: “Örgütü kuran, temeli atan, çekirdeğini tayin eden, yöneticilerini atayan, bağlantıları ören, olayları imal eden, özetle senaryoyu kurgulayan, televizyon ekranlarına baktığınız zaman, hep Tuncay Güney. Bu İddianame’de Tuncay Güney’in adı 487 kez geçiyor. Rakipsiz bir numara!”

MECZUP YOK! OVAL OFİS VAR!
Tuncay Güney’in, görünüşte “Asrın Örgütü”nü kurduğunu, Güney’in Mülakatı’nı izleyen şahsiyetlerin, O’na “meczup” dediklerini, O’nun söylediklerini “deli saçması”, “kepazelik”, “rezillik”, “hokkabazlık” diye nitelediklerini belirten Perinçek; “İşte en büyük yanılgı buradadır. Bir meczup, bir hokkabaz Türkiye’yi parmağında oynatabilir mi? Bir millet, deli saçmalarıyla makaraya sarılabilir mi? Savcılıklar, tutuklama makamları, bir meczubun esiri haline düşer mi? Bir meczubun şemasını MİT resmi belge haline getirip 2002 yılından itibaren devlet içindeki darbe ve tertiplerde kullanır mı?” dedi.

İddianamenin, tutuklamaların Tuncay Güney’in eseri olduğunu ancak bu “deli saçmaları”nın Savcı Zekeriya Öz ve ekibi tarafından iddianame haline getirildiğini, kasette izlenen Tuncay Güney’in, aslında Zekeriya Öz; 2006’da “Ulusalcı dalganın üzerine gidin” fetvasını veren Fethullah Hoca; “delillendirin, savcıları bulun, onları tutuklayın” talimatı veren” Abdullah Gül; “davanın savcısıyım” diyen “BOP Eşbaşkanı” Tayyip Erdoğan; BOP Eşbaşkanı’na bu görevi veren ABD Başkanı Bush’un “ta kendisi” olduğunu belirtti. Perinçek; “Tuncay Güney, ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasını aslında Oval Ofis’ten yapıyor.” dedi.

Tuncay Güney’in abartıldığının düşünebileceğini belirten Perinçek; “Gerçeğe bakalım! Savcı Zekeriya Öz, Genelkurmay Başkanlığı’nın, Jandarma Genel Komutanlığı’nın yolladığı yazılara itibar etmiyor, onları samimi bulmuyor, hatta onları suçlu olarak görüyor. Ama Tuncay Güney’in her söylediğini başının üzerinde tutuyor. İddianame’nin en itibarlı, en güvenilir, en samimi şahsiyeti Tuncay Güney’dir. Tuncay Güney, Savcı Zekeriya Öz’ün itibar kaynağıdır ve itibar şampiyonudur. Bu davanın savcıları ile Tuncay Güney, birbirlerine çok yakışıyorlar. Çünkü itibar, güven ve samimiyet ölçüleri aynıdır.” dedi.

BÜYÜK SUÇLAR VE SUÇLULAR
SUÇ, ATATÜRK DEVRİMİ’Nİ TAAMMÜDEN SAVUNMAK!
Tuncay Güney’in meczup olmadığını, ona meczup diyenlerin de en sonunda anladıklarını söyleyen Perinçek “Bir komutanımız hemen geçmişini gözden geçiriyor. 1995 Çelik Harekâtı’nı yapmış, Kardak Operasyonu’nun emrini vermiş: Büyük suç! Diğer komutanımız, ABD’nin Kuzey Irak seferine karşı dik duruşunu hatırlıyor: Büyük suç! Eski YÖK Başkanımız kendisini temize çıkarıyor! Ben sapına kadar Amerikancıyım diyor. O, gerçekten suçsuz! Çünkü suçluyu da suçsuzu da Amerika belirliyor; savcılar ve yargıçlar değil. Tuncay Güney, Eski YÖK Başkanı’nın bu beyanatını Oval Ofis’ten mutlaka izlemiştir. Madalyasını yakında yollayacaktır. İşçi Partisi Genel Başkanı olarak, İddianame’de bana yöneltilen suçlara bakıyorum. Özeti: Kemalist Devrim’i tamamlama kararlılığı! ABD emperyalizmine ve Haçlı İrticaya karşı vatan savunmak, halkı savunmak! Suç, Atatürk Devrimi’ni taammüden savunmak!” dedi.

HEDEFTE TEMİZLER VAR KİRLİLER DEĞİL
Kamuoyunda dolaştırılan en şaşkın söylentinin, bu davada sap ile samanın birbirine karıştırıldığı, temiz insanların kirli insanlarla aynı sepete konduğu olduğunu belirten Perinçek şöyle devam etti; “Temiz ne demek? Temiz olmak, Çelik Harekâtı’nı yapmak, Kardak Harekâtı’nı yapmak, ABD’nin Irak’ı ve Türkiye’yi parçalamasına direnmek, NATO’dan çıkmak, Türkiye’nin bağımsız olarak Avrasya’daki yerini alması, Atatürk Devrimi hedefine bağlanmak ise; Bu dava, tam hedefine yönelmiştir. Oval Ofis’ten verilen talimat, doğru uygulanmaktadır. Herkes örgüt şemalarına iyi baksın! O şemalarda yöneticiler, Org. Kıvrıkoğlu, Org. Eşref Bitlis, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek var! Bu davada hedef, burada Oval Ofis’te tanımlanmış bir suçları bulunmayan 20 yaşlarındaki Vatan Bölükbaş’lar değildir. Herkes uyanmalı ve büyük tertibi görmelidir. Hiç kimse bu davada olmayan bombalarla, uydurma krokilerle suçlanmıyor. Suç, Atatürk Devrimi’ni taammüden savunmak! Eğer bu davada bir haksızlık yapılıyorsa, ABD emperyalizminin günah defterinde ismi yazılı olmayanlara yapılmaktadır. Onlara suç atmak yerine, bizler yüzünden hapislere atıldıkları için onlardan özür dilememiz gerekir.”

NATO’DAN ÇIKALIM GLADYO’NUN KÖKÜ KAZINIR
Tuncay Güney’in, “Türkiye’nin patlayan çıbanı, Türkiye’nin irini” olduğunu ifade eden Doğu Perinçek sözlerini şöyle sürdürdü;
“Türkiye, son 60 yılda Kemalist Devrimi yıka yıka kendi eliyle imal ettiği bu zavallı çocuklarının üstünde tepinerek bu karanlık tertipten kurtulamayacaktır. Artık herkes, Kontrgerilla düşmanı, Gladyo düşmanı, Susurluk düşmanı, çete düşmanı, mafya düşmanı oldu. Türkiye fırsat yakalamış, öyle diyorlar. Başımızda Obama, Fethullah Hoca, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan elimizde F tipi polis kadroları Gladyo’yu ve Susurluk’u temizliyoruz! Türkiye, neyin fırsatını yakalamış? Düşman, Kemalist Devrim’in son kalelerini de yıkıp, Ordu’nun direncini kırıp, İşçi Partisi’ni etkisiz hale getirip, vatansever güçleri sindirip bir Mafya-Tarikat-Gladyo rejimini kurmanın eşiğine gelmiş, son hamlesini yapıyor. Şaşkınlarımız, saf yüreklilerimiz; ABD’nin Sözleşmeli personelinden Mafya-Tarikat güçlerinden, BOP Eşbaşkanlarından, Deniz Feneri soyguncularından, çocuklarına yüz metrelik gemicikler alıp, eşlerinin parmaklarına 40 milyarlık yüzük takanlardan, Dolmabahçe Sarayı’nın eşyalarına bile göz koyanlardan temiz toplum kurmalarını bekliyorlar. Gafillerin ve hainlerin tertiplerine, psikolojik savaş yalanlarına kanmak için ne kadar arzulu insanımız var! İkiyüzlülüğe izin veremeyiz! Susurluk’un, Gladyo’nun kökünü kazımak mı istiyoruz, yapılacak tek iş vardır: NATO’dan çıkmak!
NATO’dan çıkalım, Uğur Mumcuları kimse vuramaz!
NATO’dan çıkalım, Eşref Bitlis’in uçağını kimse düşüremez.
NATO’dan çıkalım, 1 Mayıs katliamları son bulur.
NATO’dan çıkalım, Kahramanmaraş’ta canlarımızı artık kimse baltalarla öldüremez!
NATO’dan çıkalım, kimse Atatürk Kültür Merkezi’ni kundaklayamaz!
NATO’dan çıkalım, kimse Madımak Oteli’ndeki o güzel aydınlarımızı cayır cayır yakamaz!
NATO’dan çıkalım, benim canım yerdeşlerim Kemaliye Başbağlar köylülerini kimse kurşuna dizemez!
NATO’dan çıkalım, Hırant Dink’i kimse öldüremez.
NATO’dan çıkalım, PKK terörünü, Hizbullah maskeli terörü kimse besleyemez!
NATO’dan çıkalım, Gazze halkına en büyük yardım budur!
NATO’dan çıkalım, Irak halkına en candan selam budur.
NATO’dan çıkalım! İkiyüzlülüğü bırakalım!”

NATO’DAN ÇIKMAK “YURTTA BARIŞ, CİHANDA BARIŞ”IN BUGÜNKÜ GÖREVİDİR!
Gladyo’yu temizlemek için tek çarenin “Atatürk’ün demir süpürgesi!” olduğunu söyleyen Perinçek şunları ekledi; “Atatürk’ün döneminde bu terör belası var mıydı? Hatta 1960’ları hatırlayınız, şu patlayan bombalar, havalara uçan kollar bacaklar var mıydı? Şu koruma ordularına bakınız, Türkiye Atatürk Devrimi dönemlerinde böyle miydi? Nerde o devrimin, o bağımsızlığın getirdiği barış ve huzur, o kardeşlik, o mahalle ilişkileri, o arkadaşlıklar ve sevdalar? Bu kan revanın ortasında, Türkiye’nin ilerlediğini, kalkındığını hangi mezhep, hangi akıllı söyleyebilir?
Buradan İşçi Partisi Genel Başkanı olarak bütün milletime sesleniyorum: NATO’dan çıkalım! Gladyo’nun kökünü kazıyalım! Bütün partilere, örgütlere de aynı çağrıyı yapıyorum. Kim Susurlukçu kim değil, mihenk taşı, bu çağrıya verilen cevaptadır. Kimse milleti aldatmasın! İkiyüzlüler meydana çıksın! Milletimiz kimseye aldanmasın!”

FETHULLAHÇI TAKIMI, NÂZIM HİKMET’İN ÖLÜSÜNÜ ÇOK SEVİYOR!
DİRİSİNİ HAPİSLERE ATIYOR!
Sorgusunda Nazım Hikmet’in yeniden Türk Vatandaşlığı’na alınmasını da değerlendiren Perinçek şöyle konuştu; “Son örnek: ABD güdümlü Haçlı İrtica’nın Nâzım Hikmet’in ‘itibarını iade’ riyakârlığıdır. ABD’nin Sözleşmeli Personeli, Fethullahçı takımı, Nâzım Hikmet’in ölüsünü çok seviyor! Ama dirisini hapislere atıyor!”

SAVCILAR HAKKINDA SUÇ DUYURUSU TALEBİ
Doğu Perinçek, Mahkemeden, İddianame’yi hazırlayan savcılar hakkında “iftira” nedeniyle suç duyurusunda bulunulmasını da talep etti.
Perinçek, suç duyurusu talebinde şunları belirtti: “Emniyet sorgumda ve savcılık sorgumda, bana yöneltilen suçlamaların çoğunun, uydurma, yalan, iftira olduklarını, mahkeme kararlarıyla, resmi belgelerle kesin ve tartışmasız kanıtlarla gösterdim. Savcı, bu durumda ne yapar? Uydurma, yalan ve iftira oldukları ispatlanmış iddiaları İddianame’ye koymaz! Soruşturma esasen bu nedenle yapılır. Oysa savcılar, uydurma, yalan ve iftira olduğu kendilerine ispatlanmış, kanıtları gösterilmiş suçlamaları, ısrarla, bile bile, kasıtlı olarak İddianamelerine koymuşlardır. Böylece Savcılar, iftira, sahtecilik, görevi kötüye kullanma, suç uydurma, mahkemeyi yanıltma, yargıyı yönlendirme suçlarını, İddianame’yi okuyarak, Mahkeme huzurunda işlemişlerdir. Kesinleşmiş Mahkeme kararlarıyla iftira olduğu saptanmış, iftiraları tekrar ederek, bile bile, kasıtlı olarak iftira suçunu işlemişlerdir. Suç belgeli ve kanıtlıdır. Tek celsede karar verilecek kadar açık bir suç var ortada. Mahkemeniz, sanıkların tartışmalı sözlerini, hakaret suçunun oluşması olasılığını dikkate alarak Silivri C. Savcılığı’na bildirdi. Böylece Savcıların sanıkları yıldırma ve savunma yapamaz hale getirme gayretlerine katkıda bulundu. Oysa burada tartışmasız iftira suçu var. Görev kötüye kullanılıyor. Suç uyduruluyor. Suç duyurusunda bulunulmasını talep ediyorum.”

Ergenekon Davasında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Sorgusuna devam edildi

Ergenekon davasının 23 Ocak 2008 tarihli 41. duruşmasında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, yarım kalan savunmasına devam etti.

İDDİANAME EK KLASÖRLERİNDE YER ALAN “ERGENEKON ANALİZ YENİDEN YAPILANDIRMA, DEVLETİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI MASTER PLAN
Perinçek, kendisinde Lobi ve fabrikatör belgelerinin ele geçtiği iddialarına "Lobi belgesi Doğu Perinçek'ten ele geçirilmemiştir. Bulunsa da lazım gelmez. Ben parti başkanıyım. Bende her şey bulunur. Bulunsa bile fiilin faille ilişkisi olması lazım. İddianamedeki bütün Ergenekon belgeleri, bizim savunma kanıtlarımızdır. Bunları koydukları için teşekkür ediyorum. Bunların hepsinde de Doğu Perinçek düşmanlığı vardır." dedi.

Perinçek, İşçi Partisinde yapılan aramada 1167 kaset ve bunun yanında CD'lere el konulduğunu, suç unsuru taşıdığı ileri sürülen CD'lerle ilgili tutanaklarda hiçbir bilgiye yer verilmediğini belirtti.

Perinçek, "Arama tutanaklarında yer almayan ancak deliller arasına konulan, suç unsuru taşıdığı iddia edilen üç yoğun CD, anlaşılıyor ki İstanbul Emniyetinde veya Ergenekon savcılığınca üretilmiştir. Bunun da kanıtları vardır. Soruşturulması gereken de budur." diye konuştu.

Perinçek, bulunamayan ancak deliller arasına konulan 3 CD'de kendisinin sarf ettiği ileri sürülen kelimelerden birçoğunu ömrü boyunca hiç kullanmamış olmasının da bunun en büyük ispatı olduğunu söyleyen İşçi Partisi Lideri, “Lobi kelimesini kullanmam. Türkiye'de en çok gönderme yapılan bir bilim adamıyım ben. Tümden umutsuzluğun ivmesi, vizyon, konsensus, siyasi iradeler, fundamantalist gibi kelimeleri asla kullanmam. Kontra direnci, kontra teori, kontra önlemler paçalarından istihbaratçı akan kelimeler. Finanse dünyası, cahil bir adam tarafından yazılmış. 1950-1960 doğumlular arasında tek bir yazar yetişmemiştir deniliyor. Oysa çok büyük Türk yazarları var. 'Eleman profili' bende eleman da profil de olmaz" dedi.

Eski MİT Kontr - Terör Merkezi Başkanvekili Mehmet Eymür'ün Filistin'de partili 8 arkadaşını MOSSAD ajanlarına ihbar ederek öldürttüğünü ifade eden Doğu Perinçek, “Mahir Çayan'ları kim öldürttü. Mehmet Eymür. Bu MİT’in 3. adamı Sabahattin Savaşman'ın anılarında geçiyor." diye konuştu.

Perinçek, Ergenekon örgütünün belgesi olan "Fabrikatör” belgesinin, Mehmet Eymür'ün kendisi aleyhine yazdığı "Analiz" ve "Sentez" adlı kitaplarda geçtiğini belirtti. Perinçek, Ergenekon tertibi düzenleyenlerinin en büyük malzeme kaynağının Eski MİT’çi Eymür olduğunu söyledi.

“Fabrikatör” belgesinde “Perinçek, Kemalizmi savunmaz bu yalandır” yazıldığını belirten Perinçek, “Ben ve partim 40 yılını Atatürk’e verdi. Atatürk’ün Bütün Eserleri’ni bir arada topladık. Şu ana kadar 25 cilt yayımlandı. Ben çevremdeki bilim adamlarını da seferber ettim. Rus, İngiliz, ABD ve Türk Tarih Kurumu’nun saklı olan arşivlerine girdik. Bunu hiç kimse yapamadı. Katrilyonlarca imkanları olmasına rağmen hiçbir kurum bunu yapmadı, yapamadı. Bunu devlet yapmadı, TSK yapmadı. Devrimci olmayan, vatansever olmayan Atatürk’ü anlayamaz. NATO’ya giren Atatürk’ü anlayabilir mi? Dava dosyasının yükü ağır. Bizim de bir katkımız olsun. 13. ceza mahkemesinin bir kütüphanesi varsa oraya koysun" dedi.
MİT müsteşarı Emre Taner'in bir demecinde Hizbullah'ı kullandıklarını söylediğini hatırlatan Perinçek, “Ne yaptırdınız? Mevlüt mü okuttun? İnsanları betonlara gömdürtmüşler, diri diri boğdurtmuşlar. Emekliliği gelmiş. Emre Taner iyi bir insan. Vatansever ama bunları kendileri söylüyor. Biz Hizbullah'ı kullanmadık aksine ortaya çıkardık" diye konuştu.

Ergenekon davası kapsamında İşçi Partili yöneticilere yönelik suçlamalar bulunduğunu hatırlatarak Perinçek, bu suçlamaların partiye karşı yöneltilmiş durumda olduğunu, bunun için de öncelikle Anayasa mahkemesinde partinin kapatma davasının görülüyor olması gerektiğini söyledi.

Perinçek, dün basın mensuplarına dağıtılan "Görsel savunma" isimli DVD'nin mahkeme salonundaki LCD ekrandan gösterilmesini talep etti. Başkan Köksal Şengün talebi kabul etti. Bunun üzerine Perinçek, savunmasına 45 dakikalık görsel savunmasına DVD'sinin eşliğinde devam etti. Perinçek'in, Diyarbakır'da düzenledikleri mitingde traktörler üzerinde insanların Türk bayrağı sallayarak oluşturduğu konvoy görüntüleri izletti. Perinçek, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da binlerce kişiyi mitinglerde topladıklarını, bölücü terör örgütüyle dişe diş mücadele ettiklerini söyleyerek "Bunu hangi parti yapabiliyor. Hangi parti Fırat'ın öte tarafına geçiyor. Biz bunu yaptık. Bakın, halk İşçi Partisine sevgisini, damlara çıkarak gösteriyor." dedi.


SAYIN PERİNÇEK SÖZLÜ AÇIKLAMALARINA 26 OCAK 2008 GÜNLÜ DURUŞMADA DEVAM ETTİ.
Doğu Perinçek, savunmasının bu bölümünde partisinin Gladyo’ya karşı verdiği 40 yıllık mücadelesini anlattı.
1 Mayıs 1977 katliamını, belgeleriyle açığa çıkardıklarını belirtti.
Perinçek: “Darbeler yargılanıyor deniliyor. Darbe hani, girişim nerde, eylem nerde? Fakat olan darbeleri yargılamıyoruz. 12 Eylül cuntasının arkasında ABD vardı. Onu yargılayalım! Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül darbenin yavruları değil mi? Şimdi onlar, vatanseverleri yargılıyor. Vurdunuz, kırdınız, öldürdünüz, şimdi de burada sanık yapıyorsunuz! Eşref Bitlis’i öldürdünüz, hıncınızı alamadınız, şemaya koydunuz. Vurdukları adamlarsa, sanık sandalyesine oturan aynı insanlardır. Vurulan insanlardan Orhan Pamuk’a, Fehmi Koru’ya benzeyen var mı? ABD Gladyo’yu temizler mi? En fazla Gladyo’ya ihtiyacı olduğu zaman. Bunlar mı temiz toplum getirecekler? Hz. Muhammed’in hanımlarının parmağında milyarlık yüzükler mi vardı? Bunlarda vicdan yok. Görgüsüz. Bunlar mı Türkiye’yi temiz toplum yapacaklar?” dedi

MİT RAPORU’NU 1988’DE TÜRKİYE GÜNDEMİNE GETİREN BİZİZ
İDDİANAMEDE MEHMET EYMÜR “BİZ YAZDIK” DİYOR
Perinçek, MİT’i “sivilleştirme” operasyonunun, “MİT’i CIA’laştırma planının parçası olduğunu ifade etti. Arkadaşı Uğur Mumcu’yu anlatan Perinçek: “O Uğur Mumcu’yu, can arkadaşımı, ben, İlhan Selçuk öldürmüşüz. Buna ne cevap verilebilir?
Perinçek konuşmasına şöyle devam etti: “Susurluk’u biz ortaya çıkardık. Komisyon’a ilk çağırılan benim. Ben diyorum Susurluk’un arkasında ABD var. Bu Gladyo’dur dedim. Mesut Yılmaz, “bu bir adli olaydır, çeteleşmedir” dedi. Türkiye bu tecrübeden geçti. Susurluk’un olduğu zaman hükümette bakan olan Abdullah Gül, Susurluk’u kapatmaya çalıştı. “Gulu Gulu dansı” dedi. Şimdi Susurluk’u kapatan hükümetin üyesi Gladyo’nun üzerine gidiyor. Nasıl, suç işleyerek. İddianame’de Mumcu cinayetiyle ilgili bir MİT raporunu bizim düzenlediğimizi ileri sürüyor. Oysa, 1993’te RP milletvekili Şevket Kazan, bu belgeyi açıkladığını, basına dağıttığını söyledi. Ben TBMM komisyonuna bu belgenin sahte olduğunu söylemiştim. Şimdi, biz sahtecilikle suçlanıyoruz. Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993’te uçağı düştü. Biz, bilim adamlarına, subaylara sorduk. Üç şeyi saptadık. Buzlanma yok, pilotaj hatası yok, yapım hatası yok. O sırada görevde olan bir generalin üç albayın önünde yaptığı açıklama üzerine, Bitlis’in uçağını ABD’liler tarafından düşürülerek öldürüldüğünü açıkladık. Bizim tespitlerimiz, tarih tarafından doğrulandı”.

SABANCI SUİKASTI ve SUSURLUK
Doğu Perinçek, Sabancı suikastına ilişkin yazdıklarını anlattı. İddianamede, kitabında olmayan bilgilerin yazıldığını belirtti. Susurluk Komisyonunda verdiği ifadeyi özetledi. Burada, askeri müdahale tehlikesine karşı uyardığı sözlerini hatırlattı.
Perinçek: “Susurluk’u yapanlar, Susurluk’la mücadele edenleri şimdi yargı önüne çıkardılar. 1992 yılında Susurluk Konferansına konuşmacı olarak katılanlar, şimdi Ergenekon sanığı oldular! Konferansı yapanları 12 yıl sonra tutuklamışlar! Ergenekon iddianamesini Susurlukçular yazmış!

İlk Ergenekon adı da bu konferansta ortaya çıktı! onu ortaya çıkaran da biziz. Cezayir’de terör örgütü FİS’in asker kolu GIA ilişkisi olan A. Gül! Can Dündar saf yürekli mi diyelim! Susurluk’un üzerine Tayyip Erdoğanlarla gidilir mi? Bazı yazarlarımıza Türkiye halkını aldatmak düşüyor.”

Perinçek’in sorgusuna öğlen arasından sonra devam edilecek.

“TEMİZ ELLER” DİYEN ERDOĞAN HANIMININ PARMAĞINDAKİ
50 MİLYARLIK YÜZÜĞE BAKSIN
Tayyip Erdoğan’lar mı temiz eller operasyonu yapardı? Önce kendi ellerine baksınlar. Hanımlarının parmağında 50 milyarlık yüzükler. Hz. Muhammed’in parmağında, karısının parmağında böyle yüzükler var mıydı? Hz. Muhammed “Yarı aç yatın” diyor, “Yöneticiler zengin olmayın!” diyor. Bunların Müslümanlıkla da alakası yok.

ERDOĞAN, TALAT PAŞA KOMİTESİ’NE KATILAN
DÜLGER VE YALÇINTAŞ’I AZARLADI
Ermeni Soykırımı yanlına karşı Berlin’de miting düzenledik. AKP milletvekili Nevzat Yalçıntaş, CHP milletvekili Ensar Öğüt, DYP’den Nüzhet Kandemir katıldılar. AKP’den TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger’i Talat Paşa komitesi Yürütme Kurulu’nun başına getirdik.

Bunlar 2006 Ocak’ta oluyor. Şubat ayında Avrupa Parlamentosu “Talat Paşa Komitesi’ni lağvedin” diye karar aldı. Sonra Tayip Erdoğan Talat Paşa Komitesi’ne katılan AKP’lileri azarladı. “Denktaş’ın, Perinçek’în peşine takıldınız” diye. Mehmet Dülger ve Nevzat Yalçıntaş mahcup bir şekilde, “Bize partiden baskı var, gönlümüz sizinle ama biz bu işte yokuz” dediler.

İSVİÇRE’DE ERMENİ SOYKIRIMI YALANINA KARŞI
MÜCADELE EDERKEN CEMİL ÇİÇEK BİZİ ARKADAN VURDU
Ermeni Soykırımı yalanını ortaya çıkaran toplantılar, mitingler yaptık Avrupa’da.

İsviçre Adalet Bakanı Blocher, “Soykırıma karşı çıkmayı cezalandıran yasayı kaldıracağız” diye açıklama yaptı. “Yasa ayak topu oldu” diye manşetler atıyordu. Böyle olumlu bir hava oluştu. Bu sırada ben İsviçre’de yargılanıyorum. Adalet Bakanı Cemil Çiçek İsviçre’ye gitti. Görüşmeler yaptı. Sonra Blocher şu açıklamayı yaptı: “Türk Adalet Bakanı buradaydı. Kendisiyle görüştük. Bize Perinçek’in azgın bir muhalif olduğunu söyledi. Türk Hükümetinden bir tepki beklemiyoruz”. İsviçre basını yazdı. Çiçek de bu haberleri tekzip etmedi. Türkiye’nin iktidar sahipleri, bu davada biz arkadan vurdular.

SUSURLUK KONFERANSI’NIN KONUŞMACILARI
BU SORUŞTURMADA TUTUKLANANLAR
1997 Haziran’ında Susurluk Konferansı’nı topladık. Abdullah Gül’ün Bakan olarak bulunduğu hükümet, Petrol-İş Sendikası’nın salonunda yapılacak konferansı yasakladı. Bu yasak karşısında biz konferansı başka bir salonda topladık. Bakınız Konferansın konuşmacılarına: Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Adnan Akfırat, Hikmet Çiçek, Emcet Olcaytu, Tuncay Özkan, hepsi burada tutuklu. Erol Mütercimler yine bu soruşturmada gözaltına alındı. Enis Berberoğlu, elinizdeki Ergenekon şemasında adı geçiyor. Ergenekon Soruşturması, Susurluk’un üzerine gidenleri yargılıyor burada. Ergenekon adı ilk kez bu Konferans’ta Erol Mütercimler tarafından söylendi.

KAREN FOGG’UN YIKICI FAALİYETLERİ
• Doğu Perinçek, AB’nin Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’a karşı mücadelesini ve Fogg’un e-postalarını açıkladı. “Bu hanımefendi Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı” dedi.
• Fogg’un istediği biçimde haberler yapan “Kör Agop Çetesi”nin, bugün de Ergenekon haberlerini yapan grup olmalarına dikkat çekti.
• Doğu Perinçek, Karen Fogg’un e-postalarının, kendilerine nasıl ulaştığını anlattı. Bu konuda yazdığı kitabı mahkemeye sundu.
• 6- 7 Eylül 1955 olayları ve benzeri olaylardan dolayı Gladyo’yu ilk yargılayan 27 Mayıs’tır. Yassıada’da Gladyo mahkum edilmiştir.
• Doğu Perinçek, partisinin ulusal ve uluslar arası etkinliklerini anlattı.

KİTLE ÖRGÜTLERİ
Doğu Perinçek, bu konuda ADD’ye karşı işlenen cinayetleri anlattı. Muammer Aksoy, A. Taner Kışlalı cinayetlerini anlattı. “ADD Genel Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur, ölmekten beter duruma düşürülmüştür, bir ölmediği kalmıştır.”

ADD, Gladyo’nun aracı değil, baş hedeflerinden biri olmuştur. İddianame ise ADD, Sözde Ergenekon örgütünün aracı gibi gösterilmektedir.
• Doğu Perinçek, Kuvayı Milliye Derneği ve benzeri örgütler hakkında yazdıklarını hatırlattı. İktidar perspektifinden yoksun olmalarına dikkat çekti. Bu örgütleri, 2006 yılındaki bir başyazısında eleştirdiğini söyledi.
• Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi (VKGH)’nin Mersin mitinginde yapılan provokasyonu anlattı.

“AVRASYACILIK” SUÇLAMALARINA CEVAP
Mart 2004 “Dayan Denktaş, Uyan Türkiye” eylemi ve Ankara Ticaret Odası’nda yapılan toplantıdan bahsetti. “Bu faaliyet, 2004 yılında Annan Planı’na karşı yürütülen bir mücadeledir. O gün ben Berlin’de bir konferans vermekte olduğumdan dolayı bu toplantıya katılmamıştım. İddianame, “ darbe toplantısına katılmayarak kendini gizledi” diyor. Katılmayınca, “kendini gizlemek için” diyor!

2. Avrasya Konferansı’na (2004) Avrasya ülkelerinden 48 tane partiyi ki bunlardan 8 tanesi iktidar partisidir kattık. Kendi ülkemizdeki iktidarlarla boğuşarak bu faaliyetleri yürüttük.

“4-5 Aralık 2004 tarihinde Gazi Üniversitesi’nde Avrasya Toplantısı yapıldı. Bu toplantıya Süleyman Demirel, Rauf Denktaş, Tuncer Kılınç, Şener Eruygur, Putin’in danışmanlarından Aleksander Dugin ve Doğu Perinçek katıldı. Bu da gösteriyor ki, vatan savunması nerdeyse, Ergenekon sanıkları ortaya çıkıyor !”

Dava dosyasında, benim ve diğer İşçi Partisi yöneticisi olan sanıkların yer alan telefon konuşmaları, benim aynı zamanda savunma kanıtlarımdandır. Hepsini kabul ediyorum. Hiçbirine itirazım yoktur.

MİLLİ KUVVETLER VE DARBE İDDİASI
“İddianamede “darbe örneği” olarak bir tek cümle, bir tek somut kanıt gösterin. Hiçbir kanıt yok. Ben TSK müdahaleleri ile Türkiye’ye bir çözüm gelmeyeceğini çok iyi bildirim. ‘Milli Kuvvetler’in ne olduğunu her yerde saymışız. Kastımızın TSK olmadığı çok açık”.

Perinçek, partisinin milli kuvvetleri birleştirme girişimini anlattı. “Ecevit’in yolladığı mektubun anlamını şimdi çözdüm. Ecevit’lerin, 8. Cumhurbaşkanı Sezer’in önüne Türkiye’de bir darbe planı var diye şemalar götürülüyor. Tuncay Güney’den elde edilen bilgi ile şemalar yapıldı. Tayyip Erdoğanların iktidara getirilmesi için kullanıldı. Orgeneral Kıvrıkoğlu’nun Orgeneral Özkök’ün genelkurmay başkanı olmasını önlemek için girişimleri bu tertiple önlenmiş. İki DSP’li bakan Ecevit’in önüne rapor kondu diye söylediler. Onları ikna edebilirsek, tanıklık yapmaları için mahkemeye getireceğiz.”

İDDİANAMEDE ORDU DÜŞMANLIĞI
Perinçek, İddianame’deki Ordu düşmanlığını somut örneklerle açıkladı. “Niye koyuyorsun, ne alakası var, niçin konuyor? Kıvrıkoğlu, Büyükanıt sanık mı? Sırf gazetelere geçsin okunsun diye… Tuncay Güney’e ne yazdırıldıysa, ne öğretildiyse İddianame’ye konulmuştur. İddianame görevini yapmıştır. İsterse herkes beraat etsin. Bu iddianame Türk Ordusu’na karşı bir psikolojik savaş cephaneliğidir. Türkiye düşmanları yüzyıl bu iddianameyi kullanacaklardır. Nitekim kullanmaktadırlar.

HSYK VAHİM HATA YAPMAKTADIR
Bu savcıları bu makamda tutan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da vahim hata yapmaktadır. Türk Ordusunu yıpratmak suçtur.

EMNİYET PERİNÇEK’E SORULAN KOMUTANLAR
Emniyet’te Doğu Perinçek’e Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Org. Çevik Bir, Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon, Tümg. Doğu Silahçıoğlu, Korg. Hasan Kundakçı, albaylar, yarbaylar, genç subay ve öğrenciler…

HER DARBE, ORDUDA TASFİYEDİR
Aktüel dergisinde yazılanlar komutanlar terfi etmesin diye hedef alınmıştı. Ancak terfi ettiler.

12 Mart, Sunay-Tağmaç darbesidir ama aslında orduya darbedir! 1500 subay ordudan atıldı.

12 Eylül Evren darbesinde de orduya, vatansever, nitelikli 2000 subay ve askeri öğrenci atıldı.

Bugün de benzer tasfiye operasyonu sürüyor. Tümg. Reha Taşkesen istifa ettirildi. İsmini vermeyeceğim değerli bir korgeneral emekli oldu.

TÜRK ORDUSU’NA SAHİP ÇIKMAK DA
SUÇ KANITI SAYILIYOR
Org. Yaşar Büyükanıt’a “Türk Ordusu suç örgütü değildir” dedirten bu iddianamedir.
Telefon konuşmamızda “Türk Ordusuna yıpratma kampanyası başladı. Kim gelse yıpratacaklar” diyoruz… Türk Ordusu’na sahip çıkmak da suç kanıtı sayılıyor.

ÇAMURLA SAVAŞMAK
Türk Ordusu, bazuka, top, tüfekle savaşmayı öğrenmiş, çamurla savaşmayı değil! Bu İddianame, CİA-MOSSAD güdümlü Türk Ordusu’na çamur atma faaliyetidir.
Ergenekon davası vatanseverlikten hesap sorulan bir davadır.
Sabah gazetesinde, kahraman gazi albay “mermiye kafa atan” diye tanımlanıp, kahramanlardan fareler, tahtakuruları diye söz ediliyor.

ARAMA TUTANAKLARI
Arama tutanağında terör eylemlerine kanıt diye gösterilen üç CD var. Bu üç CD arama tutanağında yok. Bizim başka güvencemiz yok. Arama tutanağında olmayan CD’nin çuvallara İstanbul’da konulduğunu tahmin ediyoruz.

21 Mart’ta İşçi Partisi’nde 1037 CD’ye el konuluyor. Çuvallar aynı gece İstanbul’a geliyor. 22 Mart sabahı bu CD’leri getirip, nasıl Doğu Perinçek’e soruyorsunuz? Bu davada şunu anladım: Yarbayın evine bomba konuyor, polis müdürü kroki çiziyor, filan… Bu soruşturmanın ruhunu bize yapılan uygulamalardan anladım. Tamamen provokasyon!

İŞÇİ PARTİSİ SUİKAST YAPMAZ
CD’de ne var? Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a suikast! İşçi Partisi Genelkurmay Başkanı’na suikast yapmaz. Siz yaparsınız Sayın Başkan, ama Doğu Perinçek yapmaz. Ben Yargıtay’a suikast yapmam. Ben Yargıtay çocuğuyum. Babam öldüğünde cenazesini Yargıtay’dan kaldırmak istedik. Hâkimlik bizim hiyerarşimizde en üst sırada. Milletvekilliğinden de üstte.

NOTLAR
• Eski Ceza Kanununun 141. Maddesinin bir namusu vardı. Tutarlılığı vardı. Kanunlar yanlış ama cezalar doğruydu.
• Fiille fail arasında bir uyum olması lazım. İddianame soruşturma makamları açısından da bir felaket. Şüphe sanığın lehine yorumlanır. Şüpheden İddianame olur mu?
• Şu arkamızda kalan döneme bakalım: Hep Atatürkçüler öldürüldü! Bir tane Orhan Pamuk, Fehmi Koru var mı, bir tane Amerikancı var mı?
• O Vali (İstanbul Valisi Erol Çakır) geleceği görmüş, Ramazan Akyürek’in siciline “Fethullahçı. Dikkat edilmeli” diye yazmış
• Dev-Sol benim can düşmanım. Ama Dev-Sol’u yönetiyormuşum.
• Mahkeme kararı mı dezenformasyon? İddianamenin yaptığı dezenformasyon.


TUNCAY GÜNEY TUTUKLANMALIDIR!
(27 Ocak 2009)

Sorgusu devam eden Doğu Perinçek, konuşmasına delillerin genel değerlendirmesiyle başladı. “İddianame’nin temel dayanağı Tuncay Güney Mülakatı’dır. Şimdi görevler değişti. Savcılar mülakat yapıyor, gazeteciler iddianame yazıyorlar.” dedi.

TUNCAY GÜNEY GETİRTİLMELİ VE TUTUKLANMALIDIR
Perinçek konuşmasına şöyle devam etti: “Tuncay Güney, Kanada’dan getirtilmeli ve derhal tutuklanmalıdır. Ben Tuncay Güney’le hiç bir biçim ve zamanda görüşmedim. Tuncay Güney’in İşçi Partisi’ne, Aydınlık’a, Ulusal Kanal’a sızması kesinlikle sözkonusu değildir. Mülakatında sorgucuların ısrarlı soruları karşısında, bizim hücre usulü çalıştığımızı, haber kaynaklarımızı öğrenemediğini söylüyor. Tuncay Güney düzeyinde bir adam içimize sızamaz. Olsa olsa Ethem Sancak, Cengiz Çandar gibileri sızmak için gönderilebilir. Onları da tespit ederiz. Ama getirdikleri bilgilerden yararlanmak için göz yumarız. Tüm gazete ve televizyonlar bunu yapar. Tuncay Güney, Doğu Perinçek’le ilgili sahte mektupları Sami Demirkıran’la birlikte hazırlamıştır. Tuncay Güney bize düşmandır. Bunu belgeleriyle kanıtlıyoruz. Tuncay Güney möülakatında Ergenekon’un üyesi olmadığını söylüyor. Örgütü isim isim, arkasında kimler olduğunu bilmediğini söylüyor. Ama ardından çekirdek kadronun isimlerini sayıyor... Uydurmalarını sorgumun başında anlattım, tekrar etmiyorum. Komutanları kendisine benim söylediğimi söylüyor. Görüşmediğim, haber kaynaklarımıza ulaşamamış, içimize sızamamış, ne olduğunu tespit ettiğimiz bir adama bu bilgileri anlatmışım. Uydurma!”

K.IRAK’A YAPILAN İŞ ADAMLARI GEZİSİ
Perinçek, K.Irak’a yapılan bir iş adamları gezisine İşçi Partisi üyesi Bayram Yurtçiçek’in de katıldığını, gezinin sonunda Yurtçiçek’in kendilerine bir rapor verdiğini belirterek: “Raporda Tuncay Güney’in görevli olduğunun anlaşıldığını, bunun muhataplar tarafından da anlaşıldığını, özel sohbetlerde İşçi Partisi’ne düşmanlığını ortaya koyduğu, Fethullah hocayı ve Amerikayı savunan sözler sarfettiğini yazdı. Şimdi tüm olumsuz niteliklerini bildiğimiz bu karanlık adamla İşçi Partisi ve liderlerinin aynı örgütte olmaları mümkün mü? İddianameye göre İşçi Partisi ve yöneticilerinin Ergenekon örgütü ile bir tek bağı var o da Tuncay Güney! Mülakatında işlevinin Aydınlık’tan haber alıp götürdüğü, Aydınlık’ı yönlendirmesinin söz konusu olmadığı ortaya çıkıyor!” dedi.

TUNCAY GÜNEY KİMDİR?
“Mısır’lı bir bakan Tuncay Güney’in MOSSAD’la ilişki içinde olduğunu açıklamış, Batı’lı devletler de bunu teyit etmişlerdir. Güney’in, Fethullah hocanın özel kalem müdürlüğünü yaptığı sırada, CIA-MOSSAD’ın MİT içindeki adamı olan Mehmet Eymür’e bilgi verdiği bilinmektedir. Tuncay Güney, Mehmet Eymür’ün adamı olarak piyasada arz-ı endam etmektedir. Güney, Eymür’ün başında olduğu ve sonradan lağvedilen MİT Kontr-Terör Dairesi’ne bağlıdır.

1990’ların sonlarında Güney’in çok yönlü ilişkileri olduğu anlaşılmaktadır. MİT, polis, askeri vb istihbarat örgütleriyle ilişki içindedir. Hanefi Avcı, Bülent Orakoğlu gibi bu tertibin arkasındaki merkezin içinde yer alan kişilerle de ilişki içindedir.

Güney’in Şubat 1999’da ABD’den aldığı 10 yıllık vize, oturma izni, Green kart O’nun Amerika’yla ilişkisini de kanıtlamaktadır. Temmuz 2000’de ABD’ye götürülen Güney, oarada kalmış, eğitilmiş, green kart verilmiştir. Amerika ancak kendisine özel hizmetler yapan, tertiplerinde klulandığı kişilere bu kadar uzun süre vize verir.

Güney’in evinde yapılan aramada elde edilen malzemelerden sürekli yasa dışı işlerle uğraştığı anlaşılmaktadır. Bunlardan biri de 1998’de benimle ilgili yazdığı sahte mektuplardır.”

SAHTE MÜSLÜMAN, GERÇEK DOLANDIRICI!
Tuncay Güney, Sabetayistim diyor: Sahte! Amerikaya gidip Hiristiyan oldum diyor: Sahte! Sonra Musevi oldum diyor: O da yalan! Sahte! Ama GERÇEK DOLANDIRICI! GERÇEK TERTİPÇİ!

TUNCAY GÜNEY 2007 SONUNDA TÜRKİYE’YE GELDİ
Tuncay Güney’in mahalle arkadaşı olan Nevzat adlı bir arkadaşımız, O’nu 2007 Aralık sonunda, 2008 Ocak, Şubat, Mart aylarında İstanbul’da komşu olarak oturdukları mahallede defalarca görmüştür. Bu tarihlerde Türkiye’ye getirtilip, tertipte, soruşturmada görevler verilmiştir.

ÇOCUKLARIMIZI SOKAĞA ATMIŞIZ
Tuncay Güney, Türkiye’nin ayıbıdır. Devlet Denetleme Kurulu resmi raporlarına göre bir milyon çocuk sokaklarda yaşıyor, suç işletiliyor, ırzlarına geçiliyor... Tuncay Güneyler böyle yetiştiriliyor.

MÜLAKATI NASIL YAPILMIŞ?
Tuncay Güney’le mülakat yapan polis ekibinde yer alan polis şefi Ahmet İhtiyaroğlu’nun açıklamaları, Güney’in anlatımlarının uydurma, bir tertibin parçası olduğunu göstermektedir. Mülakatta sorulan sorular da bunu kanıtlamaktadır. Soruların önemli bir kısmı bir kurgunun parçası ve yönlendirici. Aynı dönemde Ümit Oğuztan’la yapılan mülakatta da aynı yönlendirmeler var. Oğuztan’a ‘üçgeni kur’ diyerek baskı yapılmıştır.

GÜNEY’İN TV’LERDEKİ GAFLARI
Tuncay Güney, M. Ali Birand’ın programında savcıların kendisinden tanık olmasını istemediklerini ağzından kaçırmıştır. İddia makamı Güney’i getirmek istemiyor.

GERÇEK MÜLAKAT KASETLERİ GİZLENİYOR
Mülakat kasetleri uzun uğraşılarla zar zor gelebildi. Bunun bir anlamı var. Kaset gizlenmek istendi. Bu kasetler bizim kanıtımızdır. En sonunda gelen kasetler gerçek kasetler değildir. Gerçek mülakat kasetleri ‘miniDV’ adı verilen kasetlerdir. Gelen kasetlerde montaj ve kesintiler olduğunu tespit ettik. Bunun nedeni bazı bölümlerin yok edilmek istenmesidir.

SANCAK, YAZICIOĞLU ve GÜLEN BÖLÜMLERİ GİZLENİYOR?
Fethullah Gülen, Ethem Sancak, Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili bölümler kasetten çıkarılmıştır.

Ethem Sancak’ın ifadesini alan savcılar kendisine Tuncay Güney mülakatında adının geçtiğini belirtmişlerdir. Neden? 2002 yılına kadar benimle gelip görüşen Ethem Sancak karşı tarafa kapak atınca mülakattan çıkarılıyor. Yine Tuncay Güney televizyon programında Muhsin Yazıcıoğlu’ndan özür dilemiş, işkence altında kendisi hakkında ifade verdiğini belirtmiştir.

SAVCILIK 2001 DE MÜLAKATI ÇÖPE ATMIŞTI
Mülakat zamanın İstanbul DGM Başsavcısı Aykut Cengiz tarafından ciddiye alınmamış ve soruşturma açılmasına gerek görülmemiştir. aradan 7-8 yıl geçtikten sonra yeniden piyasaya çıkarılmıştır.

ZEKERİYA ÖZ: SORUŞTURMANIN MERKEZİNDE İŞÇİ PARTİSİ VAR!
Savcı Zekeriya Öz, 23 Temmuz 2008 günü ATV ana haber bülteninde yayımlanan açıklamasında “Ergenekon’un merkezinde İşçi Partisi var!” demiştir. Bir savcı bunu söyleyebilri mi? Bunu söyleyen kişi savcılık makamında oturmaya devam edebilir mi? Bu kanunsuzluğu Sayın Mahkeme değerlendirecektir.

TERTİBİN BAŞROLÜNDE MEHMET EYMÜR VAR!
Dava dosyasında aleyhime konuşan bir-iki kişi var. Bunlardan biri de tertibin başında yer alanlardan Mehmet Eymür’dür. Mehmet Eymür rezil olacağını bildiğpinden tanıklıktan kaçmıştır. Yaptığı açıklamalarda sanıklar arasında yalnız İşçi Partililer hakkında menfi bilgisi olduğunu söylemektedir. Böylece diğer sanıklara mesaj vermekte, sizle işim yok benim derdim Perinçek ve arkadaşları demektedir. Mehmet Eymür kendi görev alanına girmemesine rağmen Perinçek ve grubunu izlediğini defalarca söylemiştir. Mehmet Eymür kim? Kanundışı işler yapmış ve iki kez MİT’ten atılmış!

MEHMET EYMÜR’ÜN İŞÇİ PARTİSİ DÜŞMANLIĞI
Eymür benim Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olduğumu söylüyor. Oysa ben Hukuk Fakültesi mezunuyum. Büyük istihbaratçı bunu bile bilmiyor!

Almanya’da geçirdiğim iki yılda ne yaptığımın bilinmediğini iddia ediyor. Ben Almanya’ya dil öğrenmek amacıyla gittim, 6 ay kaldım. Bu dönemde gazete dağıtıcılığı, fırın işçiliği yaptım. Gothe Enstitüsünü bitirdim. 1963’de 4 ay, 1967’de 3 ay kaldım.

KONTGERİLLA İLE SAVAŞTIĞIMIZ İÇİN BURADAYIZ
Biz kontrgerillayla, galdyoyla savaştığımız için buradayız. Mehmet Eymür, Doğu Perinçek’i öldürmek için çeşitli düzenlemelerin içine girmiştir. Bunu Yargıtay Başkanı Sayın Eraslan Özkaya da açıkladı. Mehmet Eymür’ün Doğu Perinçek’e suikast düzenleyeceğinin kendisine söylendiğini basına açıkladı. Doğu Perinçek’e yönelik Eymür merkezli üç kez suikast hazırlığı yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Metmet Eymür ve Şenkal Atasagun grupları arasında bu suikast konusunda internet sitelerinde tartışmalar olmuştur.

EYMÜR’ÜN BİLGİ NOTU
Mehmet Eymür’ün bilgi notunda bizimle ilgili bir suçlama yok. Yalnız görevi olmadığı halde İşçi Partisi ve Perinçek hakkında çalışma yaptığını itiraf ediyor.

Eymür tertibin içinde. 4 Haziran 2000’de ATİN sitesinde Tuncay Güney’i tehdit eden bir yazı yayımladı. Tuncay Güney mülakatta “Eymür bana mesaj verdi. Seni bertaraf ederim” dedi diyor.

FEHMİ KORU’NUN TEHDİDİ
6 Haziran 2000’de Fehmi Koru yazısında, Tuncay Güney’e “yılın gazetecisi olacaksın” diye tehdit içeren mesaj gönderdi. Tuncay Güney bunun üzerine Temmuz 2000’de Amerika’ya gidiyor, green kart başvurusu yapıp, alıyor...

EYMÜR’ÜN EN BÜYÜK KAHRAMANLIĞI
Mehmet Eymür’ün en büyük kahramanlığı, Turgut Özal’ın damat adayı Asım Ekren’i kaçırma eylemidir.

EYMÜR, CİA-MOSSAD İLİŞKİSİ
Eymür’ün bütün hayatı CIA ve MOSSAD’la birlikte Türk Ordusu’na karşı faaliyetle geçmiştir.

İNGİLİZLERLE İLİŞKİ
Eymür döne döne “12 Mart’ta Perinçek’in İngilizlerle ilişkisini saptadık” diyor... Bunun tek delili olarak 12 Martta bizimle birlikte yargılanan Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Cahit Düzel’in üniversite lojmanında bir İngiliz öğretim üyesi ile kalmasını gösteriyor.

EYMÜR: PERİNÇEKLER KONTRGERİLLAYI AÇIĞA ÇIKARDI
Eymür, bizim kontrgerillayı ortaya çıkardığımızı söylüyor. Bunlar bizim başarılarımız. Şimdi bu bilgileri vatanseverlere karşı kullanıyorlar.

MİT’İ CIA’LAŞTIRMAYA ÇALIŞANLAR BİZİ SUÇLUYOR
Güngör Mengi röportajında Hiram Abas şöyle diyor: “Bunlar yayınlarıyla MİT’i pasifleştirdiler” diyor.

Kontrgerilla’yı kuranlar, sivilleştirme adı altında MİT’i CIA’laştırmaya çalışanlar bizi suçluyor. Neden biz onların suçlarını ortaya çıkarmışız. Yasal sınırlar içine çekilmelerini sağlamışız.

Bizim bu davadan yargılanmamız NATO güdümündeki Gladyo’nun isteğiyledir.

MEHMET EYMÜR’LE RÖPORTAJ
Genel Başkan Yardımcımız Hasan Yalçın bir gün Mehmet Eymür’ü aradı, “ gel bizim ne dış bağlantımız varsa açıkla” dedi. Tarihi bir mülakat yaptı.

HY- Buyurun sorun.
ME- Çok ağır ithamlar var.
HY- Yazdıklarımızın hepsinin yanlış olduğunu söylemiyorum dediniz.
ME – Söylemiyorum.
Hasan Yalçın ısrarla bizim dış bağlantımızı açıkla diye sıkıştırıyor.
HY- Yabancı güç dediğiniz Ebu Firas oluyor.
ME- Tabii.
HY- Filistin’i koruruz. Filisrtin mazlum bir halk. Emperyalizme karşı Filistin’in yanındayız.

Eymür bu görüşmede, bizim ABD ve Sovyetler Birliği ile ilişkimiz olmadığını kendi ağzıyla söyledi. Bizi, yabancı bağlantımızın Filistin Kurtuluş Örgütü ile ilişkili olmakla suçluyor.

FİLİSTİN HALKI KARDEŞİMİZDİR
Filistin ile ilişkilerimizle iftihar ediyoruz. Filistin halkı bizim kardeşimizdir. Hasan Yalçın’ın bu röportajını mahkemeye arz ediyorum.

İŞTE EYMÜR’ÜĞN ADAMLARI: MEHMET ZEKERİYA ÖZTÜRK
Gözaltına alındığımızın ertesi günü Star Gazetesi’nde, “Öztürk, Perinçek grubunu fişlemiş” diye yazdı.

Sonra Milliyet M. Zekeriya Öztürk’ün ifadelerini, “Perinçek’i gözaltına aldıran ifade” diye yazdı.

Bir kalıp halinde gazetelere verilmiş aynı haber.

M. Zekeriya Öztürk’ü bize yollayan kuvvet, bunları söyleyeceksin demiş. O birisi kim? Öztürk’ün bilgisayarından çıkan bir mektubu okuyor, Perinçek. “Sayın hocam” diye hitap ediyor bu mektupta.

Ulusal Kanal’a bir kurum tarafından yollandığını anlatıyor, bu mektupta M. Zekeriya Öztürk.

Perinçek, dava dosyasında bulunan Zekeriya Öztürk’le ilgili ikinci belgeyi okuyor. Öztürk burada, “ABD Büyükelçiliğiyle görüşüyorum” diyor. Burada Öztürk, “ABD elçiliğiyle ilişkilerim Türk ajanlığı şeklinde değildir”, “Elçiliğin sınırsız güveni tamdır” diyor.

İşte Eymür’ün adamları !

T. Güney ve M. Zekeriya Öztürk !

Eymür kiminle çalışsa ABD bağlantılı.

GİZLİ TANIK DİLOVASI
Üçüncü gizli tanık “Dilovası” 68’i anlatıyor.

Deniz’i, Mahir’i de rahmet anıyorum. 68 hareketi yasal, barışçı, gençlik kitlelerini kapsayan bir harekettir. Banka soygunları, adam kaçırmalarla ilgisi yoktur. Dilovası bunları söylüyor. Şerefle kabul ederim.

68’le, 71 farklıdır. Bu ikisi kasıtlı olarak birbirine karıştırılır. Hepsini uyardım; Deniz’i de, Mahiri de uyardım. Halkla birleşmeden olmaz, maceracılıkla olmaz diye…

Dilovası da bunları anlatıyor.

Gizliliği kalmayan gizli tanık Hüseyin Tatlıdil de… Tuncay Güney gibi.

TELEFON KONUŞMALARI
Telefon konuşmalarımız yüzlerce sayfa. Hepsini kabul ediyorum. İftihar ediyorum. Hiçbirine de yasa dışı dinlediniz, hukuka aykırı dinlediniz vb diyerek itiraz etmiyorum.

1971’den bu yana MİT’in bütün delillerini de kabul ediyorum

Yasadışı toplansın ama yeter ki doğru olsun.

ÖRGÜT YOK
Devletin bütün kurumları Ergenekon Terör Örgütü yok diyor. Böyle bir örgütü kimse icat edemez. Bu salonda örgüt yok. Sadece İşçi Partisi var. Kimse böyle bir örgütü zihninde kuramaz. Ortak ideoloji yok! Gizli terör örgütünde çok dar, çok sıkı, bağnazlık düzeyinde ideolojik bağlantı olacak. Böyle bir şey yok. Veli Küçük’le aramızda bağlantı yok ki; “açık” olsun!

Bu yalanlar uydurulurken mesleki dürüstlük feda ediliyor!

İlhan Selçuk son elli yılın en değerli yazarlarındandır. Pırıl, pırıl. İnşallah böyle dedim diye korkmuyordur!

Bunca tecrübeden geçmiş insanlar, bu zırva örgütün yöneticisi olacak.

Bu söylediklerim Kemal Alemdaroğlu için de geçerlidir.
Tarih yargılayacaksa, örgüt kurmadılar diye eleştirilecekler. Bizim örgütüm var. Atatürk hep teşkilatlı ve teşkilatçı olmuş. Teşkilat bugün yasal partidir: İşçi Partisi’dir.

Gizli toplantı olarak İddianameye yazılan İbrahim Benli’nin evindeki toplantıya, opera sanatçıları, aydınlar katılmış, şarkılar söylenmiş, dans edilmiştir. Bu toplantıda tek bir illegal faaliyet eşim Şule Perinçek’in dans bittikten sonra izleyenlerin alkışlaması üzerine beni öpmesidir.

Örgüt yok!

İlişki yok!

Kimse böyle bir örgütü satamaz.

Şemada Şevket Sabancı’nın adı da var. Hani nerede Şevket Sabancı? Ya bu işi ciddiye alacaksınız ya da bizi bırakacaksınız.

Bizi tutarak insanları tavşan haline getirdiniz. Aslan yürekli gazeteciler, şimdi tavşan yürekli oldular.

Böyle bir örgüt olur mu?

Bu şemaya şimdi kimse sahip çıkmıyor.

Evet bir örgüt var: Zekeriya Öz, Sami Demirkıran, Tuncay Güney, Zekeriya Öztürk ve Osmanım… Bu dava dosyasından bunlardan örgüt çıkar, başka çıkmaz!
Evet bir örgüt var; O da İşçi Partisi. Zekeriya Öz, “hedefte İşçi Partisi var!” diyor. O halde burada İşçi Partisi’ni kapatma davası görülüyor.

SORUŞTURMAYA “ERGENEKON” ADI VERİLMESİ
Ergenekon ismi bu davaya kasıtlı olarak verilmiştir. Tertipçilerin bu davaya Ergenekon ismini vermeleri anlamlıdır. Ergenekon destanının kahramanı toplumdur. Halk kahramanlığı! Başına geçen ise adını bile bilmediğimiz demirci... Bu isim kabul ettirilememiştir. Genelkurmay yazışmalarında bu ismi kullanmamaktadır. Bir terör örgütü kendisine “Hz. Muhammet Tugayları” dese, biz onu Hz. Muhammet Terör Örgütü diye mi anacağız? Veya Atatürk adıyla kurulsa, Atatürk Terör Örgütü mü diyeceğiz. İddianamenin ruhu, daha başlığından kendisini ortaya koymaktadır.

İSTANBUL BAŞSAVCISININ AÇIKLAMASI
İddianamenin kamuoyuna ilk sunuşunu İstanbul C. Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından yapılmıştır. Bu açıklamadan anlaşılan:

Başsavcı bu soruşturmaya sahip çıkmamaktadır. “Bu soruşturmayı o savcılar yaptı, iddianameye Başsavcı vekili imzaladı, ben imzalamadım” diyor. Kurumsal bir felaket. Başsavcı iddianamenin şahsi sorumluluğunu üstlenmiyor.

Başsavcı “tutukluluğun devamının sorumluluğu bize ait değildir” diyor. Yani “tutuklamayla da ilgimiz yok” diyor.

“Bildiğimiz klasik terör örgütü değil” diyor. “Basındaki yayın ve yorumların çok büyük bir bölümü gerçek dışı” diyor. Ama o yayınların hepsi iddianameye yazılmış. İstanbul C. Başsavcısı bu iddianamenin çok büyük bir bölümünün gerçek dışı olduğunu kabul etmiş oluyor.

Başsavcı “bilgi kirliliği yaratıldı” diyor. Bilgi kirliliğini kim yaptı o zaman? Ya savcılar ya da polis...

Başsavcı “şüphelilerin özel yaşam ve temel hakları ihlal edildi” diyor. Bu suç. değil mi? Suç! Başsavcı böylece “benim emrimde çalışanlar insanların özel yaşamlarını ve temel haklarını ihlal ettiler” diyor.

Cumhurbaşkanı Demirel’den, bir çok yazar, şahsiyet bu soruşturmanın arkasında dış güçler var diyorlar. Başsavcının açıklamasında bir tek bu eksiktir. Bunu da başsavcı söyleyemez.

Başsavcının bu basın açıklaması bu iddianame hakkındaki en güzel değerlendirmedir. Aynen katılıyoruz.

Başsavcının önüne üç kez Perinçeklerin tutuklanması talebi geldiğini ve her seferinde “olmaz, yanlıştır” denilerek reddedildiğini biliyoruz.

İddianamenin delilleri Tuncay Güney’in beyanları, Atatürk’e alçakça “İngiliz piçi” diyen Osmanımlar... Bu iddianamenin seviyesini de ortaya koymaktadır.

İddianameye savcılar ekibinin yazmış olması düşünülemez. Çok sayıda kişinin ayrı ayrı yazdıkları anlaşılmaktadır. Çok sayıda, 10 kere, 15 kere, 20 kere tekrarlar var. Bu iddianameden tekrarları çıkarın bir kaç yüz sayfaya iner. İddianamenin 2455 sayfa, 400 küsru klasör olarak ortaya koymak kasıtlıdır. Boğmak amaçlıdır.

İddianamenin dili de savcılar tarafından yazılmadığını ortaya koymaktadır.

İddianame toplumu terörize etmek amaçlıdır. Korku yaratmıştır, koca koca komutanları bile korkutmuştur.

F SAVCILARI
F Savcıları, dedik suç duyurusunda bulunuldu. Savcılar, nerede Fethullah denilmişse oraya yöneliyorlar. Emniyet ve savcılıkta nerede Fetullah nerede Ramazan Akyürek varsa hep bunlar soruldu. Size ne Ramazan Akyürek’ten! Bakın haklı çıktık, hakkında soruşturma açıldı. Ramazan Akyürek’in sicili belli. Bu sicil

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Doğu Perinçek'in Ergenekon Savunması (1)

23/1/2009 · Kategori: Dokumanlar

DOĞU PERİNÇEK'İN ERGENEKON DAVASINDAKİ TARİHİ SORGU KONUŞMASI (TAM METİN)
 
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na

Dosya No: 2008/209

Konu: Sorgu özeti


I
GİRİŞ



KARANLIK BIRAKILAN TEK NOKTA KALMAYACAK!

Sayın Başkan, Sayın Yargıçlar,
İşçi Partisi Genel Başkanı ve yöneticileri hakkında karanlık kalan tek nokta bırakmayacağız.
Suçlamalarla ilgili aydınlatılmayan, çürütülmeyen, eksik kalan, bulanık kalan tek bir nokta görürseniz, lütfen sorunuz.
İddia kürsüsünde oturanlar da sorsunlar.
Ceza Yargılaması Hukuku’na aykırı sorular da sorsunlar. Avukatlarıma rica ediyorum itiraz etmeyecekler. İddia sahipleri, yasadışı kanıtlarını da toplasın getirsinler. Gizli dinlemelerini, sinsi gözlemlerini, gelmiş geçmiş bütün raporlarını getirsinler. Hepsi, onların suçunu kanıtlayacaktır. Zaten tepeden tırnağa yasadışılığa ve suça batmış durumdalar.
Halkın önünde her şeyi açıklamaya hazırız. Bu Ergenekon tertibini bütün boyutlarıyla, Türkiyemizi hedef alan bütün derinliğiyle kulağından tutup kamuoyunun önüne çıkaracağız. Tertibin suçlularını yargılayacağız burada!
Sorgumun sonunda soruları bekliyorum. Sorun ve bu işi burada bitireceğiz!
Ertelenmesi, Türkiye’ye karşı suç olur.

TUNCAY GÜNEY YOKSA ÖRGÜT DE YOK

Bu davanın iskeletini, omurgasını, çekirdeğini Tuncay Güney kurmuştur.
Bu davaya ille bir isim takılacaksa, “Tuncay Güney Davası” demek yerinde olurdu.

İddianamenin omurgasını,
1. Tuncay Güney ile 2001 yılında yapılan Mülakat,
2. Tuncay Güney’in Mülakatı’na dayanılarak yapılan şema,
3. Tuncay Güney’in polise verdiği belge çuvalı
oluşturmaktadır.

Çekin bu omurgayı, İddianame bir et yığını gibi yığılır kalır.
Tuncay Güney’i çıkartınız bu dava dosyasından
— Örgüt kalmaz!
Örgütü kuran, temeli atan, çekirdeğini tayin eden, yöneticilerini atayan, bağlantıları ören, olayları imal eden, özetle senaryoyu kurgulayan, televizyon ekranlarına baktığınız zaman, hep Tuncay Güney.
Bu İddianame’de Tuncay Güney’in adı 487 kez geçiyor. Rakipsiz bir numara!

Meczup yok! Oval ofis var!
Tuncay Güney, görünüşte “Asrın Örgütü”nü kurmuş.
Mülakatı’nı izleyen çok yüksek ve seçkin şahsiyetler, bu adam “meczup” diyor. Söyledikleri “deli saçması” , “kepazelik”, “rezillik”, “hokkabazlık” diye niteleniyor.
İşte en büyük yanılgı buradadır.
Bir meczup, bir hokkabaz Türkiye’yi parmağında oynatabilir mi?
Bir millet, deli saçmalarıyla makaraya sarılabilir mi?
Savcılıklar, tutuklama makamları, bir meczubun esiri haline düşer mi?
Bir meczubun şemasını MİT resmi belge haline getirip 2002 yılından itibaren devlet içindeki darbe ve tertiplerde kullanır mı?

İddianame, Tuncay Güney’in eseri!
Tutuklanmalar, Tuncay Güney’in talimatı!
MİT şeması, Tuncay Güney’in kurgusu!
Bu işler, bir meczubun işleri değil!

— Kasette izlenen “deli saçmaları”nı kim İddianame haline getirmiş?
— Savcı Zekeriya Öz ekibi!
O zaman kasette izlediğiniz Tuncay Güney, Zekeriya Öz olmuş.

Peki, 2006’da kim “Ulusalcı dalganın üzerine gidin” fetvasını vermiş?
— Fethullah Hoca!
Bu durumda kasetteki Tuncay Güney, Fethullah Hoca’nın ta kendisi oluyor!

— Kim önüne konan Tuncay Güney Mülakatı’ndan üretilen görüntüleri izledikten sonra, delillendirin, savcıları bulun, onları tutuklayın talimatı vermiş?
— 2006 yılı Mayıs ayında Tuncay Güney Abdullah Gül olarak sahneye çıkıyor!
Bakınız Tuncay Güney, Abdullah Gül kimliğiyle karşımıza çıktı.

— Kim ben Ergenekon Davasının savcısıyım diye göğsünü gere gere son görevini açıklamış?
— BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan.
Meğerse BOP Eşbaşkanı, Tuncay Güney’den başkası değilmiş.
— Peki, kim BOP Eşbaşkanı’na bu onurlu görevi vermiş?
— ABD Başkanı Bush, 5 Kasım 2007 günü Beyaz Saray Oval Ofisi’nde.
İşte meczup dediğimiz, Tuncay Güney’in kökünü bulduk.
Tuncay Güney, “Ulusa Sesleniş” konuşmasını aslında Oval Ofis’ten yapıyor.

SAVCILARIN İTİBARLI, GÜVENİLİR, SAMİMİ DAYANAĞI TUNCAY GÜNEY

Kimileri Tuncay Güney’i abarttığımızı düşünebilir.
Gerçeğe bakalım!
Savcı Zekeriya Öz, Genelkurmay Başkanlığı’nın, Jandarma Genel Komutanlığı’nın yolladığı yazılara itibar etmiyor, onları samimi bulmuyor, hatta onları suçlu olarak görüyor. Ama Tuncay Güney’in her söylediğini başının üzerinde tutuyor. İddianame’nin en itibarlı, en güvenilir, en samimi şahsiyeti Tuncay Güney’dir.
Tuncay Güney, Savcı Zekeriya Öz’ün itibar kaynağıdır ve itibar şampiyonudur.
Yine Danıştay suikastını yapanlardan Osman Yıldırım’a da Savcı Zekeriya Öz sonuna kadar güvenmekte ve itibar etmektedir.
Bu davanın savcıları ile Tuncay Güney, birbirlerine çok yakışıyorlar. Çünkü itibar, güven ve samimiyet ölçüleri aynıdır.
Savcı Zekeriya Öz ile “Osmanım” diye aşırı muhabbet taşıdığı, Atatürk’e alçakça “İngiliz piçi” diyen Osman Yıldırım da birbirlerine çok yakışıyorlar.

BÜYÜK SUÇLAR VE SUÇLULAR

Demek ki Tuncay Güney meczup değilmiş.
Tuncay Güney’in meczup olmadığını aslında ona meczup diyenler de en sonunda anladılar.
Bir komutanımız hemen geçmişini gözden geçiriyor. 1995 Çelik Harekâtı’nı yapmış, Kardak Operasyonu’nun emrini vermiş.
Büyük suç!

Diğer komutanımız, ABD’nin Kuzey Irak seferine karşı dik duruşunu hatırlıyor.
Büyük suç!

Eski YÖK Başkanımız kendisini temize çıkarıyor! Ben sapına kadar Amerikancıyım diyor.
O, gerçekten suçsuz!
Çünkü suçluyu da suçsuzu da Amerika belirliyor; savcılar ve yargıçlar değil.
Tuncay Güney, Eski YÖK Başkanı’nın bu beyanatını Oval Ofis’ten mutlaka izlemiştir. Madalyasını yakında yollayacaktır.

İşçi Partisi Genel Başkanı olarak, İddianame’de bana yöneltilen suçlara bakıyorum. Özeti:
Kemalist Devrim’i tamamlama kararlılığı!
ABD emperyalizmine ve Haçlı İrticaya karşı vatanı savunmak, halkı savunmak!

HEDEFTE TEMİZLER VAR
KİRLİLER DEĞİL

Kamuoyunda dolaştırılan en şaşkın söylenti, bu davada sap ile samanın birbirine karıştırıldığı, temiz insanların kirli insanlarla aynı sepete konduğudur.
Temiz ne demek?
Temiz olmak,
- Çelik Harekâtı’nı yapmak,
- Kardak Harekâtı’nı yapmak,
- ABD’nin Irak’ı ve Türkiye’yi parçalamasına direnmek,
- NATO’dan çıkmak,
- Türkiye’nin bağımsız olarak Avrasya’daki yerini alması,
- Atatürk Devrimi hedefine bağlanmak
ise,
bu dava, tam hedefine yönelmiştir.
Oval Ofis’ten verilen talimat, doğru uygulanmaktadır.
Herkes örgüt şemalarına iyi baksın!
O şemalarda yöneticiler, Org. Kıvrıkoğlu, Org. Eşref Bitlis, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek var!
Bu davada hedef, Oval Ofis’te tanımlanmış bir suçları bulunmayan 20 yaşlarındaki Vatan Bölükbaş’lar değildir.
Herkes uyanmalı ve büyük tertibi görmelidir.
Hiç kimse bu davada olmayan bombalarla, uydurma krokilerle suçlanmıyor.
Suç, Atatürk Devrimi’ni taammüden savunmak!

NATO’DAN ÇIKALIM GLADYO’NUN KÖKÜ KAZINIR

Tuncay Güney, Türkiye’nin patlayan çıbanıdır; Türkiye’nin irinidir.
Türkiye, son 60 yılda Kemalist Devrimi yıka yıka kendi eliyle imal ettiği bu zavallı çocuklarının üstünde tepinerek bu karanlık tertipten kurtulamayacaktır.
Artık herkes, Maşallah, Kontrgerilla düşmanı, Gladyo düşmanı, Susurluk düşmanı, çete düşmanı, mafya düşmanı oldu.
Türkiye fırsat yakalamış, öyle diyorlar.
Başımızda Obama, Fethullah Hoca, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan elimizde F tipi polis kadroları, Gladyo’yu ve Susurluk’u temizliyoruz!
Türkiye, neyin fırsatını yakalamış?
Düşman, Kemalist Devrim’in son kalelerini de yıkacak! Ordu’nun direncini kıracak. İşçi Partisi’ni etkisiz hale getirecek. Vatansever güçleri sindirip bir Mafya-Tarikat-Gladyo rejimini kurmanın eşiğine gelmiş, son hamlesini yapıyor.
Şaşkınlarımız, saf yüreklilerimiz;
ABD’nin Sözleşmeli personelinden Mafya-Tarikat güçlerinden,
BOP Eşbaşkanlarından,
Deniz Feneri soyguncularından,
çocuklarına yüz metrelik gemicikler alıp, eşlerinin parmaklarına 40 milyarlık yüzük takanlardan,
Dolmabahçe Sarayı’nın eşyalarına bile göz koyanlardan
temiz toplum kurmalarını bekliyor.
Gafillerin ve hainlerin tertiplerine, psikolojik savaş yalanlarına kanmak için ne kadar arzulu insanımız var!
İkiyüzlülüğe izin veremeyiz!
Susurluk’un, Gladyo’nun kökünü kazımak mı istiyoruz, yapılacak tek iş vardır: NATO’dan çıkmak!
NATO’dan çıkalım, Uğur Mumcuları kimse vuramaz!
NATO’dan çıkalım, Eşref Bitlis’in uçağını kimse düşüremez.
NATO’dan çıkalım, 1 Mayıs katliamları son bulur.
NATO’dan çıkalım, Kahramanmaraş’ta canlarımızı artık kimse baltalarla öldüremez!
NATO’dan çıkalım, kimse Atatürk Kültür Merkezi’ni kundaklayamaz!
NATO’dan çıkalım, kimse Madımak Oteli’ndeki o güzel aydınlarımızı cayır cayır yakamaz!
NATO’dan çıkalım, benim canım yerdeşlerim Kemaliye Başbağlar köylülerini kimse kurşuna dizemez!
NATO’dan çıkalım, Hırant Dink’i kimse öldüremez.
NATO’dan çıkalım, PKK terörünü, Hizbullah maskeli terörü kimse besleyemez!
NATO’dan çıkalım, Gazze halkına en büyük yardım budur!
NATO’dan çıkalım, Irak halkına en candan selam budur.
NATO’dan çıkalım!
İkiyüzlülüğü bırakalım!

NATO’DAN ÇIKMAK “YURTTA BARIŞ, CİHANDA BARIŞ”IN BUGÜNKÜ GÖREVİDİR!

Gladyo’yu temizlemek istiyor muyuz, tek çare vardır:
Atatürk’ün demir süpürgesi!
Atatürk’ün döneminde bu terör belası var mıydı?
Hatta 1960’ları hatırlayınız, şu patlayan bombalar, havalara uçan kollar bacaklar var mıydı?
Şu koruma ordularına bakınız, Türkiye Atatürk Devrimi dönemlerinde böyle miydi?
Nerde o devrimin, o bağımsızlığın getirdiği barış ve huzur, o kardeşlik, o mahalle ilişkileri, o arkadaşlıklar ve sevdalar?
Bu kan revanın ortasında, Türkiye’nin ilerlediğini, kalkındığını hangi mezhep söyleyebilir?
Buradan İşçi Partisi Genel Başkanı olarak bütün milletime sesleniyorum:
NATO’dan çıkalım
Gladyo’nun kökünü kazıyalım!
Bütün partiler, örgütlere aynı çağrıyı yapıyorum:
NATO’dan çıkalım
Gladyo’nun kökünü kazıyalım!

Kim Susurlukçu kim değil, mihenk taşı, bu çağrıya verilen cevaptadır.
Kimse milleti aldatmasın!
İkiyüzlüler meydana çıksın!
Milletimiz kimseye aldanmasın!

“BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ” DİYE İDDİANAME YAZILMAZ!

Ceza yargılaması, fiillerle ilgilenir. Suç olduğu iddia edilen fiilleri tek tek ele alacağız.
Fiiller, zamanla belirlenir. Bir iddianamenin hukuki değerinin birinci ölçütü, fiiller, insan somutluğudur; gerçekliğidir; zamanın içindeki yeridir. O nedenle hukukçu, hemen ilk sayfada yazılan “Suç Tarihi”ne bakar. Biz de bakıyoruz. Tarih: 12 Haziran 2007. Yani Ümraniye’de bulunduğu söylenen bombaların, yine bulunduğu rivayet edilen tarihi.
Ancak İddianame’nin içini açıyoruz. Milattan önce binlerce yıl derinliğine kadar gidiyor. Suç olduğu iddia edilen somut fiiller bulunmadığı için, suç tarihi de saptanamıyor.
“Bir varmış bir yokmuş, deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken” diye iddianame yazılmaz.
Bu İddianame’de bizleri suçlayan bütün olaylar, “deve tellal iken” gerçekleşmiştir.
İddianame’nin en büyük gerçeği budur.
Şimdi tek tek ispatlayacağız.
Tartışmasız olarak ispatlayacağız.
Kesinleşmiş mahkeme karalarıyla ve tartışmasız resmi belgelerle ispatlayacağız!


















II
UYDURMA FİİLLER VE GERÇEKLER



BİRİNCİ UYDURMA:
BİLECİK TOPLANTISI

“Ergenekon Yeniden Yapılanma” temel belgesini, Doğu Perinçek, Suphi Karaman, Hasan Yalçın, Deniz Bilge, Erol Bilbilik BİLECİK’te hazırladılar.”
(İddianame, s. 56, 887, 1408, 1522, 1552 ve diğer yerlerde)
Kanıt: Tuncay Güney ile Mülakat.

Açıyoruz Tuncay Güney ile Mülakat’ın ilgili bölümlerine (s.26, s. 81–84) bakıyoruz. Bilecik’te hazırladılar diye bir suçlama yok. Soldan sağa okuyoruz, Yok! Sağdan sola yazabilirler diye bir de öyle okuyoruz yine Yok!
İddianame’yi yazanlara Tuncay Güney’in kurgulanmış Mülakat’ı dahi yetmemiş. Bir kuruluş eylemi gerekli… Yok! O zaman uydurmuşlar. Uydurma eylemi, Mülakat Özeti’nde başlıyor. F tipi polisler, Mülakat’ı özetlerken uydurmuşlar.
Ancak ben, Emniyet sorgusunda uyardım, “Bilecik toplantısı”, “Bilecik’te hazırlama diye bir şey yok” diye anlattım.
Savcılar, bu beyanlarım karşısında uydurmadan vazgeçebilirlerdi. Vazgeçmiyorlar. Uydurmada ısrar ediyorlar. Yalanı bile bile iddianameye de yazıyorlar. Kasıt unsuru tamam!
İddianameyi imzalayanların birinci suçudur bu!

Fiil uydurmak!
Suç uydurmak!
Mahkemeyi yanıltma girişimi!
Kamuoyunu kandırmak!
İftira fabrikasyonu!

Bunların hepsi suçtur!


İKİNCİ UYDURMA:
GEN. VELİ KÜÇÜK’ÜN TALİMATI

“Doğu Perinçek ve arkadaşları Ergenekon Yeniden Yapılanma belgesini Veli Küçük’ün talimatıyla yazdılar.”
(İddianame, s. 56, 887. 1408, 1522, 1552 ve diğer yerlerde)
Kanıt: Tuncay Güney ile Mülakat.

İddianame’yi yazanların bu iddiası da uydurma.
Mülakat’ta böyle bir yalan yok!
İddianame yazarları, Tuncay Güney’in bile söylemediği yalanı uydurmuşlar!
Dahası Tuncay Güney, tam tersini söylüyor:
“SORGUCU: İşaret eden kim?
TUNCAY GÜNEY: Neyi işaret eden?
SORGUCU: Siz gidip bu adamlardan faydalandınız. Ergenekon’un Yeniden Yapılanması’nda faydalanın diyen kim?
TUNCAY GÜNEY: Veli paşa faydalanın demedi. (…) Kendi söylemedi. Doğu Perinçek, bunlarla [Perinçek’in Genel Başkan Yardımcıları] çalışıyor.
SORGUCU: Siz Doğu Perinçek’e gittiniz. Doğu Perinçek, bunlarla kendisi hazırladı.
TUNCAY GÜNEY: Evet (…)
SORGUCU: Niye buna ihtiyaç duydu? Örgüt, Ergenekon pasif durumda mıydı?
TUNCAY GÜNEY: Hayır partilerde bir Anayasa Taslağı vardır.”
İddianameyi yazanlar, bir kez daha uydurmuşlardır.
İkinci suçları budur!

ÜÇÜNCÜ UYDURMA:
PERİNÇEK VE ARKADAŞLARI HAZIRLADI

“Bilecik toplantısı” Mülakat’ta yok. Yalan! Savcılar uydurmuş!
“Veli Küçük’ün talimatı” da Mülakat’ta yok. Hatta tam tersi söyleniyor. Bu yalanı da savcılar uydurmuş.
Peki, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek ve üç Genel Başkan Yardımcısı, Ergenekon temel belgesini hazırlamışlar mı?
Bu iddia da uydurma!
Mülakatı baştan sona okuyunuz, tekrar tekrar okuyunuz! Tuncay Güney böyle bir yalanı söylemiyor.
Bu yalanı da, Tuncay Güney’in Mülakatı’nda olmadığı halde, İddianame’yi yazanlar uyduruyorlar! Uydurmaya mecburlar! Çünkü kendilerine örgüt imal etme görevi verilmiş!
Tuncay Güney’in söylediği şu: Doğu Perinçek ve Suphi Karaman, Hasan Yalçın, Erol Bilbilik, Deniz Bilge, partileri için “bir Anayasa Taslağı” hazırladılar.
Bu metnin adı:
“Devletin Yeniden Yapılanması”.
Bu metin, İşçi Partisi başkanlık kurulu kararı!
Dava dosyasındaki belgelerde, üzerinde “İP Başkanlık Kurulu Kararı–25 Kasım 1999” diye açıkça yazıyor!
İP Başkanlık Kurulu Kararı olan “Devletin Yeniden Yapılanması” bir bakıma bir anayasa önerisi taslağı!
İP Başkanlık Kurulu Kararı ile “Ergenekon Yeniden Yapılanma” arasında en küçük benzerlik bile yok! Her iki metin arasında ortak bir cümle dahi yok!
İddianame’yi yazanlar, yine “hünerlerini” gösteriyorlar. Tuncay Güney’in Mülakatı’nda iki ayrı metin olarak geçen “İP Başkanlık Kurulu Kararı” ile “Ergenekon Yeniden Yapılanma” belgesini sürekli olarak birbirine karıştırıyorlar. Kasıtlı yapıyorlar bunu. Çünkü Tuncay Güney’in Mülakatı’nda böyle bir karışıklık yok. İki metin birbirinden ayrı:


“Doğu Perinçek’in Yeniden Yapılanma teorisi var. [İP Başkanlık Kurulu Kararı] Veli Paşa genişleterek tasarı yaptı.” (s.26) “Doğu Perinçek bize bir tez hazırladı. (…) Partilerde bir Anayasa Taslağı vardır.” (s.82–83)


Tuncay Güney’in yalanı, İddianame’yi yazanların uydurması yanında küçük kalıyor. Tuncay Güney, özetle şunu söylüyor:
İşçi Partisi’nin hazırladığı taslak, Veli Paşa tarafından genişletilerek “Ergenekon Yeniden Yapılanması” tasarısı haline getirildi.
Gerçekler, bu yalanı da çürütüyor:
“Ergenekon Yeniden Yapılanma” belgesinin tarihi: 29 Ekim 1999.
İşçi Partisi’nin “Devletin Yeniden Yapılanması” başlıklı Başkanlık Kurulu Kararı’nın tasarı olarak yayınlandığı tarih: 25 Kasım 1999.
Önce Ergenekon belgesi yazılmış.
Dolayısıyla o belgenin İşçi Partisi belgesinden yararlanarak yazılması mümkün değil.
İçerik de bunu doğruluyor. İleride inceleyeceğiz, iki belgenin konuları ayrı, felsefeleri zıt, aralarında tek bir cümle benzerlik yok!
İddianame’yi yazanların üçüncü suçu da budur.

DÖRDÜNCÜ UYDURMA:
“ARZ EDERİM” SAHTECİLİĞİ

İddianame’yi yazanlar, Doğu Perinçek’in Veli Küçük’e “Arz ederim” diye biten bir mektup yolladığını iddia ediyorlar. (İddianame, s. 1415 ve diğer yerlerde).
İşte mektup burada! [Perinçek, adli görevli aracılığıyla mektubun örneğini Mahkeme Başkanı’na sunuyor]
Bu mektup, Dava Dosyasında var.
Savcılar, mektubu görmüşler.
Ama bakıyoruz, “Arz ederim” sözcüğü yok!
[Doğu Perinçek, adli memur aracılığıyla Mahkeme Başkanı’na verdiği mektubun bir örneğinin de İddia Makamı’nda oturanlara verilmesini talep ediyor.]
Hani nerede, “Arz ederim” sözcükleri nerede?
İddia Makamı’nda oturanlar İddianamelerine yazdıkları o iki sözcüğü Mahkeme’ye göstersinler!
Gösteremiyorlar!
Yine uydurmuşlar!
Yüzleri kızarmıyor mu, utanmıyorlar mı?
Bu kez sahtecilik suçu işlenmiş.
Doğu Perinçek’in Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yolladığı mektubun sonundaki “Arz ederim” sözcüğü oradan kesme-biçme yöntemiyle alınmış, Sayın General Veli Küçük’e yollanan mektubun sonuna yapıştırılmış!
Buna ne demeli?
Dört kâğıtçılık yöntemi mi demeli, beş kâğıtçılık yöntemi mi?
Savcılara, tertibi hazırlayanlar, resmi evrakta sahtecilik yapma yetkisi mi vermişler?
Savcı sıfatını taşıyanlar, resmi bir evrak olan İddianame’ye, ellerindeki belgeleri bile bile, kasıtlı olarak değiştirerek, yeni sözcükler ekleyerek koyabilirler mi?
Bunu yapanlara C. Savcısı denebilir mi?
Herkes dese, babası Yargıtay C. Başsavcı Yardımcılığı yapmış olan Doğu Perinçek demez!
Denebilir ki, yanlışlıkla yazmışlardır; Cumhurbaşkanı’na yazılan mektup ile General Veli Küçük’e yollanan mektubu karıştırmışlardır!
Hayır, altını çiziyorum, bile bile, kasıtlı!
Çünkü ben Emniyet ifadesinde, “Arz ederim” sözcüğünün o mektupta olmadığını açıkça söyledim; uyardım onları.
Hata olsaydı, düzeltirlerdi.
Demek ki, mahcup olmaktan korkmuyorlar. Yüzlerinin kızarması, onlar için bir utanç değildir.
Psikolojik savaş görevi uğruna, onurlarını feda edebiliyorlar.
Evet, bu davada İddianame’yi yazanların amacı, Mahkeme’yi ikna değildir; kamuoyunu psikolojik savaşla aldatmaktır!
İşte uydurmalarla yürütülen psikolojik savaşın ispatı!
28 Mart 2008 tarihli Sabah gazetesinin birinci sayfa manşeti! Nal gibi harflerle!
“Tuhaf Diyalog Perinçek’ten Küçük’e: Arz ederim”
[Perinçek, Sabah gazetesini gösteriyor]
Savcıların uydurması, daha İddianame yazılmadan Sabah Gazetesi’ne birinci sayfa manşeti oluyor.
F. Savcılığı ile Amerikancı liboş ve tarikatçı basın arasındaki yalanlarla, fabrikasyonlarla, uydurmalarla yürütülen işbirliğinin yüzlerce örneğinden yalnızca biridir bu “Arz ederim” imalatı!
Yazmadığım, tek bir sözcükle Sabah gazetesine manşet oluyorum!
Bana verilen öneme bakınız!
Ama biz İşçi Partisi olarak, Diyarbakır’da binlerce Kürt kökenli yurttaşımızla ve binlerce Türkiye Bayrağıyla miting yaptığımız zaman, Sabah gazetesinde tek satırla yer alamıyoruz. Çünkü o Türk Bayrakları, binlerce Kürdün elinde, ABD’nin Diyarbakır’ı Kukla Devlete merkez yapma planını bozuyor!
Bu iddianame, baştan aşağıya, İddianame’yi yazanların uydurmalarını ve suçlarını ve ABD güdümündeki tertibin zoraki yalanlarını belgelemektedir. İddia sahiplerinin dördüncü suçlarının özeti budur.
Peki, General Veli Küçük’e o yedi satırlık mektup neyin nesidir?
Bu mektup, Cumhurbaşkanı’na, bütün devlet ve hükümet yöneticilerine, TSK Komutanlarına, siyasal partilere, kitle örgütlerine ve basına yollanan dosyanın sunuş mektubudur.
Dosyanın konusu, 4 Haziran 2003 günü TBMM’de onaylanan İkiz İhanet Sözleşmeleri’ne ilişkin görüşlerimizdir.
Bu görüşleri, Çankaya’da beni kabul eden Sayın Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e sundum ve sözlü olarak açıkladım. Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bu İhanet Sözleşmeleri’ni veto etmesini talep ettim. Ayrıca basın toplantıları yaparak kamuoyuna açıkladım.
E. General Veli Küçük, gazetelerden okumuş. 2003 Haziran ayının ilk yarısıydı, telefonla aradı. O sırada İstanbul İl Yönetim Kurulumuz ile toplantı halindeydim. 20’nin üzerinde Kurul üyesinin önünde konuştuk.
E. Gen. Veli Küçük, bir grup general arkadaşıyla bu İkiz Sözleşmeler konusunu görüştüklerini belirtip, sözleşmelerin içeriğiyle ilgili somut sorular sordu. Zaman zaman birlikte görüştükleri general arkadaşlarının da sesleri geliyordu; “Şu konuyu da sorun” diye.
Bir saat içinde dört kez telefon ettiler. Ben, bu kadar ilgilenmelerinden sevinç duydum. Cumhurbaşkanı’na, devlet yöneticilerine ve gazetelere verdiğim dosyanın bir örneğini de kendilerine yollayacağımı, ilgilendikleri bütün konuların bu dosyada ele alındığını belirttim ve dosyayı kendilerine yolladım. Nitekim Gen. Veli Küçük’ten ön yazı ve ekindeki Cumhurbaşkanı’na yollanan dosya içeriği aramada bulunmuş.
Aynı dosya, Cumhurbaşkanlığı Makamına baskın yapılıp arama yapıldığı zaman orada da bulunacaktır.
İşçi Partisi’nde yapılan aramada, çeşitli devlet kurumlarına ve basına gönderilen örnekleri bulunmuş ve dava dosyasına konmuştur. Örneğin Cumhurbaşkanı’na, Milli Güvenlik Kurulu üyelerine ve gazetelere…
Bu İkiz Sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti tarafından 40 yıl imzalanmamış, en sonunda ABD ve AB’nin baskısıyla hükümet tarafından imzalanmış, AKP iktidarı tarafından TBMM’den geçirilmiştir.
Bu İkiz Sözleşmeler’de etnik gruplara ayrı devlet kurma hakkı tanınmakta, bölgelere kendi ekonomik kaynaklarına sahip çıkma yetkisi verilmekte ve etnik, mezhepsel, dinsel cemaatlere kendi eğitimlerini düzenleme hakkı tanınmaktadır!
Bu İkiz İhanet Sözleşmeleri, PKK tüzük ve programını bile aşan bölücü hükümler taşımaktadır.
Etnik bölücülük ve dinsel cemaatler böylece Türk Kanunlarına dayanma olanağını elde etmişlerdir ve taleplerini bu hükümlere dayanarak ileri sürmeye başlamışlardır.




BEŞİNCİ UYDURMA:
“TÜRK SUBAYLARI DOĞU PERİNÇEK’İN ORGANİZESİYLE PKK’YA 6 BİN SİLAH VERDİ” HAİNLİĞİ

Savcılar, İddianamelerine TSK subaylarının, Doğu Perinçek’in “organizesi ve referansıyla” Barzani ve Talabani’ye 24 bin silah verdiklerini, bu silahların 6 bininin yine Türk Subayları tarafından PKK’ya teslim edildiğini yazabilmişlerdir (İddianame, s. 277, 278 vd, 1525 ve diğer yerler).
Tek kanıtları, Tuncay Güney’in söyledikleridir (Mülakat, s. 39 vd, 111 vd).
Savcılara göre, Mehmetçiği vuran silahları ve kurşunları PKK’ya, Türk Ordusu vermektedir. 24 bin silahın bireysel veya grupsal bir girişimle Barzani, Talabani ve PKK’ya verilemeyeceği açıktır.
Tuncay Güney, 24 bin adet silahı iki araba, iki “konteynıra” sığdırabilmiştir.
Peki, Savcılar hangi vicdana, hangi mantığa sığdırabilmişlerdir?
Bu konularda uzman olan, İP Genel Başkan Yardımcısı E. General Servet Cömert ile yaptığımız hesaba göre, 24 bin silah, 120 ton ağırlığındadır ve silahların arasındaki hava boşlukları da hesap edildiğinde, bu kadar silah, en az 12 tırla götürülebilmektedir. Tırların büyüklüğüne göre bu konvoy 20 tıra kadar çıkmaktadır. Tırların boyu 13 metre 60 cm’dir. [Tırlarla ilgili bilgiyi Mahkemenize tek sayfa halinde şemalarla sunuyorum]
Trafik kurallarına göre tırlar arasında bırakılması gereken mesafe de dikkate alınırsa, bu konvoyun boyu 1,5–2 km’dir.
Aşağıdaki tabloda en çok kullanılan bazı tırların ölçülerini metre cinsinden bulabilirsiniz:






L = Uzunluk
W = Genişlik,
H = Yükseklik,
m3 = Toplam hacmi (metreküp)
TIR TİPİ L W H m3 RESİM
Tenteli TIR 13.60 2.42 2.40 79

13.60 2.42 2.60 86
Jumbo TIR 3.10 2.42 2.55 79

9.10 2.42 2.75
3.50 2.42 2.45 83
8.70 2.42 2.95
Treylerli normal TIR
(Optima) 6.20 2.42 2.50 87

8.30 2.42 2.50
Treylerli Jumbo TIR 7.80 2.44 2.85 110

8.10 2.44 2.85
Normal Açık TIR upto 18 2.44 - -

Damperlı TIR - - - upto 25

Jumbo Açık TIR upto 18 2.44 - -

Lowbed TIR - - - -


Sayın Mahkeme,
Düşünebiliyor musunuz Tuncay Güney, Türk subaylarının marifetiyle, yanında gazeteci Ayşe Önal ve Bengüç Özerdem olmak üzere arkasında 2 km boyunda 20 tırlık bir konvoyla Irak’ın kuzeyine silah götürüyor!!!
Bu haince olduğu kadar, mantıksız ve uydurma suçlamayı, hangi C. Savcısı iddianamesine yazar?
Bunu yazabilecek dördüncü bir savcı bulunabilir mi?
Genelkurmay Başkanlığı, Avukatımız Hüseyin Gökçearslan’ın başvurusu üzerine, 20 Mayıs 2008 günlü yazısıyla bu haince suçlamanın “tamamen asılsız ve mesnetsiz” olduğunu bildirmiştir. “Genelkurmay Başkanı Namına” imzalanan bu yazı “Ad. Müş. 3050-37-08. O.Ö. 90017316” sayısını taşımaktadır.
Bu Genelkurmay Başkanlığı yazısını Mahkemenize bir kez daha sunuyorum.
Evet, bir kez daha!
Çünkü İddianame yazılmadan önce bu resmi yazı Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e verilmişti. Dahası Tuncay Güney, Kuzey Irak’a silah konusunda yalan söylediğini televizyonlardan defalarca bangır bangır söyledi. (Saygı Öztürk, Belgelerle Ergenekon, s. 60 vd).
Ancak Zekeriya Öz, “Genelkurmay Başkanı namına” yazılan yazıya iltifat etmemiş, Tuncay Güney’in “yalan söyledim” beyanını da samimi bulmamış, 2001 yılındaki alçakça ve haince yalanını İddianamesine inatla ve ısrarla, döne döne yazmıştır.
Türk Ordusu’na ve Türk subaylarına karşı, Türkiye tarihinde bu kadar haince bir psikolojik savaş yürütülmemiştir.
Türk Ordusu’na güveni yerle bir etmeyi amaçlayan bu iftiranın ardında savcı sıfatı taşıyanların imzalarının bulunması, Türk Yargısı için yüz karasıdır; silinemeyecek bir lekedir.
Peki, Savcılık bu cüreti nereden almaktadır?
Bu çılgınca psikolojik savaş ihanetine, Genelkurmay’ın açıklamasını ve her türlü mantık kuralını hiçe sayarak, en küçük bir araştırma yapmadan, hangi cüretle kalkışabilmektedir?
İhanet kavramının içini dolduracak bilgi de ispatlıdır.
16 Şubat 2001 günü ABD’nin ünlü New York Times gazetesinde ve 23 Şubat 2001 günü Washington Post gazetesinde, CIA bağlantılı ünlü gazeteci Jim Hoagland imzasıyla bir haber yayımlanıyor. CIA bağlantılı Hoagland, Türk Ordusu’nun komutanlarının “Kuzey Irak sınırında kaçakçılık yaptıklarını” yazıyor. Aydınlık dergisi bu haberi görüyor ve hemen kamuoyuna duyuruyor. (Aydınlık, 1 Nisan 2001, s.4–5, sunuyoruz)
Amerikan gazetesinde 23 Şubat 2001 günü çıkan Türk Ordusu’na yönelik bu suçlama, 7 gün sonra İstanbul’daki Fethullahçı istihbarat polisleri tarafından Tuncay Güney’in ifadesine yazdırılıyor.
CIA’daki hıza bakınız!
Bir hafta içinde elleri kolları İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesine kadar uzanıyor ve Tuncay Güney’in ifadesiyle kayda geçiriliyor.
Genelkurmay Başkanlığı o CIA haberlerini hemen yalanlamış, ne önemi var. CIA’nın Türk Ordusu’na karşı psikolojik savaş malları, yedi yıl sonra bu kez de F. Savcıları tarafından Ergenekon İddianamesi’ne yazılıyor!
Hem de Genelkurmay’ın iki ayrı yalanlamasına ve resmi yazısına rağmen!
“İhanet” kavramı üzerinde ısrar ediyorum.
Çünkü ihanet ispatlı…
Bir ispat da, Tuncay Güney’in Mülakatı’nda!
Tuncay Güney şöyle diyor:
“Tabii biz silahları veriyoruz, CIA veriyor oldu.” (Mülakat, s. 118).
Türk Ordusu veriyor PKK’ya silahları ve suçu da CIA’nın üzerine atıyor!
Hıyanete bakın siz!
Bir koyundan iki post çıkarmaya kalkıyor hainler.
Türk Ordusu, PKK’ya silah vermekle suçlanıyor.
Dünyanın gözü önünde silahları veren CIA aklanıyor.
Bu alçakça anlatım, Tuncay Güney’e açıkça dayatılmış.
Bu da ispatlı:
“Sorgucu: normalde bu silahları CIA göndermedi. Siz gönderdiniz.
Tuncay Güney:Tabii canım” (Mülakat, s. 118).
Sorgucu, Tuncay Güney, Ergenekon Savcıları, bu ihanette buluşmuşlardır.
Milliyet, Radikal, Yeni Şafak, Star ve Sabah gazeteleri de bu uydurma psikolojik savaş mallarını, bırakalım vicdanı, mantığın denektaşına bile vurmadan çılgınca yayımlamışlardır.
Çünkü görev Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vurmaktır! Doğu Perinçek’e ve İşçi Partisi’ne vurmaktır!
Buradan Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na sesleniyorum!
Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’na sesleniyorum!
İstanbul C. Başsavcılığı’na sesleniyorum:
Ergenekon İddianamesi’ni yazanlar, Türk Ordusu’na karşı hiçbir vicdan ve mantığa sığmayan bir psikolojik savaşı yürütmüşlerdir.
Buna izin veren kurumlar da, kuşkusuz sorumludur.
Bu ihanete soruşturma açmayan, bu ihaneti cezalandırmayan bütün yetkili kurumlar, ağır sorumluluk içindedir ve suç işlemektedir.

ALTINCI UYDURMA:
“ORG. ÇEVİK BİR, KIRIKKALE MKE’DEKİ SABOTAJI YAPTIRDI” HAİNLİĞİ

(İddianame, s. 1413 vd, s. 1525, Tuncay Güney Mülakat, s. 120 vd)
Evet, suçlamalar arasında bu da var!
Ordu komutanlığı yapmış bir Orgeneral, Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı havaya uçurtuyor!!!
Dahası bu alçakça psikolojik savaş, Tuncay Güney marifetiyle Aydınlık gazetesinin üzerine atılıyor.
İşte Aydınlık’ın haberi!
Ne yazıyor başlıkta:
“Kırıkkale’deki patlama ABD’nin Genelkurmay’a cevabı” (Aydınlık, 6 Temmuz 1997, Ekli sunuyorum).
Hani nerede “Org. Çevik Bir Sabotajı yaptırdı” yalanı?
Savcılar, Türk Ordusu’na güveni sarsmayı hedefleyen bu Tuncay Güney uydurmalarını nasıl dava dosyasına koyarlar?
Bu sorunun tek bir cevabı vardır:
İsterse kuyruklu uydurma olsun, yeter ki Türk Ordusu’na vursun!

YEDİNCİ UYDURMA:
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI DOĞU PERİNÇEK ARACILIĞIYLA PKK İLE GÖRÜŞMELER YAPTI

(İddianame, 276 vd, 281, 1526 ve başka yerlerde)
Oysa o tarihlerde Doğu Perinçek Haymana Cezaevi’nde idi.
İddianameye göre, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Şubat 1999’da şu faaliyette bulunmuş:
- İstanbul’da Abdullah Öcalan’ın “teslim olmak istiyorum” mesajını General Veli Küçük’e iletmiş!
- İstanbul’da Veli Küçük ile görüşmüş!
- İstanbul’da Tuncay Güney, Apo’nun Avukatı Doğan Erbaş ve Adnan Akfırat ile Apo’nun teslim şartları konusunda üç ayrı görüşme yapmış!
- İstanbul’da sık sık Tuncay Güney’i aramış!
- İstanbul’da Tuncay Güney’i “Apo’nun avukatları ile görüşün” diye sıkıştırmış!
Bütün bu faaliyetler İddianame’ye göre hangi sırada yürütülüyor?
- “Apo, Suriye’yi terk ettikten sonra”
- “Apo, İtalya’da iken”
- “Apo, dünyanın üzerinde turlarken”
- “Apo Kenya’da iken”
Yani, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarıldığı 10 Ekim 1998’den, Kenya’dan Türkiye’ye getirildiği 15 Şubat 1999 arasındaki dönemdir söz konusu olan.
Oysa Doğu Perinçek, 24 Eylül 1998 günü Ankara’da gözaltına alındı. Bir hafta Ankara Emniyeti’nde gözaltında tutulduktan sonra 30 Eylül 1998 günü Haymana Cezaevi’ne kondu ve 8 Ağustos 1999’a kadar Haymana Cezaevi’ndeydi.
Apo’nun Suriye’yi terk etmesinden Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesine kadar geçen olaylar Ekim 1998-Şubat 1999 arasında.
Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği tarihte Doğu Perinçek beş aydır Haymana Cezaevi’nde.
Ve o tarihten sonra beş ay daha Haymana Cezaevi’nde kaldı.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Haymana Cezaevi’nde bulunduğu Şubat 1999 tarihinde, yapıldığı uydurulan “Türk Silahlı Kuvvetleri ile Apo arasında görüşmeler örgütlüyor, toplantılar yapıyor!
Bütün bu uydurmaları, İddianame’yi yazanlar, Tuncay Güney’in “samimi beyanlarına” dayandırıyor.
Savcılar, o sırada Doğu Perinçek’in nerede bulunduğunu ve ne yaptığını araştırmadan İddianame’nin içine doldurmuşlardır. Yeni Şafak, Radikal, Sabah gazeteleri 28 Temmuz 2008 günlü yayınlarında bu uydurmalara büyük başlıklar atarak yer verdiler.
Tuncay Güney’in ipiyle kuyuya inmeye kalkanlar, iftira ve yalan kuyularına gömülüp kalmaya mahkûmdurlar.

SEKİZİNCİ UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK PKK KURUCUSU
VE PKK’NIN İKİNCİ LİDERİ

İddianame’yi hazırlayanlar, bu iftirayı yazabilecek kadar gerçek düşmanıdırlar ve hukuk düşmanıdırlar (İddianame, s. 280). İddianame’ye yazdıkları bu iftiranın hesabını yargı önünde vereceklerdir.
Ellerinde bu iddianın, bir iftira, bir yalan olduğunu hükme bağlamış Mahkeme kararı ve Milli Savunma Bakanlığı yazısı ile Milli Eğitim Bakanlığı yazısı olduğunu bile bile, kendilerini tutamayarak bu suçu işlemişlerdir.
Hem de JİTEM ile ortak ruh hali içinde olduklarını da göstermişlerdir.
Bu iftira, 1995 öncesinde bir JİTEM ders notunda yer alıyor. Amaç, Doğu Perinçek’e karşı psikolojik savaş.
Bunu saptıyor ve belgeleriyle Milli Savunma Bakanlığı’na başvuruyoruz.
Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan, 07.04.1995 tarihinde bir yazı yazarak İşçi Partisi’ne karşı hatalı olduklarını kabul etmiştir (Örneğini sunuyorum).
Bununla yetinmiyoruz.
Bu ders notunu derhal toplatacaksınız diye başvuruyoruz.
Bu kez Milli Eğitim Bakanı Nevzat Ayaz, 18.08.1995 günü İşçi Partisi’ne yazı yazarak, Ders Notu’nun toplatıldığını bildirmiştir (Belge ekli olarak sunulmuştur).
Bu yazılar, Dava Dosyası’ndaki Fabrikatör başlıklı metinde bulunmaktadır. Savcılarca görülmüştür.
Ama daha önemlisi, bu iftira, Ankara 1 Nolu DGM’de hükme bağlanmıştır (E 1999/124, K 1999/202, 20.12.1999)
İftiracılar da, 1 yıl 8 ay hapse mahkûm olmuştur. İftiracılara teşdit hükmü uygulanmıştır (Ankara 9. As. Ceza Mahkemesi, E 2000/271, K 2000/1136, 7.12.2000)
Peki, iftira suçunda ısrar eden savcılara ne uygulanacaktır?
Savcı Zekeriya Öz’ü ne resmi belgeler, ne mahkeme kararları durdurabiliyor.
Savcı Zekeriya Öz’ün Tuncay Güney’e yolladığı 22. soru aynen şöyledir:
“PKK’nın kuruluşuna, Doğu Perinçek’in katkısı nedir?”
Mahkeme kararlarını da bir kenara atıyorum. PKK kurulduğu zaman, Tuncay Güney 3 yaşındaydı.
Psikolojik savaş görevleri, ancak bu kadar bilgisizlikle ve bu kadar hukuk tanımazlıkla ve bu kadar ölçüsüz uydurmalarla ve vicdan yoksunluğuyla yürütülebilir.
1975–1980 sonrasında Tuncay Güney 3–8 yaşlarındaydı ama o dönemle ilgili gerçekler yaşandı ve biliniyor.
PKK, bu kuruluş döneminde, Doğu bölgemizde birinci hedef olarak Doğu Perinçek’in Genel Başkanı olduğu Türkiye İşçi Köylü Partisi’ne karşı terör yürüttü. Bölgedeki il başkanlarımız ve yöneticilerimizi katletti. Aydınlık dergisini taşıyan GAMEDA kamyonlarını yaktı.
Bu PKK cinayetleri ve terörü, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. PKK’nın tetikçileri, mahkeme tutanaklarına geçen şu ifadeleri verdiler:
“Ben yasadışı PKK örgütünün sempatizanı ve üyesiyim. Bu örgütün amacı sömürücü kitlelere karşı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmaktır. Ve bu yönde engel teşkil eden TİKP cereyanına karşı eyleme geçmemiz gerekiyordu. İnan Özdemir ise bu TİKP’nin ileri gelen bir üyesiydi bunu öldürmeye örgüt mensupları olarak karar verdik.” [İfade tutanağını ekte sunuyorum]





DOKUZUNCU UYDURMA:
PERİNÇEK’E PKK MEKTUPLARI VE DESTEĞİ

Ergenekon Davası Savcıları, Ankara DGM kararıyla mahkûm edilmiş bir iftirayı on yıl sonra yeniden yargı önüne getirmişlerdir (İddianame, s. 280, 1469).
1998 yılında Tuncay Güney ve Sami Demirkıran, Gladyo’nun emriyle, sahte mühür yaparak İP Genel Başkanı Doğu Perinçek’e karşı bir tertip düzenliyorlar. İki adet sahte mektup hazırlanıyor. Bu mektuplardan biri, PKK Garzan Eyaleti adına, diğeri PKK’nın yan örgütü ERNK adına yazılmış, imzalanmış ve mühürlenmiş.
Tıpkı Ergenekon davasında olduğu gibi, yine Tuncay Güney kullanılarak Doğu Perinçek 24 Eylül 1998 günü gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor.
Yapılan yargılama sonunda, Ankara 1 Nolu DGM, Adli Ekspertiz ve Bilirkişi raporları yanında diğer kanıtlara da dayanarak PKK mektuplarının sahte olduğunu saptıyor ve Doğu Perinçek’in aklanmasına karar veriyor (E 1999/124, K 1999/202, 20.12.1999).
Bunun üzerine sahte mektupları Savcılığa getiren PKK itirafçısı Sami Demirkıran hakkında şikâyette bulunuyoruz. Ankara 9. Asliye Ceza Mahkemesi Sami Demirkıran’ı iftira suçundan teşdiden 1 yıl 8 ay hapse mahkûm ediyor ve hüküm kesinleşiyor.
Tuncay Güney’in sahte belgeleri düzenleyen tertibin içinde olduğunu saptıyoruz, fakat o zaman ispatlayamıyoruz. Ama Tuncay Güney’in evinde yapılan aramada bulunan ıstampa ve mürekkep gibi malzemeler, yalnız sahte pasaport ve kimlik düzenlemek için değil, Doğu Perinçek’e sahte PKK mektuplarının hazırlanmasında da kullanıldı. Nitekim Tuncay Güney, kendi düzenlediği o mektupların birer örneğini saklamış.
Bu davanın ne kadar dayanaksız olduğunu gösteren çarpıcı bir kanıt da, Doğu Perinçek’i 1998 yılında iftirayla hapse attıran, Perinçek’e iftiradan mahkûm olmuş PKK itirafçısı Sami Demirkıran, Tuncay Güney ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in aynı terör örgütünde birleştirilmeleridir.
Elinizde bulunan henüz açmadığınız şemaya bakınız, orada itirafçılar bölümünde Tuncay Güney’e bağlı olarak Sami Demirkıran’ın adı da var. Doğu Perinçek ile Sami Demirkıran ve Tuncay Güney’i aynı örgütte birleştirebilmek için, iftiracı olmak gerekir.
Sami Demirkıran’ın iftira suçu, 10 yıl sonra bu davanın Savcıları tarafından yeniden işlenmiştir; hem de İddianame okunarak Mahkeme huzurunda.
Bu sahte PKK mektupları, Ergenekon soruşturmasında, Emniyet sorgusunda bana yeniden soruldu. DGM kararıyla aklandığımı ve iftiracının cezalandırıldığını belirttim (DP Emniyet ifadesi, s. 11–12, ekte sunuyorum). Yani Savcılar DGM’nin kararını ve iftira suçundan mahkûmiyet kararını öğrendiler.
Ceza mahkûmiyeti kararını bile bile, aynı iftirayı yeniden yazan savcılar, PKK itirafçısı Sami Demirkıran’ın suçunu on yıl sonra yeniden işlemişlerdir. Bu suçun tartışılacak yanı yoktur. Üstelik azami teşdit nedeni vardır ve suç mahkeme huzurunda işlenmiştir. Tek celsede sonuçlandırılacak bir suç vardır.
Kanıt, iddianamedir. Kasıt unsuru tartışmasız vardır.
Bu durumda huzurda iftira suçu nedeniyle savcılar Zekeriya Öz, M. Ali Pekgüzel ve Nihat taşkın hakkında suç duyurusunda bulunmak, mahkemeniz için bir hukuki zorunluluktur.
Sanıklar hakkında çok tartışmalı açıklamalar nedeniyle çok kolay suç duyurularında bulundunuz.
Savcıların suç işleme ayrıcalığı yoktur.
Suç duyurusunda bulunmanızı talep ediyorum.
Mahkemeniz, vereceği kararla hukuka bağlı olup olmadığını gösterecektir.

ONUNCU UYDURMA:
MERSİN MİTİNGİ’NDE PKK İLE İŞBİRLİĞİ

İşçi Partisi’nin 6 Nisan 1992 günü gerçekleştirilen Mersin Mitingi’nde PKK ile işbirliği yaptığı, Perinçek’in mitingden iki gün önce PKK militanlarıyla Mersin’de buluştuğu ve mitingde polise saldırı örgütlediği suçlaması yapılıyor.
Oysa bu miting Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılama konusu oldu (E 1992/131). Suçlamaların hepsinin gerçek dışı olduğu Mahkeme kararıyla saptandı ve iftiracı Sami Demirkıran, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla Perinçek’e iftira suçundan 1 yıl 8 ay hapse mahkûm oldu.
Mersin Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosyadan Emniyet Müdür Vekili Ertuğrul Verdi’nin Savcılık soruşturmasındaki tanık ifadesini okuyorum:


“Olay günü Emniyet Müdürlüğü’ne vekâlet ediyordum… Ben de olay yerinde bulunuyordum. Konuşmacı Doğu Perinçek, ‘Biji PKK, biji Apo, Kürdistan faşizme mezar olacak, kahrolsun Türkiye, vur gerilla vur Kürdistan’ı kur, kahrolsun faşizm’ ibareli sloganları atmaları üzerine, ikazda bulundu, ‘bu sloganları atmayın, mitingi gayesinden çıkarmayın’ diye söyleyince, orada bulunan topluluk, Doğu Perinçek’e ‘Kürtçe konuş’ diye söylediler. Doğu Perinçek de, ‘Ben Kürtçe bilmiyorum. Birkaç kelime konuşsam, o da sizi kandırmak olur. Beni dinlemek isteyenler elini kaldırsın, dinlemek istemeyenler belli olsun’ diye bir referanduma girdi. Bundan sonra 150–200 kişilik bir grup toplantı alanından koparak Vali Evi’ne doğru yürümeye başladılar.” (Savcılık soruşturmasındaki tanık ifadeleri, s.7)


Mersin Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürü Orhan Savaş ise olayı şöyle anlatıyor:
“Olay yerinde bulunuyordum. Konuşmacı Doğu Perinçek konuşmasını yaparken slogan atılmaya başlandı. Doğu Perinçek, sloganın gayesine aykırı olduğunu, atılmamasını söylemesi üzerine mitinge gelen kalabalık grup kendisinden Kürtçe konuşmasını istedi. O da ‘Ben Kürtçe bilmiyorum. Bildiğim Kürtçeyi de konuşsam, sizi aldatmış olurum.’ diyerek, beni dinleyenler ve dinlemeyenler diye referanduma geçti. Ve bu arada 200 kişilik bir grup Vali Evi’ne doğru yürümeye başladılar.” (Savcılık soruşturmasındaki tanık ifadeleri, s.8)
Mersin Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi Başkomiseri Haydar Pakkan ile tanık olarak dinlenen diğer 24 polis memurunun ifadeleri de, Emniyet Müdür Vekili ve Güvenlik Şube Müdürü ile aynıdır. Bunlardan bir örnek vereceğiz, diğerleri dosyada bulunmaktadır.
Çevik Kuvvetlerde görevli Yunus Kurt:
“Miting sırasında Vilayet önünde görevli idim. Mitingin sonuna doğru Doğu Perinçek konuşuyordu. Bir grup ondan Kürtçe konuşmasını istedi. Doğu Perinçek de Kürtçe bilmediğini, sadece birkaç kelime bildiğini söyleyerek konuşmadı. Bu sırada 100–150 kişilik grup mitingi kamera ile tespit eden görevli polise karşı saldırdılar. Doğu Perinçek, bunlar bizdendir diyerek saldırıyı önledi. Mitingin bitmesine rağmen bu grup, 100–150 kişilik grup dağılmayıp toplu olarak şehir merkezine doğru yürümeye başladılar.” (Savcılık soruşturması, tanık ifadesi)
Görüldüğü gibi, bu davada, kimi tertipçilerin bir takım iftiracılar örgütleyerek kurguladığı suç senaryolarından ilkiyle karşılaşmış değilim. İlginç olanı, kurgulanan tetikçilerin 1992’den bu yana 16 yıl geçmiş olmasına rağmen aynı ekip olmasıdır:
Tuncay Güney-Sami Demirkıran ekibi!






ON BİRİNCİ UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK’İN ÜÇ KEZ AKLANMIŞ
ABDULLAH ÖCALAN RÖPORTAJLARI

İddianame, Doğu Perinçek’in Apo görüşmelerini yayımlayarak PKK propagandası yaptığı suçlamasında bulunuyor (İddianame, s. 285 vd, 1522).
Bir savcı, PKK propagandası olmadığı üç ayrı yargı kararıyla saptanmış bir fiile, kendilerine belirtildiği halde, bile bile, aynı suçlamada bulunur mu?
Savcıysa bulunmaz.
Ama iftiracıysa bulunur!
Aklama ve takipsizlik kararlarının yeniden getirtilerek dava dosyasına konmasını talep ediyorum:


1. İstanbul 2. DGM, 27.06.1990, E 1989/277, K 1990/148.
2. İstanbul 2. DGM, 04.12.1991, E 1991/216, K 1991/454.
3. İstanbul C. Başsavcılığı, Hz 1997/1777, K 1997/237 (Takipsizlik Kararı).

ON İKİNCİ UYDURMA:
İP BAŞKANLIK KURULU DEVLETİN YENİDEN YAPILANMASI BELGESİNDE “İHANET EDENLERİN ÖLDÜRÜLECEĞİ”

Hem Ergenekon dokümanı hem de Devletin Yeniden Yapılanması dokümanında, ‘ayrılan ve ihanet eden örgüt üyelerinin öldürüleceği’ hususu bulunmaktadır (İddianame, s. 63).

İşte Devletin Yeniden Yapılanması!
Hani nerede?
Utanmıyorlar mı, yüzleri kızarmıyor mu bu yalanları İddianame’ye yazmaya?
Yazdıkları bir iddianame değil, iftiranamedir!
Bu maddi hata da sorgumun sonunda huzurda düzeltilmeli ve tutanağa geçirilmelidir.




ON ÜÇÜNCÜ UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK, VELİ KÜÇÜK, SEVGİ ERENEROL,
KEMAL KERİNÇSİZ VE SEDAT PEKER
YURTDIŞINDA BİRARAYA GELEREK
TOPLANTI VE SEMİNERLER YAPTILAR

Bu iddia, diğer suçlamalar gibi yine desteksiz, yine kanıtsızdır.
Hayatımın hiçbir döneminde, hiçbir zaman Veli Küçük, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve Sedat Peker ile
- Ne yurtdışında, ne yurtiçinde,
- Ne tek tek, ne de hep birlikte,
buluşmadım.
Toplantı yapmadım.
Ve görüşmüş de değilim.
Yurtdışı çıkışları ve tarihleri çıkış kapılarında saptanmaktadır; tarihler bellidir. Bir C. Savcısı böyle bir iddiada bulunabilmek için, adı geçen kimselerin çıkış tarihlerini Emniyet’ten ister ve karşılaştırır. Bunu yapmamış, görüşme ve buluşma uydurmuştur.
İşte Ergenekon Soruşturmasının gerçekliği ve hukukiliği konusunda bir örnek… Bütün suçlamalar böyle.
Türkiye’de polis koruması altındayım. Bütün gezilerim ve buluşmalarım saptanmaktadır.
Yurtiçinde de adı geçen kimselerle bir buluşmam ve görüşmem yoktur.
Benim belirttiğim gerçekler ispatlıdır. Giriş çıkış kayıtları ve polis izleme raporlarıyla resmi kayda geçmiştir.
Savcılığın iddiası ise tertip ürünüdür; gerçek dışıdır. Savcılık, Emniyet kayıtlarını bile araştırmaya gerek duymadan suçlamada bulunmaktadır.
Buna iddianame denmez, iftiraname denir.

ON DÖRDÜNCÜ UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK TANITMA FONUNDAN
ERMENİ MESELESİ İÇİN 300–400 MİLYAR ALDI

(İddianame, s. 1602, 1701)
Kanıt: Tuncay Güney ile Mülakat, s. 127
Yine gerçekliği araştırılmadan, İddianame’ye konan bir Tuncay Güney yalanı!
Tuncay Güney’e güvenenlere ancak Tuncay Güney kadar güvenilebilir.
Savcılık, Devlet Tanıtma Fonu’na bir yazı yazıp gerçeği araştırmamıştır. Mahkemeden talep ediyorum.

ON BEŞİNCİ UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK, SADDAM HÜSEYİN’E
ERGENEKON ÖRGÜTÜNÜN MESAJINI GÖTÜRDÜ

(İddianame, s. 85–86)
Yine dayanaksız suçlamalar! 1996 yılında bir parti heyeti halinde Bağdat’ı ziyaret ettiğimizde, yanımızda bir işadamı heyeti ve başlarında Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Doğan’ın da bulunduğu 6 kişilik bir basın heyeti de vardı. İşadamları ve gazeteciler, bütün toplantılara, bu arada partiler arasındaki resmi görüşmelere bile katıldılar.

ON ALTINCI UYDURMA:
ULUSAL KANAL’I ERGENEKON ÖRGÜTÜ KURDU

(İddianame, s. 1651)
Savcılık, araştırma yapmadan Tuncay Güney’e sonsuz güvenle her suçlamaya yer veriyor.
Zahmet edip Ticaret Sicili’ne baksalar veya RTÜK’e sorsalardı, Ulusal Kanal’ın kuruluş tarihinin 15 Aralık 1994 olduğunu göreceklerdi.
İddianame, Ergenekon’un kuruluş tarihinin 29 Ekim 1999 olduğunu ileri sürüyor.
Beş yıl fark var!
Kaldı ki, yine İddianame’ye göre, Ergenekon örgütü, 2000 yılında Ulusal Kanal’ı ele geçirmek için operasyon yapıyor.
İddianame de Tuncay Güney gibi tutarsız, mantıksız, ciddiyetsiz.





ON YEDİNCİ UYDURMA:
“DOĞU PERİNÇEK ULUSAL TV’YE AVRUPA’DAN 500 MİLYAR GETİRDİ”

(İddianame, s. 55, 161, 1651)
İddianameyi yazanların Tuncay Güney’in iftiralarından başka malzemeleri yoktur.
Malzemesi Tuncay Güney olanlar, Tuncay Güney kadar güvenilirliğe sahiptirler.
Ulusal Kanal’ın adını bile bilmeyenler, her şeyi bilme iddiasındalar.
Ulusal Kanal’ın bütün hesapları bellidir. Ulusal Kanal, Fethullahçıların şikâyetleri üzerine SPK ve MASAK tarafından denetlenmiştir ve böyle bir iddiayı doğrulayacak tek emareye rastlanmamıştır.
Çünkü bu suçlama da yalandır.

ON SEKİZİNCİ UYDURMA:
CUMHURİYET’İN ELE GEÇİRİLMESİ

İddianame’de şöyle yazıyor:
“Tuncay Güney, Doğu Perinçek’e giderek, Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun emri olduğunu, gazetenin alınması için Kemal Özden’den 3 milyon Dolar alınmasını görüştüklerini”
(İddianame, s.157 Tuncay Güney ile Mülakat, s. 55)
Org Hüseyin Kıvrıkoğlu, çok değerli bir komutandır; Genelkurmay Başkanı’dır. Kesinlikle böyle kanunsuz işler yapmaz.
Ben İşçi Partisi Genel Başkanıyım. Bana Cumhurbaşkanı dâhil kimse emir veremez ve vermemiştir. Herkes bunu bilir.
Rahmetli Kemal Özden’in servetinin hepsini de toplasanız, 3 milyon Doları bulmayacağı hemen saptanır.
Cumhuriyet gazetesinin bedeli ise yüz milyonlarla ölçülür.
Kaldı ki, Ergenekon belgeleri denen yazılarda, Cumhuriyet ve Ulusal Kanal’a karşı operasyonlar düzenlemekten söz edilmekte ve düşmanca ifadeler kullanılmaktadır.
Bu konu Belgeler bölümünde geniş olarak ele alınacaktır.



ON DOKUZUNCU UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK AYDIN DOĞAN’DAN
VELİ KÜÇÜK ALEYHİNE YAYIN YAPMAMASINI İSTEDİ

(İddianame, s. 160–161)
Savcıların mabudu olan Tuncay Güney’in ayetlerinden biri de budur.
Uyarıyorum!
Tuncay Güney, Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan yönetimi tarafından Türkiye’nin Başsavcısı haline getirilmiştir.
Tuncay Güney, hiçbir yasayla, vicdanla, ahlakla bağlı olmayan bir Başsavcı olarak, insanları sürekli suçlamaktadır.
Kanıt, muhakeme hiçbir şey gerekli değil. Tuncay Güney’in ayetleri tartışılmaz hüküm haline getirilmiştir.
Mevcut ABD güdümlü Mafya-Tarikat rejimi, bir iftira merkezi kurmuş, başına kendilerine çok yakışan Tuncay Güney’i oturtmuştur ve onun aracılığıyla sürekli olarak insanlara suçlamalar yöneltmektedir.
Ve bu iftira üretiminin hiçbir yaptırımı yoktur.
Savcılık, Mahkeme salonunu, psikolojik savaşta kullandıkları bir atış poligonuna, insan onurunun boğazlandığı bir mezbahaya çevirmektedirler.

YİRMİNCİ UYDURMA:
PERİNÇEK, ALEMDAROĞLU, İLSEVER
GÖZALTINA ALINMASALARDI KAÇACAKLARDI

Hannover şehrinde, Almanya’daki Türk toplumu örgütleri ile Talat Paşa Komitesi önderliğinde Ermeni Soykırımı yalanına karşı bir toplantı yapılacağı aylar öncesinden ilan edilmişti. Çalışmalar yürütülmüştü. Bu toplantıda Denktaş, Perinçek ve Alemdaroğlu’na cesaret ödülü verileceği de yine kamuoyuna duyurulmuştu. Bu konuda program ve bilgileri içeren 16 Mart 2008 tarihli Aydınlık’ta çıkan haberi sunuyorum.

YİRMİ BİRİNCİ UYDURMA:
DOĞU PERİNÇEK GEÇMİŞTE YAZDIĞI KİTAPLARDA
“ERMENİ SOYKIRIMI”NI SAVUNUYORDU

(İddianame, s. 1546)
Savcılar, yalanın altına imza atmışlardır.
Bu gerçek, onların imzalarının güvenilirlik derecesini ve değerini gösterir.
Bu iddiay

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

KEMALİZM,SOSYALİZM VE FRANSIZ DEVRİMİ

19/11/2008 · Kategori: Dokumanlar

Mustafa’yı, Kemal Atatürk yapan elbette Türkiye’nin devrimci pratiğidir. Mustafa Kemal, o pratik içinde uluslar arası devrimci cereyanlardan beslendiğini her zaman açıkça belirtmiştir. Bu cereyanlar:
Bir: Fransız Devrimi’yle birlikte anılan demokratik devrimcilik ve
İki: Doğu Avrupa’daki Sosyalist Devrimcilik (Narodnizm) ve Bolşevik Sosyalizmidir

Fransız Devrimi’nin Atatürk üzerindeki etkisi çok işlenmiştir. Ancak Sosyalizm akımının ve Sovyet Devrimi’nin etkisi hep gizlenmiştir. Bu konuyu “Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları” başlıklı kitabımda ayrıntılı olarak işledim. Burada özetliyorum.

SOSYALİST DEVRİMCİ AKIMIN ETKİSİ
Atatürk’ün daha genç bir subayken, not defterine “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” diye yazdığına değinmiştik.

Tarih, 5 Ocak 1904’tür. Henüz Sovyet Devrimi olmamıştır ve Sosyalizm, Avrupa’da 1871 Paris Komünü sonrasındaki iniş sürecinden yükselişe geçebilmiş değildir. Ancak emperyalizmle cephe cepheye gelen ve 30 yıla yakın bir süredir Abdülhamit despotluğunu yaşayan Türkiye, yalnız Büyük Fransız Devrimi’nden değil, Rusya’daki ve Doğu Avrupa’daki Narodnik, yani halkçı hareketten de etkilenmektedir. İlk Türkçülerimizin hepsi sosyalist veya halkçı idi.1

NARODNİZMİN ETKİSİ
Türkiye’nin burjuva demokratik devrimi niçin Fransa gibi ferdiyetçi ve liberal bir mecrada ilerlemedi sorusuna cevap verirken, kuşkusuz Türkiye’nin bir Ezilen Dünya ülkesi olması belirleyicidir.İşte bu özelliği, Türkiye’deki hürriyetçi akımın yüzünü niçin halkçı ve devletçi akıma çevirdiğini de açıklar.

1917 Şubat ve Ekim devrimleriyle, 20. yüzyıl devrimlerinin perdesi açıldı. Böylece Türkiye’yi paylaşmak için anlaşan üç emperyalistten biri olan Rus Çarlığı yıkıldı ve yerine Kurtuluş Savaşı’mızı her yönden destekleyen Sovyet devleti kuruldu. Türk Devrimi’nin önde gelen yazarlarından Falih Rıfkı Atay, bu olayı bir Türk yurtseverinin duygularıyla anlatır:
“Eğer Lenin, Çarlığı yıkmasaydı ve Rusya zafer gününe erişmeseydi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in büstünü koysak mı diyeceği gelir.”2

Atatürk, o işi de yapmış, 1928 yılında Taksim Cumhuriyet Abidesi’ne, hemen kendisinin arkasına Sovyet devrimcisi Aralov’un heykelini yerleştirmiştir.

ATATÜRK SOVYET DEVRİMİNİ DE KURTARDI
Türk Devrimi’ne Moskova’dan bakacak olursanız, Atatürk, Türkiye’yi kurtarırken, aynı zamanda Sovyet Devrimi’ni de kurtarmıştır.

Rus ve Türk devrimleri, birbirini ateşleyerek gerçekleşmiş ve adeta birbirine sarılarak yaşayabilmiştir. O kadar ki, iki devrimin soluk alma dönemleri bile birliktedir. Rus Devrimi’nin, Yeni Ekonomi Politikası (NEP)’yla içteki kapitalistlere ödün verdiği yıllarda, Türk Devrimi de, Halkçılık siyasetinde bir adım geri atarak, özel girişimciliği özendirir. 1923 başında toplanan İzmir İktisat Kongresi, bir bakıma Türk Devrimi’nin NEP’idir.

1929 yılında iki devrim yine birlikte, kendi raylarına girerler. Rusya’da, yaklaşan Dünya Savaşı tehdidi de göz önüne alınarak, tarım kolektifleştirilir. Türkiye’de ise, özel girişimcilikle yüzyıl geçse ilerlemenin mümkün olmadığı saptaması yapılır ve yeniden devletçilik dönemi açılır. 1930’ların dünyasında planlama yapan iki ülke vardır.

KADER BİRLİĞİ
Sovyet Devrimi ve Türk Devrimi’nin birbirinden kopuşları, en sonunda iki devrimin de yıkımını getirmiştir. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Küçük Amerika” sürecine itilir. Sovyetler Birliği ise, 1960’a doğru kapitalizme geri dönüş yoluna girmiştir. Birbirinden ayrılan Türk ve Sovyet devrimleri, ateşin ortasında kalmış ve kendilerini sokmuşlardır. 1990 yılında Sovyet Devrimi’nin yıkımına son nokta konduğu zaman, Türk Devrimi de son kalelerini vermekte, Atlantik’te boğulmaktaydı. Demek ki, Atatürk’ün biricik vasiyeti olan Sovyet Devrimi ile dostluk, basit bir dış politika seçeneği değil, fakat Kemalist Devrim’in biricik yaşama olanağı imiş.

İDEOLOJİK ETKİLEŞİM
Türk-Rus ilişkilerinin tarihi şöyle özetlenebilir: Gericilik ve emperyalizm, iki ülkeyi karşı karşıya getiriyor. Devrim ve halkçılık ise, birleştiriyor.

Sovyet Devrimi ile Türk Devrimi arasındaki bu eşzamanlı yükseliş ve inişler, kuşkusuz karşılıklı ideolojik etkileşime de yol açmıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra Havza’daki 18 gün süren çalışmaları sırasında, Sovyetler Birliği’nden gelen temsilcilerle buluşmasında Mustafa Kemal, tasarladıkları hükümet tarzının “Şuralar Cumhuriyeti’ne”, yani Sovyetlere benzediğini belirtmiş ve “Devlet Sosyalizmi” uygulayacaklarınıaçıklamıştır. Daha sonra kabul edilen Halkçılık Programı ve 1921 Anayasası, Havza buluşmasında belirtilen görüşlerin anayasa haline getirildiğini kanıtlar.

BOLŞEVİKLİK TARTIŞMASI
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının 19-22 Haziran 1919 günleri arasında beş gün süren Amasya’daki “Gizli Komutanlar Toplantısı” nda aldıkları kararların en önemlisi, “gereğinde geçici idare” kurulmasıdır.
Yani artık “İstanbul Anadolu’ya hakim değil, tabi olmak mecburiyetindedir”3. Aslında bu karar, Anadolu’da bir Millî Hükümet kurma, başka deyişle Cumhuriyet’i kurma kararıdır. Bu kararla birlikte, Bolşevik olma konusunun da tartışıldığı ve bu seçeneğin gereğinde bir kurtuluş çaresi olarak benimsendiği, Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıyan bir şifre telgraf ve ayrıca bir mektupla belgelenmiştir.

Birincisi Atatürk’ün 3. Ordu Müfettişi imzasıyla, Erzurum’da Kolordu Komutanı Kâzım (Karabekir) Paşa’ya hemen görüşmelerin bitişinden bir gün sonra 23 Haziran 1919 tarihinde yolladığı şifreli telgraftır: “Bolşevizmin anlayış ve ortaya çıkış şekli bir daha müzakere edilerek, (…) bunun memleket için bir sakıncası olmayacağı düşünüldü.” 4

Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz adlı eserinde, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Bolşeviklik yoluyla kurtulacağımız eğilimine daha İstanbul’da iken girdiklerini belirtir ve Amasya toplantısında, bu fikrin, “olgun bir hale geldiğini” saptar. 5

Mustafa Kemal Paşa, 29 Şubat 1920 tarihinde Talat Paşa’ya yolladığı mektupta da, gerekirse Bolşevikliğin benimseneceğini şöyle ifade eder:
“Vatanımızı parçalamak ve milletimizi İngiliz boyunduruğu altında görmek uğursuz ihtimali karşısında Bolşevik prensiplerini fiilen tatbik etmekte kurtuluş çaresi tahmin olunursa, tatbiki yönündeki müşkülata rağmen bugün hakim olduğumuz kuvvete dayanarak, o hususa da başvurmak lazım gelebilir.”6

Mustafa Kemal Paşa’nın başyazarlığını yaptığı Hâkimiyeti Milliye gazetesi başyazılarında, açıkça “Türk Komünizmi” veya Sosyalizm savunulmaktadır.

HALKÇILIK PROGRAMI
Mustafa Kemal Paşa’nın Heyeti Vekile adına 13 Eylül 1920 günü Büyük Millet Meclisi’ne verdiği “Kanunu Esasi Layihası”, yani Anayasa tasarısı, Halkçılık Programı adıyla anılmıştır. Cumhuriyetimizin 20 Ocak 1921 tarihli ilk anayasası Halkçılık Programı’nın görüşülmesi sonucu kabul edilmiştir.

Halkçılık Programı ve Beyannamesi, emperyalizme ve kapitalizme cepheden meydan okur. Hem 2, hem 3. maddelerde emperyalizmin ve kapitalizmin tahakkümüne karşı milletin seferber edileceği ve bir İstiklal Savaşı verileceği belirtilir.

ŞURALAR İDARESİ
Halkçılık Programı ve 1921 Anayasası, bir şuralar sistemi getirir; devlet örgütlenmesini, vilayet, kaza ve nahiye şuraları temeline oturtur. Merkezde halk yönetiminin en yüksek organı olarak TBMM bulunmaktadır.
Atatürk, bu sistemin Sovyet devriminden esinlenerek kabul edildiğini ve Sovyet idaresi anlamına geldiğini açıkça belirtmiştir:
“Milletimizin bugünkü idaresi, hakiki mahiyetiyle bir halk idaresidir. Ve bu idare tarzı, esası danışma olan şura idaresinden başka bir şey değildir. Ruslar buna Sovyet idaresi derler.”7

Atatürk, 30 Ağustos zaferinden sonra da, Sovyet idaresi tanımını sürdürür. 1922 yılı Aralık ayında şöyle der: “Bugün Türkiye devleti, doğrudan doğruya bir meclis, bir şura hükümeti ile idare olunur ve sonsuza kadar böyle idare olunacaktır.”8

Atatürk, Cumhuriyetin temel kuruluşunu açıkladığı, 19 Ocak 1923 tarihli İzmit konuşmasında da, şura hükümeti vurgusunda ısrar eder: “Bizim hükümetimiz, bir halk hükümetidir. Tam bir şura hükümetidir.” 9

DEVLET SOSYALİZMİ
Mustafa Kemal ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Sovyetler Birliği’nden gelen “Komünizm” esintileri ile “Devlet Sosyalizmi” arasında gidip gelmişlerdir. 1930’lu yıllarda yeniden Devlet Sosyalizmi’ni benimsediklerini ders kitaplarında bile ifade etmişlerdir.10

Aslında Devlet Sosyalizmi, Türk devrimcileri arasında daha İttihat Terakki döneminde kabul görmüştür. Talat Paşa’nın da Devlet Sosyalizmini savunduğu görülüyor.

Bizzat Mustafa Kemal, Medeni Bilgiler kitabında, kendi elyazısıyla “Bu içtimai teminlere Devlet Sosyalistliğine yaklaşarak varılabilir” diye yazdı.11

Atatürk’ün Sovyet temsilcilerine ifade ettiği görüşler, Hâkimiyeti Milliye gazetesi yazılarında ve resmî metinlerde yer alan görüşlerle örtüşüyor. Bu görüşmelerin tutanakları, Mehmet Perinçek tarafından
Sovyet arşivlerinde bulunmuş ve yayınlanmıştır.12

TÜRK-SOVYET ASKERİ İŞBİRLİĞİ
Türk Devrimi ile Sovyet Devrimi arasında askerî alandaki işbirliği, dünya tarihinde az rastlanır boyutlardadır. Başta Atatürk, Kemalist Devrim’in önder kadrosu, Kâzım Karabekir Paşa’nın belirttiği gibi, “Anadolu’nun kurtuluşu için, Bolşevik ordularıyla el ele vermek” zorundaydı. 13

Türk Ordusu ile Kızıl Ordu’nun buluşmasını Atatürk, 14 Ağustos 1920 günü TBMM’de yaptığı konuşmada müjde olarak bildirmiştir:
“Kızıl kuvvetler, (…) Ermeni maksatlarını fiil mevkiine koydurmadılar. 1 Ağustos tarihinde Bolşevik hükümetinin Kızıl Ordusu’yla Büyük Millet Meclisi’nin Ordusu Nahcivan’da birbiriyle maddeten birleşmiş oldu (alkışlar). Oraya giden kuvvetlerimiz kızıl Kuvvetler tarafından özel merasim ve fevkalâde ihtiramat ile kabul edilmişlerdir.”14

İki devrim arasındaki askerî işbirliği, büyük boyutlarda para ve silah yardımı düzleminde sürmüştür. Büyük Taarruz sırasında Kocatepe sırtlarında, hemen Atatürk’ün arkasında bir Sovyet komutanının bulunduğu fotoğraflarla belgelidir.

Sovyet dostluğu, Türk Devrimi açısından stratejik bir ilkedir.

1930’ların devletçiliği ve plancılığı, dünya bunalımının zorunlu kıldığı gelip geçici bir uygulama değil, fakat stratejikti.

1930’larda dünya büyük bir krize girerken, iki ekonomi hızla gelişiyordu. İkisi de kamucu ve plancıydı: Sovyetler Birliği ve Atatürk’ün Türkiyesi.

SINIFSIZ TOPLUM AMACI
Yakup Kadri, Atatürk’ün sınıfsız toplumu amaçladığını şöyle belirtir:
“Atatürk’te gerçekten sosyalist görüş vardı. O, sınıfsız bir toplum düzenine ulaşmak istiyordu. Sınıfsız
toplum tabii ki sosyalist bir idealdir.”15

Dipnotlar:
1-Bkz. Teori, Sayı 188, Eylül 2005. Bu konuda Arif Acaloğlu’nun
Aydınlık dergisinde yazdığı bilgilendirici yazıya bakılmasını
öneririz. Arif Acaloğlu, “Devrimci Toplum Önderleri:
İlk Türkçüler”, Aydınlık, Sayı 768, s. 22-25
2-Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık
San. A.Ş, İstanbul, 1969, s.166.
3-Atatürk’ün Bütün Eserleri Nutuk 1, c.19, s.44;
Nutuk/Söylev, c.III, TTK Basımevi, Ankara, 1999, s.1234, Belge 27. Bu konuda bkz.
Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-4/ Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası. Kaynak Yayınları,
İkinci Basım, İstanbul, Aralık 1999, s.141.
4-Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.3, Mayıs 2000, s.114.
5-Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, c.1, Emre Yayınevi, İstanbul, s.96.
6- Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.6, Ağustos 2001, s.409.
7- Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.12, s.200.
8- Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.14, s.176.
9- Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.14, s.329.
10-Kemalist Devrim’in devlet sosyalistliği konusunda bkz. Mahmut Esat Bozkurt,
Atatürk İhtilali 1-2, s.197 vd; Muammer Aksoy, Atatürk ve Sosyal Demokrasi; Doğan
Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 2, s.469 vd; Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, 1,
448 vd; S.N. Tansu, İki Devrin Perde Arkası, s. 338 vd; M. Suphi’nin Stalin’e raporu,
Teori 126, Temmuz 2000 (Kemalistlerin devlet sosyalizminden yana olduğunu belirtiyor);
Korkut Boratav, 100 Soruda Devletçilik, s. 58 vd. (Celal Bayar’ın Hakimiyeti Milliye’ye
cevabı var); Mustafa Kemal-Frunze Görüşmeleri, Kaynak Yayınları, s.39; Medeni
Bilgiler, s. 72, 527; Tekinalp, Kemalizm, s. 228, 243, 252.
11-Prof. Dr. A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün el yazıları, Türk
Tarih Kurumu Yayınları, 2. Basım, Ankara, 1988, s.72.
12- Kazım Kararbekir, İstiklal Harbimiz, c.1-2, Emre Yayınları, İstanbul
13- Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri
14- Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.9, s.174.
15- Bkz. Yön Dergisi, Yıl 1, Sayı 47, 7 Kasım 1962, s. 12.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ULUSALCILIK VE TERÖR

5/10/2008 · Kategori: Dokumanlar

Türkiye, tam bir haftadır Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı ve ulusalcılığı terör kapsamında ele alan Raporu’nu tartışıyor. Geçen Eylül ayında İçişleri Bakanlığı’na sunulan Raporda ulusalcılık; Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı’nın faaliyetleri altında değerlendirildi.

Elbette bu değerlendirme, AKP Hükümeti’nin izlemekte olduğu politikadan bağımsız olarak düşünülemez. Bir yandan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde eşbaşkanlık görevi üstlenenler, öte yandan Türkiye’nin AB kapısına bağlı tutulabilmesi için her şeyi yapanlar; elbette ki ulusalcılığı tehdit olarak göreceklerdir.

Ulusalcılığı terör kapsamına almak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının neredeyse tamamına yakınının potansiyel terörist ilan edilmesi anlamına gelir. Örneğin Raporda yapılan şu değerlendirmeye katılmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var mıdır acaba?

“Ulusalcı kesimler, devlet egemenliğinin özellikle AB sürecindeki yasal değişiklikler ile zedelendiği ve ülkenin bağımsızlığını yitirdiği varsayımını temel almaktadır.”

Hangi siyasi görüşten olursa olsun, vatandaşlarımızın hemen hemen hepsi, Raporun suç olarak belirttiği bu kanaati paylaştığı kesindir. AKP’ye oy veren yurttaşlarımızın büyük çoğunluğunun da bu şekilde düşündüğünü söyleyebiliriz.

Bir milletin topyekûn terörist ilan edildiği bir durumla karşı karşıyayız.



AKP POLİTİKASI

Son yıllarda yapılan kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu tartışmasız bir gerçek bulunmaktadır. Türk milletinin yüzde doksanının üzerindeki bir kısmı Amerika’ya karşıdır. Ve yüzde 75’i Avrupa Birliğine karşıdır.

Türkiye’nin bağımsızlığını yitirip yitirmediği konusunda bir kamuoyu araştırması hatırlamıyorum ama eminim ki böyle bir araştırma yapılsa, Türkiye’nin bağımsızlığını yitirdiğini düşünenlerin oranı gene yüzde doksanlar civarında çıkacaktır.

Türkiye’de anti emperyalizm, başka bir ifadeyle ulusalcılık (milliyetçilik) veya daha değişik bir ifadeyle yurtseverlik; son yıllarda dikkat çekici bir şekilde yükseldi.

Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’yi de kapsayan genel saldırısı, Avrupa kapısında maruz kaldığımız muamele, yeniden dillendirilen Sevr niyetleri, ülkemizdeki etnik ve dini ayrımların Batılılar tarafından kışkırtılması vb. Türklerin anti emperyalist bir konuma kaymalarını sağlamıştır.

“Şu Çılgın Türkler” kitabı milyonlarca satarak kırılması neredeyse imkânsız bir rekor kırdı.

Cumhuriyet mitinglerine bir ay içinde 10 milyon yurttaş katıldı. Bütün bu insanlar kendilerini “ulusalcı” olarak nitelediler.

İşte AKP Hükümeti’nin “Terör” olarak nitelediği durum budur.



BİRLİKTEN RAHATSIZ OLMAK

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Raporu’nda dikkat çekici bir başka nokta, toplum içinde geçmişte büyük acılara yol açan bölünmelerin geride kalması olgusunun da, tehdidin büyümesinin bir kanıtı olarak değerlendirilmesidir. Önce yapılan tespiti okuyalım:

“Bu söylem etrafında geçmişte sol, sağ ve dinsel arka plana sahip gruplar; söylem, propaganda ve eylem birliğine dayanan bir manevra alanı oluşturmakta, bu kapsamda 50’den fazla dernek ve vakıf, 100’den fazla internet sitesi ve medya organı faaliyet göstermektedir.”

İnanılacak gibi değil. Özellikle 1980 öncesinde sağ, sol veya çeşitli dinsel gruplara bölünerek birbiriyle çatışan insanlarımızın bu ayrılıklarını geride bırakarak, ülkenin bağımsızlığının tehlikede olduğu ortak tespitinden hareketle bir araya gelmeleri, ortak eylemler örgütlemeleri “ulusalcı terör” tehlikesini büyüten bir olgu olarak ele alınmıştır.

Yani Emniyet Genel Müdürlüğü neredeyse “Niye bir araya geldiniz? Niye ortak değerlendirmeler yapıyor ve birbirinize benzer sözler söylüyorsunuz. Ayrılın ve yeniden birbirinizle kavga edin” diyecek!

Oysa Emniyet Genel Müdürlüğü’nün tespitinde şaşılacak bir durum yok. Vatanın tehlike ile yüzyüze gelmesi, “Söz konusu olan Vatansa gerisi teferruattır” bilincini geliştirmektedir.

Tıpkı Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi…



KİM AŞIRI SAĞCI?

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ulusalcılık akımını “aşırı sağ faaliyetler” kapsamında değerlendirmesi bir yanıyla tam bir komedidir. Diğer yandan ise aşırı sağcılığın, Türk halkı nezdinde yaşadığı itibar kaybını göstermesi bakımından öğreticidir.

Kimdir aşırı sağcı?

“Ben ABD’nin Proje görevlisiyim. Bana BOP kapsamında bir görev verildi ve ben de kabul ettim” diyen AKP mi; yoksa, “BOP’a hayır! Tam bağımsız Türkiye” diyen ulusalcılar mı?

Kimdir aşırı sağcı?

“Benim görevim Türkiye’yi pazarlamaktır” diyerek bütün kamu varlıklarını yerli ve yabancı tekellere peşkeş çeken AKP mi; yoksa, özeleştirmeye karşı mücadele veren ve stratejik önemdeki kurumların Türkiye’nin elinde kalmasını savunan ulusalcılar mı?

Kimdir aşırı sağcı?

Sosyal Güvenlik Kurumlarını fiilen çalışamaz duruma getiren AKP mi; yoksa, “Parasız sağlık, Parasız eğitim” diyen ulusalcılar mı?

Kimdir aşırı sağcı?

Türkiye’yi AB kapısına bağlayarak tarımını ve sanayisini çökerten AKP mi; yoksa, “Tarım desteklensin, milli sanayi korunsun!” diyen ulusalcılar mı?

Evet, kimdir aşırı sağcı?

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ergenekon İddanamesi (syf. 2401-2455)

26/7/2008 · Kategori: Dokumanlar

Tape:3911, 10.03.2008 tarihinde X kişi (Ankesörlü telefondan konuşan) ile görüşmesinde özetle;X Kişi: "Bugün görüşmek biraz mümkün değil uzaktayım da yarın ee çok erken saatlerde olur", İhsan: "Tamam o zaman bi çaldırır mısın tekrar", X Kişi: "Aa ne zaman ha geldiğimde geldiğimde mi bir saat evvel çaldırırım tamam mı", İhsan: "Yani ee", X Kişi: "Hadi hadi bu şekilde arayacam hadi", İhsan: "Tamam oldu", X Kişi: "Hadi bakalım hadi hadi" dediği,

Tape:3912, 11.03.2008 tarihinde X kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "Büyük Yerde misin sen", X Kişi: "Ha,yok onlar küçük yerdeler.", İhsan: "Küçük evdeler mi", X Kişi: "Öbür taraftalar.",İhsan: "Onlar toplandı da ben rabıta yapayım onlarla sen büyük yerdesin herhalde", X Kişi: "Ben Büyük yerde değil ya ben mangaldayım onlar öbür dükkanda.", İhsan: "İşte Mangalın orasını diyorum da hani "büyük yer" diye.", X Kişi: "Tamam işte sen de gideceksin oraya burada takılmanın ne anlamı var. Onların yanında olmayacan mı sen", İhsan: "Onlar şu an başka bir toplantı yapıyor benimle bir alakası yok o toplantının.", X Kişi: "Ee geç orda otur bir yerde, o senin toplantın başlarsa geçersin.", İhsan: " Oldu tamam anladım dayı sağol" dediği,

Tape:3913, 11.03.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "...bu Mustafa ÖZTÜRK var ya bu şeyin sahibi", " O bana biraz JİTEM havası yapan çocuk var burada onlarla toplantıdalar.", "...bir kumpas kuruyorlar etrafımda gene bu ıı.. ne diyorlar benim evlendiğim kadının ekibi ama" , X Kişi: "Oraya gelmem mi gerekiyor", İhsan: "Onu düşünüyorum da ama ıı.. şey yok ne diyorlar senin başını belaya sokmayayım. Şimdi ben

onları takip ediyorum, gözetliyorum ne yapacaklar diye de çünkü o Ayşe Nazmiye UÇA..................

ya yardım eden tayfa şu an burada." , ".. beklemediler benim buraya geleceğimi herhalde, bakalım acayip bir kumpas kuruluyor gene ama, bakalım nedir Her neyse.", X Kişi: "Gelmem gerekiyorsa geleyim.", İhsan: "Yok abi nolcak ki. Adam burada silahı çıkarıp sıkarsa sıkıcaklar. Sıkmazlarsa he he ne bileyim yani bakalım ne olacak, m... ama baya rahatsız oldular. Baya rahatsız oldular bakalım. Sen beni bi 15 dakka 15 dakkaya bir ara veya 10 dakka 10 dakkaya bir ara oldu mu, Şey çıktı mı bir Ayhan hanım gelmişti ya ziyaretimize", X Kişi: "Bir şey olursa çaldır." dediği,

Tape:3914, 13.03.2008 tarihinde Faruk ile görüşmesinde özetle;İhsan: "..ben çıktım toplantıdan" , "Şeydeyim işte bu Ulusal Kanalın orda bir çıkış var ya bu ana caddeye..." , "Şey yapabildin mi ölçümü alabildin mi sen", Faruk: "Aldım aldım. Hesabını da yaptım 120 küsur.", İhsan: "O az ya. İnşallah kurtarır.", Faruk: " Yani 50 den, yani senin yaptığın 5 ten hesapladığım zaman 18 gibi bir rakam çıkıyor." , " Yani masraflar filan cartlar curtlar, kurtarır yani.", İhsan: "Evet. Iıı.. şey. Sen söyle. Önceki haber müdürleri, benim numarayla beraber tüymüş gitmiş.", "Adamlar şey ya. ben ne bileyim. Yani hakkaten milleti biraz anlıyorum ama kimse beni anlamıyo. Iıı. Yani ne diyorlar. Birileri beni Fethullahçı sanıyo, birileri beni JİTEM zannediyo, birileri beni MİT zannediyor., ya dur be kardeşim hiç birisi değilim. Bir tane işte normal, biraz cesur, biraz işte korkak olmayan, ıı yurt dışında çalışmış işçi ailesinin bir tene çocuğuyum. Biraz da deli doluyum, biraz asabiyim. Tamam mı", " Iıı.... Biraz da meraklı Melahatim karıştırıyorum bazı yerleri. Bir şey çıktı mıydı da getiriyorum devletime teslim ediyorum yani. Ama tabi inanmıyorlar" dediği,

Tape:3915,19.03.2008 tarihinde X Kişi (İstanbul İl Jandarma Komutanlığı adına kayıtlı telefonla konuşuyor) ile görüşmesinde özetle; İhsan: "Ha gardaş merhaba. Bi buluşalım senle ya, bir zaman ayır bana ya.", X Kişi: "Ya şimdi şöyle, ben sana zaman ayırayım da, ben ıı.. şimdi ben bu telefonu kullanıyorum ama ben onun görevine gelmedim.", "Önce onu söyliyeyim. Yani o senin konun da ıı.. benim de branşım da değil, ben ondan dedim, bir düşüneyim bakayım bizde bu işlerle ilgilenen kim var onları yönlendireyim diye.", "Ora Polis bölgesiyse polise veya savcılıkla bir diyalog kursanız, O arkadaş için, Daha iyi olur.", ihsan: "Vallaha öyle yapacam artık. Çünkü beni 2 buçak-3 sene önce o ben şuyum, buyum diye geldi, buluştuk. Benden bırak bilgi istemeyi bir tane sayfa evrak bile istemedi ki


ıı.. ben yurt dışında bu konuda korunuyorum. Hakkaten korunuyorum.", "Emniyet tarafından, daha doğrusu emniyet tarafından, daha doğrusu Alman İstihbaratı tarafından korunan kişiyim. Çünkü öldürül, onlar o örgütün ölüm listesindeyim ben.", "Hani bunları da bırak evrakı, televizyonlarda çıkmış bu haberler, çoktan çıktı yani Almanyada ve Türkiye'de", "Ve hala 3 senedir afedersin ıı.. şey kamu malı olduk, medyadan kaçıyorum, magazinden kaçıyorum, benim derdim magazin değil, benim derdim, bu örgüt askeriyeye sızmak üzere ki sızıyor, ticarete sızıyor, ıı.. anayasaya saldırı var, derdim bu evrakları bilirkişilere teslim etmek. Ben sivil insanım ben bu yükü daha fazla taşıyamıyacağım çünkü.", X Kişi: "Evet anlıyorum. Tabi tabi bence de adli makamlara veya ilgili kurumlara vermekte fayda var. O yüzden ben yani bu, biz biliyorsunuz normal tayin olunca bize tahsis edilen numaralar. Onlar gidiyor, yeni gelenlere diyorlar ki "al şu senin al şu senin" O konuyla pek ilgim alakam olmadığı için.", İhsan: "Evet. Evet ama o uluslar arası olaylarla ilgilenen birim hakkaten beni alsın, hatta bir odaya kapatsınlar, desinler ki "İhsan gel bakayım buraya", X Kişi: "İhsan ben açıklama şöyle yapsam daha iyi olur. Yani illa askerle, Jandarmadan biriyle görüşmek istiyorsanız", "Şube Müdürüyle olmazsa birgün bir gelin bir görüşün, o size gerekli yönlendirme yapar.", İhsan: "Şube Müdürü şeyde mi Leventte mi", X Kişi: "Bu ha ha Maslak'taki." dediği,

Tape:3916, 22.03.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "Ben şu anda Malta tarafmdayım aa Jandarmaya gidiyorum orda bi görüşmem toplantı var ondan sonra gelip şeye gitcem derneğe gitcem", X Kişi: "Jandaraıa'da ne işin var ya", İhsan: "Ara sıra gidiyorum oraya ben ya", "Ara sıra gidiyorum oraya rahatım yani bu konularda", X Kişi: "Tamam oldu tamam oldu konuşuruz" dediği,

Tape:3917, 22.03.2008 tarihinde Orhan ile görüşmesinde özetle;Orhan: "Sizle görüşmek istiyordum bu vazo için", İhsan: "Efendim ben şu an Maslak'tayım aa" , "Oraya gelmem herhalde benim 1 saati anca 1 saati bulur" dediği,

Tape:3918, 22.03.2008 tarihinde Ayşe Ceylan GEÇYOL ile görüşmesinde özetle; İhsan: "Bi 40 dakkaya falan orda olması lazım ee hani bi yaşlı bi amca var sakallı hatırlıyor musunuz geçen gelmişti Osman bey" , "Onu onu aa biz geç kalırsak içeriye al", "Hani onun da yanında otur yalnız bırakma", Ayşe Ceylan: "O geçen gün geçen gün gelen bey", İhsan'm Benim odama al ama yalnız bırakma" dediği,

Tape:3919, 25.03.2008 tarihinde Faruk ile görüşmesinde özetle; İhsan: "...şeye odaklansın abi gazeteci Sedat var ya", "Ona odaklansın ha çok acil", Faruk: "Hı hı tamam", İhsan: "Çünkü kaç mesaj geldi ee o adamın vakti geldi .... Savcılığa baş vurmam lazım ve", "Yaptığı pisliği çok net bir şekilde ortaya çıkarmam lazım", "Sedat burda önemli biliyorsun", "Oldu hadi odaklan ona", Faruk: "Tamam canım" dediği,

Tape:3920, 31.03.2008 tarihinde Ayşe Ceylan GEÇYOL ile görüşmesinde özetle; İhsan: "...benim büromda hani bu kendi özel evraklarımın olduğu bir plastik mavimsi akarteyon gibi çanta vardı ya hatırlıyor musun", "Şimdi o dosyanın yanma gitsene sen benim odaya doğru", Ayşe Ceylan: "Tamam gittim yanındayım", İhsan: "Onu lütfen şu an oturduğun yere al eline al oturduğun yere koy ve hep senin yanında olsun oldu mu", "Ona Faruk yaklaşmasın ellemesin" dediği,

Tape:3922, 07.04.2008 tarihinde İlkay ile görüşmesinde özetle; İhsan: "Şimdi telefon geldi hiç beklemediğim birisinden uzun zamandır. Iıı.. İbrahim DURUL diye birisi var.", "Hep bahsediyordum ya Jandarma İstihbaratındaki Yavuzla Ayşen'in arasındaki para

trafiği, konuşma trafiğini sağlayan kişi diye", "O kişi aradı beni. Arama saati hangi.................... işte o

numaradan aradı. Iıı.. A Ne U İbrahim diye kaydetmiştim zaten. Aradı, oba (aba) altından sopa gösterdi.", "İşte, binanın etrafında dolaşıyormuşsun, yanında adamlarla gelmişsin diyor.", "Şey var ya hani çete, çete benzetmesi var ya bana mafyaymışım ve saire.", "O daldan takılıyor. İşte o komşuyu Arzu hanımı rahatsız etmişsin diyor, hani taziye ziyareti rahatsız olarak görülüyor.", "Iıı.. yani ben bunu, şunu çıkarıyorum bu sonuçtan ıı.. demek ki ne beni nerden neyi deşmeye çalışcamı, nerde ne bilgi almaya çalışacağımı hani bir şeyleri




^t-


 


aydınlatmak için. Tabi onlar da biliyorlar.", "Çünkü kendileri biliyor nerde nasıl iz bıraktılar veya nasıl bir davranış bıraktılar.", İlkay: "Arzu hanım mı acaba aradı da haber verdi nasıl oldu acaba", İhsan: "Evet evet çünkü yoksa Arzu hanımı aradığımı ıı.. çünkü şey diyor. Zaten benim telefon kayıtlarım şey altında hani tab kayıtlan yapılıyor.", "Demiştim birkaç kere, hem de benim güvenliğim için bu ve ıı.. nasıl diyeyim normalde bilemez yani Arzu hanımı taziye ziyareti için aradığımı, telefon numaramı bıraktığımı bilemez çünkü bunları da bana telefonda söyledi."dediği,

Tape:3923, 09.05.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;İhsan: "Aa ya burda ee şu an gündemde olan iki tane kişi var bir de ben vanm üç gündemde olan kişi ee sosyal anlamda bir faaliyet yapacak ve bu da bu Ergenekon destanını içeriyo yani ....Ergenekon olayı var ya basında ve gazetede .... destanını içeriyo yani bu üç tane", X Kişi: "Tamam bana mesaj at abi sen bunu mail at mail at mail adresimi gönderiyorum görüşürüz eyvallah" dediği

Tape:3924, 12.05.2008 tarihinde X Kişi ile görüşmesinde özetle;X Kişi: "Dün dün seni toplantıya çağıracaktım aa Jandarma Genel Komutanlığından üst düzey bir arkadaşım geldi", "O dosyayı ben şeyden çıkardım mailden", "Onu güzel bir ara yerleştiririm dosya halinde (bir kelime anlaşılmıyor) açamamışlar onlar onun için geldiler İstanbul'a aa onu verdim yalnız birkaç tane soru sordular dedim ki bana ee bu şeyin dışında soru sormayın ben yüzeysel biliyorum ama hazırlıklannızı bitirin o kardeşimizi dedim getiririz o şeyin başına geçiririz", "O o çok dedim şeyde geliştire biliyo kardeşim dedim bana birkaç soru sordular mesela dediler ki manuel kumanda edildiğinde ee ne kadar mesafede kumanda edebiliyoruz", "Ben dedim ki perhes olması lazım onun" , "Onun cevabını veremedim tabi ben", İhsan: "Onlar işte tefarruatta ince şeyler onlar dedim ya", X Kişi: "Ha teknik teknik konulan dedim bizim yeğenle konuşursunuz dedim o şekilde şu anda dün akşam gittiler kardeş onlar", "Telefon bekliyorum belki Ankara'ya gitme durumumuz var haberin olsun tamam mı kardeşim", İhsan: "İnşallah dayı bi yol açılsmda inşallah dayı", X Kişi: "Sen hiçbir yere şey yapma kardeş hiçbir yerle ilgilenme tamam mı gerekeni ben yapacam o evle de ilgilenme pek onu daha sonra..." , "Yani hiç ee komutanın dediği gibi davran hiç bir şey bilmiyorum hatırlamıyorum", "Yani biz seni şöyle bi bi yere oturtturayım ben ondan sonra ee rahatsız edecem yani", "Dosyayı beğendiler ee Jandarma kullanacak onu yani tamam mı dayıcığım", İhsan: "İnşallah dayı vatan için çok iyi olur", X Kişi: "Ben biraz şey konuştum biliyor musun dedim ya geçmişte de bunu getirdik", "Başkalanna teslim ettiniz yani şu ee bizim dışanya bağımlı olmamıza gerek yok dedim yani", "Aslan gibi dedim yetişen kardeşlerimiz var", "Bunu geliştirebiliyo daha şekilde yapabiliyo ben birkaç tanesini söyledim onlara", "Ama teknik konularda dedim yani o brifing şeklinde verir dedim", "Jandarma Jandarma Genel Komutanlığı tamam", İhsan: "İnşallah dayı haber bekliyorum" dediği ( Burada şüpheli İhsan GÖKTAŞ'm tasarladığı iddia edilen GÖKTAŞ GÖZCÜSÜ adı verilen bir kayıt cihazından bahsedildiği değerlendirilmektedir)

e)- MSN görüşmeleri

Şüphelinin kullandığı isaakhimmelstein@hotmail.com ismi ile Delerium Tremens

ismini kullanan Aylin isimli kişi ile yaptığı görüşmede ; İhsan: "................................ nerden bilsin ki

kendisine düzenlenmiş suikastın bir çok kez engellendiğini,bilemez!,burada ben bir villa içinde 3 katlı ARGE bulunduruyorum,birçok benim yaptığım bilinmeyen işlerim var,yammda onun formatmda kişiler var,Ankara'ya çok gidiyorum görev! Anla artık!!! bende sağcı solcu şu bu yok, az konuşup çok is bitirenler var etrafımda ..."..., Aylin: "ulu orta yazmışsın ajan olayını", ihsan: "google dolu saten,site girenler de anlamayacak kadar salak değiller ,önceden bilsinler ki kuracağım ekip ,sonradan duyup kaçmasmlar,yoksa bütün ön çalışmalar boşa olur,saten bana yiğit lazim yiğit,özellikle dile getirdim tesadüf değildi,bu çoğu kişiyi güçlendirecektir,Komutan var işin içinde diyeceklerdir,şaka maka kapasitem çok yüksektir


benim.ben o örgütün INTERCONTINENTAL PARA SCHEFİ VE OFFICE FOR SPECİAL AFFAİRS CEO ( ÖZEL KONULAR OFİSİ ULUSLAR ARASI BÖLÜM ŞEFİ VE ÜST DÜZEY YÖNETİCİSİYDİM) suydum, "ben şu an dünyanın en büyük salaklığını yaptım biliyormusun sana ,seni 999 yıldır tanıyormuşum gibi bu politkl hassas durumda cart diye çok özel resimler gönderdim... o resimler le sen beni çok fena s.. .sin",

Şüphelinin             kullandığı        isaakhimmelstein@hotmail.com        ismi                        ile

irfanyildizl964@hotmail.com    ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 16.12.2007 tarihli görüşmede ; İhsan: "Dün KM (Kuvayı Milliye) de darb edildim, ama kontroll bende...,daha sonra neler oldu dilden anlatmm, 3-4 gün kaldı, medyada gümlüyor herşey,şu an da ordayım" , 'hz.isa" gece 6 gibi geldi uyuduğum koltuğa çay yap lan dedi...,ters teptim boğazımı var gücüyle sıktı biraz da yumrukladı....,ben hiçbir şey yapmadım! gerek te yoktu ağır darp edecek kadar gücü yok...,kafasıda esrar lıydı zaten..,biraz morluklar var ve sesim gitti hava borusunu sıktığı için..,yani, itat etmeyende suç değilmi..,güzel oluşumlar var inşallah km temizlenecek", İrfan: "adamlar ot çekiyor devamlı normaldir, birisi gaz verdimi tamam", İhsan: "dernek yönetimi ni kuruyorum gizliden",İrfan: "kahraman geldimi km ye", İhsan: "bir hareket ile ördüre bilme imkanım vardı o an, ama amacım daha büyük bir iradeye hizmet etmek...bir anlık emosyonal hareket ile işi bitirmem...,evet ben yok iken gelmiş, ailesi ona problem yapmışlar ve gelmesini engelliyorlarmış...", İrfan: "kedini yakmaya gerek yok hiç bir zaman,o hüseyinin en büyük yardımcısı idi orada", İhsan: "ondan ne derece dikkatli olmam gerek, birkere gördüm eğer gördüğüm kişi oysa eğer??,uzun boylu, yakışıklı siyah saçlı bir kişi mi? dikkat çekici uzun boyu var ve zayıf, ttarif ettiğim o kişi midir", İrfan: "hüseyin birşey diyormu", İhsan: "yok o beni yanında istiyor,"beni scientology ye o sokmuş, onun güdümünde yapmışım" senaryasu peşinde..,uzun adamları indirmek daha kolay,beden yapıları baştan fisiksel desavantaj veriyor onalara.. ,yüzden orta boy ile ben çok memnu num,çok spor müdahelelere katıldım." ,  "abi burda ibrahim demirhan/kan diye birisi geldi!!,arabasında silah bulunmuş gazeteye çıkmış ve birkerede ayağından vurulu KM ye gelmiş", "şimdi hüseyin ile yukarda kulis yapıyorlar,kısa boylu evet ve agresif birisi,bilgi varmı?,2kişi geldiler..", "bilgi varan abi",İrfan'm evet hüseyinin yanında idi daha önce ve kavgalı aynldı",İhsan:  "burada bu ölüm kalım olayı, ve mevzubahis Kuvvayı Milliye dir...,anladım,anlan bana karşı kurma ihtimali nekadar? , ibrahim neci,neyapar ", İrfan: "bir yazar var Ali ÖZOĞLU diye onunla beraber hareket eder bu ibrahim, geçinmesi zor biridir", İhsan:   "durşu?MHP   mi?,nerden  kilitleye  bilirim   yani",İrfan'm   "orayı   ele   geçirmeye çalışacaklardır.,sol", "şimdi Ali ÖZOĞLU ile beraber, bu Ali yazar, orada kitapları vardır,ben uzun zamandır görmüyorum,valla içerenköyde takılıyordu ama takip etmedim",  İhsan: "Devlet de görevi varmıü,polis, asker, vesaire...,diğer kanaldan haber verdim ben,duruma göre   ekip   hazırlandı",   "ipini   çekeceğin  burda  mesihin   az   kaldı.".,   İrfan:   "ibrahim oralardamı",İhsan: " yok kayboldu,birdaha gelrnedi",İrfan: "o fazla gözükmez oralarda. aralarında ne problem var bilmiyorum, ama bir değişiklik olursa çıkar herhalde piyasaya", ihsan: "bana onun adresini versene abi .", İrfan: "içerenköyde yeşil kunduranın arkasında öğretmen evi nin oralarda biryerde ama adresini bilmiyorum samimi değilim onla hatta kapıştık",İhsan: "Anladım abi o Ulusal Kanaldaki Perincek ile ortamı var mı", İrfan'm "Var",İhsan: "Ne derece,Perincek İhsan'ı iyi bilir",İrfan: "Ama çok bilmiş birisi, kendini beğenmiş.,Perincek' le bu yazar Ali ÖZOĞLU vasıtası ile bağlantısı var sanırım, belki direkt olabilir,orada   o   yazarın   kitabı   vardır   adı   ŞİFRE   ÇÖZÜLDÜ   olması   lazım",İhsan: "Perincek'in cebi cebimde..abi..,onun la bağlantısı varsa bu Perincek' i bağlar" dediği,

Şüphelinin             kullandığı        isaakhimmelstein@hotmail.com        ismi                        ile

irfanyildizl964@hotmail.com    ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 27.12.2007  tarihli  görüşmede   ;İhsan:   "KM   yi   devirmek  üzeriyim.,kadroyu  yeniden

kurdum.,TV den seyredersin darbemi.......... ,insallah faydam' dokunur sana da o zaman, harbi

samimi birisini benziyorsun... şartların iyi olsa dahâçok yardım edeceğini biliyorum.,0 zaman


inşallah 2008 de görüşürüz. Saygılarımla" , "Nadide Sultan ile görüştüm, program yapacağız beraber.,kabul etti. sadece Flash TV yi ayarlamam gerekiyor, büyük ihtimal ile kabul ederler,program başı 5 ila lObin ytl her hafta, o zaman hemen yanmdayım,oldugu an yaşayarak göreceksin,Mustafa bey de dialoglannı sagolsun bana açıyor,çmaraltı nın sahibi", İrfan: "sen biliyorsun cebinde para olmayınca sokağa bile çıkamıyorsun. senin gibi tek başıma olsam sorun değil, bende 3 çocuk var ve kirada oturuyorum, bu yüzden el kol bağlı ve yavaş hareket ediyorum mecburen,sen oradan bir çıkış yakalarsın inşallah",İhsan: "olacak abi. cok yoğun tempodayım, ..Erhan bekle diye cok aylarımı yedi,asker masker dedi, ortada affedersin s..k kaldım sonra",İrfan: "kendine dikkat et o ihtiyar Ural dan ses varmı yoksa hala kayıpmı",İhsan: "O halen kayıp, ama ters adama ters iş koydu gitti,bu onun son oyunuydu.", İrfan: "valla orada zemin ıslak herzaman dikkatli olmak lazım", İhsan: "Allah Taksiratını af etsin!!!!,uralm yaptıklarını Rapor ettim.", İrfan:" sen orada sağlam dur. hüseyin i de hafife alma" , İhsan: "hüseyin bir latife onu hiç hafife alırmıyım ben...,bana ne söyliye bilirsin hüseyin üzerine samimice!!!,kimin adamı!,kime çalışyor!,neden KM1919 bukadar rencide ediyor!,neden islam ile bukadar oynuyor!,Fikri karadağ, dediğimi harfiyyen yapıyor.,emir komuta tıkır ctıkır işliyor.", İrfan: "orayı imar eden o. bunu biliyorum, oranın tüzüğü Selimiye de hazırlandı bunu biliyorum",İhsan: "selimiye dekiler kim , iste ettirdim Fikri'yi evrakı dün teslim etti bana.",İrfan'm"Fikri herşeyi biliyor sana konuşmuyor mu" İhsan: "Anlattığı şeyler var, bunları doğrudur diye şartlanmıyorum ben,Hüseyin'in arkasında bizim Türk askerimizin durmadığı belli,ya Amerika yada Mit...den düşman yardakçıları var,topunu sk...ceğim.",İrfan: "belki öyle yola çıkılmıştır ama adamlar sapıtınca planlar suya düştü herhalde" dediği,

Şüphelinin kullandığı isaakhimmelstein@hotmail.com ismi ile Her saadet yapma, her şeref piç. Her şeyin ihtidası ahiri hiç.: ismini kullanan Merve isimli kişi ile yaptığı görüşmede ; İhsan: " şu an Ankara'ya çok gidiyorum,bu aralan yani,prof, dr. 1ar ile özel seminerler veriyorum,yani onarla,ben prof değilim ama benden öğrenmek istedikleri şeyler var irade dışı hipnoz yöntemi konusunda,Jandarma istihbarat felan yani...,belki birgün kafe içeriz ankarada olmaz mı?, Merve'nin "istanbulda nerede kalıyorsun" dediği, İhsan: "3 katlı askeri bölge beldesinde..,bir müstakil binada,home ofis yani" dediği,

f)-Diğer Şüphelilerle olan Örgütsel İrtibatı;

Soruşturma kapsamındaki kişiler ile telefon karşılaştırmaları;

Mehmet   Fikri   KARADAĞ,Oğuz   Alpaslan   ABDÜLKADİR   ve   Ayşe   Ceylan

GEÇYOL'un telefon ve sim kart rehberlerinde kendisinin cep telefonu numarasının,

Kendisinin telefon ve sim kart rehberinde ise Kemal KERİNÇSİZ, Mehmet Fikri

KARADAĞ,Oğuz   Alpaslan   ABDÜLKADİR   ve   Sevgi   ERENEROL'un   cep   telefonu

numaralarının kayıtlı bulunduğu tespit edilmiştir.

Kemal KERİNÇSİZ'e göndermiş olduğu "İhsan" isimli Win Rar Zip'li dosyada

Scıentology Tarikatı hakkında   yurtiçi ve yurt dışı bağlantılarını anlatan resim formatmda

dosya ve gazete kupürlerinin olduğu 40 Sayfalık belge olduğu tespit edilmiştir.

İhsan GÖKTAŞ'm kullanmakta olduğu 05398725788 nolu GSM hattının 01.01.2000

den itibaren yapmış olduğu arama-aranma, mesaj gönderme-mesaj alma kayıtlannm kolluk

tarafından yapılan analizinde;

Mehmet Fikri KARADAĞ' m kullandığı 5358881514 nolu  Telefon hattı ile 15 k Oğuz Alparslan ABDÜLKADİR' m kullandığı 5378786138 nolu  Telefon hattı ile 22 Sevgi ERENEROL' m kullandığı 5323678060 nolu  Telefon hattı ile 4 Mehmet Fikri KARADAĞ' m kullandığı 5396550456 nolu  Telefon hattı ile 10 Ayşe Ceylan GEÇYOL' m kullandığı 5427120047 nolu  Telefon hattı ile 127 Kemal KERİNÇSİZ' m kullandığı 5332949190 nolu Telefon hattı ile 2 kez görüştüğü

belirtilmiştir.                                                                      ^ „ _- >-v. ..


g)-Diğer Şüpheli ve Tanık Beyanları;

Ayşe Ceylan GEÇYOL; İhsan GÖKTAŞ ile derneğe üye olmak için gediğinde tanıştığını, kendisinin aynı zamanda Kuvayı Milliye gazetesi çıkartmak istediğini, bu düşüncesini Hüseyin GÖRÜM'e,kendisine ve orada bulunanlara zaman zaman söylediğini, Kasım ayından itibaren ortalama olarak her gün derneğe gidip geldiğini, oturduğu yere dernek binasına uzak olması yüzünden son 1-2 aydır da dernekte yatıp kalkmaya başladığını, derneğe geldiği zaman Hüseyin GÖRÜM'ün ona istihbarat görevi verdiğini,bu istihbarat görevinin derneğe gelen üyelerin kim olduklarını araştırma işi olduğunu, İhsan GÖKTAŞ'm Hüseyin GÖRÜM'e bu istihbarat ile ilgili bilgi verdiğini görmediğini, ancak zaman zaman konuştuklarını duyduğunu,beyan etmiştir.

Mehmet Fikri KARADAĞ ; İhsan GÖKTAŞ'm kendisi dernekten ayrıldıktan sonra dernekteki faaliyetleri anlatmak için yanma gelen bir kişi olduğunu, telefonla ve yüz yüze görüştüklerini,beyan etmiştir.

Sevgi ERENEROL ; İhsan GÖKTAŞ'm Kemal KERİNÇSİZ'in yanma geldiğinde kendisinin de orada bulunduğunu, bir kez görüşerek tamştıklannı,kendisinden Scientology tarikatı ile tv programına birlikte çıkmalarını istediğini, çünkü kendisinin bu tarikatın Hrıstiyanlıkla hiçbir ilgisinin olmadığını söyleseni istediğini,ancak programa çıkmadıklarmı,beyan etmiştir.

Hüseyin GÖRÜM ; İhsan GÖKTAŞ'ı derneğe üye olduğundan dolayı tanıdığını, Almanya ülkesinde kaldığını, bunun haricinde bazı tarikatlar ile ilgili olduğunu bildiğini, İhsan GÖKTAŞ'tan zihin kontrolü yapılabildiğini duyduğunu, İhsan GÖKTAŞ'm kendisine Amerika da faaliyet gösteren SİANTOLOJİ tarikatı içerisinde 9 yıl kaldığını, bu örgütün bir makine vasıtası ile bilinç altına istenilen şeyleri yüklediğini, hafızasına bilgi yüklenen şahsın da robot gibi kendisinden istenilen şeyleri yaptığını söylediğini, ancak bu zihin kontrol seanslarına hiç katılmadığını, sadece duyduğunu, İhsan GÖKTAŞ'm bu tarikatın içerisine İshak HİLMİŞTAYN olarak girdiğini, kendisini Yahudi olarak tanıttığını, bu şekilde zihin kontrolü yapılabildiğini kendisine anlattığını beyan etmiştir.

h)- Hukuki durumunun Değerlendirilmesi;

Şüpheli İhsan GÖKTAŞ'm Ergenekon Terör Örgütünün üyesi olduğu , Ergenekon Terör Örgütünün kendisine bağlı "Sivil Unsurların" kurulması ve örgütlenmesi amacı ile hazırladığı "Lobi" adı verilen gizli-örgütsel çalışması uyannca kurulan Ergenekon Terör Örgütüne bağlı "Lobi Yapılanmasının" karan ve bu yapılanmanın Sivil Toplum Kuruluşlan alanındaki faaliyet şekil ve esaslarını belirlemek için hazırladığı "Dinamik" adı verilen örgüt dokümanında gösterilen "Kuvayı Milliye Cephesi gibi Milli Mücadele yıllannda kurulan örgütlerin günümüzde yeniden kurulması ve faaliyete geçirilmesi uygun görülmüştür" hedefinin uygulamaya konulması amacı ile kurulan Kuvayı Milliye Derneğinde istihbarat toplama faaliyeti ile görevlendirildiği iddia edilmektedir.

Şüpheli, Almanya'da doğduğunu,öğrenimini burada gördüğünü,aynı zamanda Alman vatandaşı olduğunu,yurtdışmda iken kandmlarak Scientology adlı tarikata üye yapıldığını, şu anda bu tarikatın Türkiye gizli başkanı olan kişi ile zorla evlendirildiğini,daha sonra bu tarikatın içyüzünü görerek deşifresi için çalıştığını, Türkiye' deki yayılma şekillerini Levent' deki Jitem birimindeki Yavuz isimli görevliye bildirdiğini, halen bir işi olmadığını, Kuvayı Milliye Derneğine yakalanmadan 3 ay kadar önce üye olduğunu, yurtdışına gidip gelmesi ve bağlantılan nedeni ile dernek bakanı olan Hüseyin GÖRÜM' ün kendisine uluslararası istihbarat sorumlusu görevi verdiğini,dernek yöneticilerinin zaman zaman toplantı yaptıklannı, kendisini gizli görüşmelere almadıklarını, elektrik, su parası ödemeyerek kaçak kullandıklanm,dernekte uyuşturucu işinden, alem yapmaya kadar her türlü pisliğin bulunduğunu, dernek genel başkanı olan Mehmet  Fikri KARADAĞ ile dernekteki olumsuz


işleri kendisine şikayet etmek için zaman zaman görüştüğünü, kendisinden elde edilen CD leri ve senedi Kuvayı Milliye Demeğini savcılığa şikayet etmek için demekten aldığını, üzerinde çıkan cep bilgisayarı ve dijital malzemelerde bulunan notlan Kuvayı Milliye demeğine gittiği üç dört aylık dönem içinde tuttuğunu, Ergenekon Terör Örgütüne üye olmadığım savunmuştur.

Yukarıda geniş olarak özetlendiğinden aşağıda sadece ilgili bölümleri yazılı; 25.11.2007 tarihinde Oğuz Alpaslan ABDÜLKADİR ile Mustafa ALPAY arasında görüşmesindeki; Oğuz Alpaslan: ".. .orada İhsan GÖKTAŞ diye bir çocuk girdi oraya yeni" ".. .bu İhsan GÖKTAŞ kime bağlı ise buraya konmak istiyorlar, ben dedim ki burayı kimseye yar etmem ya adam gibi kişiler olur anladın mı beni veyahut ta işte kapanıcak gideceksin bunu kimseye ... etmeyecek dedim şimdi bunlar bu ikisi karar defterini mühürü falan almışlar ben de dün demeği ayağa kaldırdım Hüseyin GÖRÜM'ün de haberi var şimdi bundan ben şimdi ne yapayım pazartesiye kadar süre verdim bunlara ama yani bir taşla gidip bunların hakkında suç duyurusunda mı bulunayım hem kapanış davası yani demekle ilgili suç duyurusunda mı bulunayım ne yapayım" , " Abi bu İhsan GÖKTAŞ ben diyor orduyla ordu kanalı var diyor bende diyor bir sürü bir adam daha var adını unuttum ben mesela bir ekipte olabilir oyunlarını da bozmak istemiyorum eğer doğru bir yerlerde doğru kişilerse o anlamda soruyorum"

07.12.2007 tarihinde Mehmet Fikri KARADAĞ ile görüşmesindeki ; İhsan: "Göz göze göre görüşsek çok iyi olur be dayı." , Mehmet Fikri: "Nedir konu İhsan'cim." , İhsan: "Dayı gerçi onu göz göze konuşmam lazım ama niyetim iyidir dayı. Benden zarar gelmez..." 25.12.2007 tarihinde Mehmet Fikri KARADAĞ ile görüşmesindeki; İhsan: "...Çınar altı diye bir samimi dostumun restoranmdayım. Acaba oraya gelme imkânın var mı senin şimdi." "Bir konuşmamız lazım göz göze. Telefonda biliyorsun rahat konuşamıyorum.", Şeklindeki telefon konuşmaları,

Yine yukarıda geniş olarak özetlendiğinden aşağıda sadece ilgili bölümleri yazılı; Delerium Tremens ismini kullanan Aylin isimli kişi ile yaptığı MSN görüşmesindeki

İhsan: "......... burada ben bir villa içinde 3 katlı ARGE bulunduruyorum,birçok benim yaptığım

bilinmeyen işlerim var,yanımda onun formatında kişiler var,Ankara'ya çok gidiyorum görev! Anla artık!!! bende sağcı solcu şu bu yok, az konuşup çok is bitirenler var etrafımda..."

irfanyildizl964@hotmail.com ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 16.12.2007 tarihli görüşmedeki ; İhsan: "Dün KM ( Kuvayı Milliye) de darb edildim, ama kontroll bende...,daha sonra neler oldu dilden anlatırım, 3-4 gün kaldı, medyada gümlüyor herşey,şu an da ordayım" , "demek yönetimi ni kuruyorum gizliden" dediği, "Devlet de görevi varmıü,polis, asker, vesaire...?,diğer kanaldan haber verdim ben,duruma göre ekip hazırlandı",

irfanyildizl964@hotmail.com ismini kullanan İrfan YILDIZ isimli kişi ile yaptığı 27.12.2007  tarihli  görüşmedeki  ;İhsan:   "KM  yi  devirmek üzereyim.,kadroyu yeniden

kurdum.,TV den seyredersin darbemi......... " "olacak abi. cok yoğun tempodayım, erhan bekle

diye cok aylarımı yedi,asker masker dedi, ortada affedersin s..k kaldım sonra" "Allah Taksiratını af etsin!!!!,uralm yaptıklarım Rapor ettim." "...Fikri KARADAĞ dediğimi harfiyen yapıyor.,emir komuta tıkır ctıkır işliyor." , İrfan'm "orayı imar eden o. bunu biliyorum, oranın tüzüğü Selimiye'de hazırlandı bunu biliyorum"

lA Her saadet yapma, her şeref piç. Her şeyin ihtidası ahiri hiç.: ismini kullanan Merve isimli kişi ile yaptığı görüşmede ; İhsan: " Şu an Ankara'ya çok gidiyorum,bu aralan yani,prof, dr. 1ar ile özel seminerler veriyorum,yani onarla,ben prof değilim ama benden öğrenmek istedikleri şeyler var irade dışı hipnoz yöntemi konusunda,Jandarma istihbarat felan

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

UÇAN SÜPÜRGE VE SOBA BORUSU

28/5/2008 · Kategori: Dokumanlar

Uçan Süpürge Türkiye’de faaliyet gösteren bir vakıftır. Alman Devletine doğrudan bağlıdır.

 

 

Uçan soba borusu ifadesi ise emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ tarafından Mecliste söylenmiştir. Biliyorsunuz, Amerika’dan alınacak F-35 savaş uçaklarının yazılım programlarını Amerika vermiyor. Ama biz soba borularını almakta ısrarlıyız.

Eminim duymayanlarınız vardır. Rahmetli Hasan Yalçın, Ulusal Kanalı kurarlarken karşılaştıkları parasal gülcüklerden ötürü “soba borusundan füze ürettik” derdi.

Önce süpürgeden başlayalım.

Yabancı parası ile siyaset yapmanın Türkiye’de serbest olmasından bu yana bir çok yabancı dernek ve vakıf kuruldu. Onlardan biride Uçan Süpürgedir. Siyasi faaliyetlerini, başka bir deyişle misyonerlik faaliyetlerini kadınlar üzerinden yapar. Almanya’nın menfaatlerini geliştirilip, yaygınlaştırılmasını kadın hakları savunusu üzerinden yürütür. Toplantıları, konferansları güney doğu illerimizdeki kadınlarımıza yöneliktir.

Şimdi uçan soba borusuna gelelim.

Savaş uçağımı alacağız, uçan soba borusu mu alacağız? Bana göre soba borusu alacağız.

Anlatayım.

Kendim de teknoloji ve mühendislik problemleri içinde yoğrulmuş birisiyim. Üretici firmalar isterlerse ürettikleri teçhizatların her bir parçasına istedikleri özelliği verebilirler. Savaş teçhizatlarının içine cip yerleştirmek o kadar da zor bir iş değildir. Bunu bazı asansör firmaları bile yapmaktadır. Asansör panosuna yerleştirdikleri bir cip ile panoyu istedikleri zaman berhava edebilmektedirler. Garanti süresi dışına çıkan asansörün elektronik panosu kendiliğinden devre dışı olabilmektedir. Sorduğunuzda can ve mal güvenliği cevabını alırsınız. Ama zamanını kendisi tayin eder.

Bu türlü düzenekler uçaklarda daha kolay gerçekleşebilir. Çünkü uçakta daha fazla elektronik teçhizat vardır.

II. Abdülhamit Almanya’dan 496 adet top almıştı. I. Dünya Savaşında bu topları kullandık. Almanya bu toplar sayesinde metalürji sanayinde büyük ilerlemeler yaparken biz yerimizde saydık. O zamanda subaylarımız eğitilsin diye Almanya’ya gönderirdik. Şimdi Amerika’ya gönderdiğimiz gibi.

Atatürk’ün ölümünden bu yana üretmeyi düşünemedik. Şöyle söylersek daha iyi olur. Emperyalizmin müdahil olduğu günden bu yana her türlü üretme gayretimizi bir yana bıraktık. Üretmeyince teknoloji de üretilemez. Subayımızın kafası Amerika’da şartlanıp gelirse, mal alınacağı sırada ille de Amerikan malı diye tutturur. Teknolojik belirlenimciliğe uğramış beyinlerin kendilerine güveni kalmaz. Aşağılık duygusunun da ana düzeneği budur.

Ülkenizde Soroz’un süpürgeleri uçuyorsa, havada yerli malı uçak uçmaz.

Şah döneminde İran Amerika’dan 60 milyar dolarlık silah almıştı. Amerika Şah’ı çok seviyordu. Ama İran uçağını Amerika’dan alıyordu. Şimdi Amerika İran’ı hiç sevmiyor. Ama İran üçüncü nesil savaş uçağını kendisi yapıyor.

Bağımsızlık nelere kadir. Bu ülke isterse soba borusundan füze üretir.

M. Kemal gitti. Uçak işi bitti. Uçan süpürgeler geldi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (6- SON BÖLÜM)

18/3/2008 · Kategori: Dokumanlar

4- Eylemlerin zorlayıcı sosyal gereksinim de gözetilerek hukuksal yönden irdelenmesi
Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidar partisi olması nedeniyle yukarıda belirttiğimiz beyan ve eylemleri laik Cumhuriyet aleyhine giderilmesi olanaksız zararlar doğurmasının kapatma yaptırımını gerektirmekte, ortaya konulan eylemler gözetildiğinde kapatma yaptırımının uygulanmasında zorlayıcı sosyal gereksinim bulunmaktadır.
Zorlayıcı sosyal gereksinim değerlendirilirken gözetilen uygun zaman, eylemlerdeki ağırlık, eylemlerin isnat edilebilirliği, partinin hedeflediği siyasi model, eylemlerdeki kullanılan yöntem karşısında öngörülen yaptırım eylemlerle orantılıdır.
Kapatma davasının açıldığı tarihte davalı iktidar partisinin türbanın yükseköğretim kurumlarına sokulması için Anayasa değişikliği ile neden olduğu toplumsal kutuplaşma ve gerginlik dikkate alındığında ve özellikle demokratik toplumun düzenli bir biçimde işlemesinin sağlanmaya çalışıldığı ülkemizde, laiklik ilkesinin korunması yasal ve anayasal bir zorunluluk olduğu gibi, bu ilkenin korunmasında genel bir çıkar da bulunmaktadır.(RP/Türkiye Kararı)
Bu nedenle, laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı durumuna gelen Adalet ve Kalkınma Partisinin, bu genel çıkar da gözetilerek kapatılması, zorlayıcı sosyal gereksinim de dikkate alındığında demokratik toplum gereklerine uygundur.


a- Yaptırım yasayla öngörülmüştür.
Eylemler, Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrası kapsamında “insan hakları, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri, ulus egemenliği, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ve ayrıca herhangi bir tür diktatörlüğü savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamanın yasak olması” kuralına aykırılık oluşturmaktadır.
Bu çerçevede kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “kamu düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” ilkeleri kapsamında, demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.
Davalı siyasi parti, laiklik karşıtı eylemlerinin kapatma yaptırımı gerektirdiğini öngörebilecek ve bilebilecek durumdadır. Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’ndaki kurallar da İHAS’nin öngörülebilirlik ve bilinebilirlik ölçütlerine uygundur. Davalı partinin laiklik karşıtı eylemleri nedeniyle bu eylemleri suç oluşturmasa bile, parti hakkında Anayasa’da öngörülen kapatma yaptırımının uygulanabileceği bilinebilir niteliktedir. Laiklik karşıtı eylemlerin, ceza yasalarında suç olarak tanımlanmaması Anayasa ve SPY gözetildiğinde sonuca etkili değildir (RP/Türkiye Kararı).

b- Kapatma yaptırımı yasal bir amaca dayanmaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi, Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasındaki siyasi partilerin eylemleri “insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, ulus egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine” aykırı olamaz ve ayrıca “herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz”, suç işlenmesini teşvik edemez” kapsamında kapatma yaptırımını gerektirmektedir.(ANY.Madde:68/4, 69/9, SPY.Madde: 101/1/b, 103, 95)
Geniş anlamda laiklik karşıtı eylemler olarak nitelenen yukarıda ve 11-17 sayılı klasörlerde gösterilen ve değerlendirilen eylemler, Anayasanın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen hükümlere aykırılık oluşturmaktadır.
Şöyle ki, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak ılımlı İslam yoluyla şeriatı amaçlayan bir siyasi partinin bu model projesi gerçekleştiğinde, evrensel insan hakları ve çoğulcu demokrasi hiçbir boyutuyla söz konusu olamayacak, iktidar şeriat çerçevesinde hareket edecek, şeriatı benimsemeyenler sisteme ve kurallarına tabi kılınacak ve eşitlik ilkesi de yaşam alanı bulamayacaktır. Yine şer’i modelde, dinsel kurallar ölçü norm olarak kullanılacağından, hukuk devletinden de söz edilemeyecektir. Egemenliğin kaynağı ve tüm referanslar din ve Tanrıya dayanacağından, ulus egemenliği de söz konusu olmayacaktır. Sonuçta şeriatın demokrasiyle ve laiklikle bağdaşmazlığı karşısında, demokratik ve laik düzen ortadan kalkacak, dine dayalı ve bunu zorla benimseten bu yönüyle bir dikta rejimi ortaya çıkacak, demokrasiye, insan haklarına aykırı, ancak şeriata uygun eylem ve suçlar hoş görülüp teşvik edilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şeriatla yönetilen ve başında İslam şeriatını da simgeleyen halifenin bulunduğu bir modele karşı verilen mücadele sonucu ortaya çıkmıştır. Türk Ulusunun 20 Yüzyılın başında verdiği kurtuluş mücadelesi sadece yabancı işgal güçlerine karşı yürütülmemiş, mandacılara, işgalcilerle işbirliği yapanlara, isyan ve kışkırtmalarla kurtuluş ve kuruluşu baltalayan mollalara, şeyhlere ve her türlü din bezirgânlarına karşı da verilmiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşımızda mandacıların ve işbirlikçilerin tenkit edilecek tarihi hatalarını gerçekleri çarpıtarak saptırmaya çalışanlar bugün de dini ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar ederek ve dine, dini inanca en büyük kötülüğü yaparak özgürlük ve insan hakları gibi aslında hiçte ilgili olmadıkları kavramları kullanarak yeni bir teslimiyetçiliğin yolunu açmaktadırlar. Şer’i bir düzene ve onun yerleşik değerlerine karşı verilmiş bir mücadelenin sonucu olarak benimsenen ve önemi nedeniyle Anayasada değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez bir biçimde yerleştirilip kabul edilen laiklik ilkesi, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti için diğer çağdaş ülkelerden daha fazla önem arz etmekte, uygulamasında Batı ile aramızda farklılıklar oluşmaktadır. Çünkü ülkemizde şeriat düşüncesi ve özlemi komşu ülkelerde uygulama örnekleri de bulunduğundan henüz çağdaş ve uluslararası hukuk karşıtı olduğu düşüncesi kategorisine girmemiş, hatta serbest seçimler yoluyla iktidar bile olabilmiştir.
Bu nedenle; İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrası gereğince “ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin korunması, kargaşa ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” kapsamında, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuş davalı siyasi partinin kapatılmasını haklı kılmaktadır(RP/Türkiye Kararı).

c- Kapatma yaptırımı demokratik toplum gereklerine uygundur.
Davalı partiye kapatma yaptırımının uygulanması, çoğulcu demokrasinin gereklerine uygundur. Çünkü yukarıda sayılan eylem ve söylemleri gözetildiğinde, çoğulcu demokrasi içerisinde, ancak bu demokrasinin olanaklarından hareketle, sonuçta çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan ve onu ortadan kaldıran bir sistemi amaçlamaktadır. Oysa çoğulculuk prensibi olmadan demokrasiden bahsedilemez (RP/Türkiye Kararı). Çoğulcu demokrasi, güçler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne dayanır. Hukuk ise, temelini insanlığın aydınlanma mücadelesinde bulan, akla ve bilime dayanan, ortak aklın ürünü, evrensel kabul gören, dinamik kurallar bütünüdür. Şeriatın kuralları bu tanımın çerçevesine girmez. Şeriat özünde demokrasiye kapalı bir yönetim biçimi olup totaliterdir. Dini kurallara dayalı bir rejimin çoğulcu demokrasi ile bağdaşabileceğini iddia etmek en hafif deyimiyle insanlığın aydınlanma mücadelesini ve sonrasındaki kazanımlarını inkâr etmektir. Ortaya çıktığı çağın ve coğrafyanın sosyal ve ekonomik, kültürel değerleriyle biçimlenmiş statik bir düşüncenin insanlığın tüm çağlarına hükmetmesi anlayışı bilimsel değildir, dolayısıyla yüzlerce yıllık mücadelenin ve aklın ortak değerleri olan insan hakları ve demokrasi kapsamında savunulamaz, koruma göremez, kısıtlanabilir.
Kuşkusuz İHAS ile de korunan din ve vicdan özgürlüğü demokratik bir toplumun da gereklerindendir. Anılan özgürlük farklı dinsel değerlere inanmak yanında inanmamak özgürlüğünü de içermektedir. Bu bağlamda çoğunluğu Müslümanlardan oluşsa bile, farklı inanışlara sahip olan kişilerin korunması anlamında, din ve vicdan özgürlüğüne de sınırlandırmalar öngörülmüştür. Bu manada devlet, dini inançlar konusunda yansız kalmalı, dini inançların meşruiyetinin değerlendirilmesinde tarafsız olmalı, karşıt inanışlar arasında hoşgörüyü tesis etmelidir (RP/Türkiye Kararı). Bu bağlamda devletin kamu alanında, üniversitelerde türban takarak dini inançların sergilenmesine kısıtlama getirmesi veya programlarında İslam dinine ilişkin konulara ağırlık veren ve kuruluş amacı yalnızca din görevlisi yetiştirmek olan İmam Hatip Liseleri mezunları için üniversiteye giriş sınavlarında katsayı esasının uygulanmasını öngörmesi; başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak, kamu düzen ve güvenliğini sağlamak amacı taşıdığından, din ve vicdan özgürlüğünün özüne aykırı değildir. Aksine, davalı partinin bunlara aykırı eylemleri özendirmesi, destek yaratması ve teşvik etmesi, demokratik toplum gereklerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
İHAS’ın 9 ncu maddesinde de koruma gören din ve vicdan özgürlüğü, bir din tarafından yönlendirilen her hareketi korumaz, bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından türbanın dinin gereği olduğunun belirtilmesi, bu örtünme biçiminin laik hukuk düzeninde korunma göreceği sonucunu doğurmaz, aksi düşünce, dinin gereği olduğu tartışma götürmeyen İslam şeriatının miras, devletler, aile, ceza hukuku gibi konulardaki bazı kurallarının da uygulanmasına kapı açar. Oysa davalı partinin eylemleri, bu saptamayla açıkça çelişmektedir. İHAM tarafından da vurgulandığı üzere, laikliğe saygı gösterilmemesi biçimindeki bir tutum, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında hiçbir biçimde koruma göremez (RP/Türkiye Kararı). Bu nedenle bir taraftan laikliği savunur gibi görünmek ve bunu ifade etmek, diğer taraftan giderek yoğunlaşan eylemlerle laikliğe aykırı bir model yaratan davalı siyasi partinin eylemleri, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve İHAS yönünden koruma göremez.
İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesini iki koşula bağlı olarak önerebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her bakımdan yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik prensiplerle bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle, sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin temel prensiplerine saygı duymayan, demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi yıkmayı amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri tanımayan/yok etmeyi amaçlayan siyasi bir projeyi öneren” partinin, bu nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu olabileceği gibi, bu nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi parti İHAS korumasından yararlanamaz. İHAS ve demokrasi arasındaki oldukça açık ilişki karşısında, hiç kimse demokratik toplumun ideallerini ve değerlerini yok etmek amacıyla Anayasa ve İHAS hükümlerine dayanamaz. Bu bağlamda siyasi partiler biçiminde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim içerisinde güçlendikten sonra, bu kimliklerini ön plana çıkararak demokrasiden kurtulmak amacı güdebilmeleri söz konusudur. (RP/Türkiye, Emek Partisi/Türkiye Kararları).
Davalı siyasi parti bu değerlendirmelere açıkça aykırı hareket ettiği gibi, eylemleriyle sadece İslam dininin moral değerlerini ifade etmeyip, bu dinin dünyevi yaşama ilişkin gereklerine yönlendirme ve İslam dinine (inanç ve ibadet ötesinde bütünüyle) tabi kılma amaç ve iradesi taşımaktadır.

d- Eylemlerin isnat edilebilirliği
Davalı siyasi partinin amaç ve eğilimlerini ortaya koyabilmek için tüzük ve programına dayanarak sonuca gidilemez. Çünkü gerçekte amaçladığı modeli gerçekleştirene kadar, laikliğe aykırı eğilimlerinin resmi metinlerine yansımayacağı; geçmişte bu amaca yönelik eylemlerde bulunan partilerin kapatıldığı hususu gözetildiğinde karşılaşılabilecek bir durumdur. Bu bağlamda, davalı siyasi partinin tüzük ve programı ile dava konusu edilen eylemleri arasında belirgin bir aykırılık göze çarpmaktadır.
Bir genel başkanın açıklama ve eylemleri partiyi tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel figürüdür. Siyasi Partiler Yasasına göre partiyi temsil yetkisine sahip olan genel başkan, merkez karar ve yönetim kurulunun da başkanıdır. Genel başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerinin, kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı biçiminde algılanır ve partiye isnat edilebilir. Genel başkan için var olan isnat edilebilirlik, genel başkan yardımcıları içinde geçerlidir. Aynı durum partili başbakan ve bakanlar yönünden de söz konusudur.
Bir iktidar partisi yönünden hükümetin icraatları, siyasi parti söylemiyle biçimlendiğinden, bu bağlamdaki iş ve işlemler de siyasi partinin eylemi olarak, o siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen yasa, yasa teklifleri ile diğer düzenleyici işlemler siyasi partinin kapatmaya konu olan eylemlerinin yöneldiği amacı gerçekleştirmeye veya kolaylaştırmaya yönelik olduğundan, bu düzenlemeler de siyasi parti eylemi olarak o siyasi partiyi bağlamaktadır. TBMM’nde çoğunluğu oluşturan siyasi parti yönünden, bu düzenlemelerin eylem olarak isnadiyeti için, İHAM kararlarında da açıklandığı üzere, yasalaştırılmalarını beklemek zorunluluğu bulunmamaktadır. Çünkü bu eylemlerin yasalaşması yani somuta indirgenmesi, yasama organın da çoğunluğa sahip bir iktidar partisi yönünden her an için olasıdır. İsnat edilebilen eylem niteliğindeki bu tasarıların yasalaşması da, eylemin yasama organı işlemi niteliğine geldiğinden bahisle, siyasi partiye isnadiyeti ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, siyasi partinin eylemini sürdürmesi niteliğindedir.
TBMM Başkanı ve Başkanvekillerinin de konumları itibarıyla, eylemlerinin mensubu oldukları siyasi partiye isnat edilebilirliği önem taşımaktadır. Anayasa’nın 94 ncü maddesinin altıncı fıkrasına ve SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkanı ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Ancak TBMM Başkanı ve Başkanvekillerine yönelik bu düzenleme, Başkan ve Başkanvekillerinin hiçbir eyleminin siyasi partiye isnat edilemeyeceği sonucunu doğurmamaktadır.
Yukarıda gösterildiği üzere TBMM”nin 22 dönem Başkanlığını yapan Bülent Arınç’ın eylemleri, bu kuralı da ihlal ederek, açıkça mensubu olduğu siyasi partinin eylem ve söylemiyle örtüşmektedir. Siyasi partinin gerçekleştirmek istediği projeyi ifade ve bu projeye destek anlamında diğer parti mensupları gibi hareket etmektedir. Görevi süresince yaptığı bu eylemler, mensubu olduğu davalı parti tarafından destek görmüştür. Bu nedenle Bülent Arınç’ın beyan ve eylemleri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne isnat edilebilir niteliktedir.
Davalı partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen, yaratmak istedikleri toplum modeline ilişkin imajı yansıtan beyan ve eylemler, milletvekilleri veya yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler tarafından işlendiğinde de partiye isnat edilebilir. Bu tür beyanlar soyut programlara göre potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidirler. Bu nedenle, eylemleri yukarıda sıralanan milletvekilleri ve yerel yöneticilerin beyan ve eylemleri de partiyi bağlamaktadır.
Ayrıca partili milletvekilleri tarafından sunulan ve kapatmayı konu alan modeli gerçekleştirmeye yönelik olan yukarıda gösterilen yasa teklifleri de, bu tekliflerin yasalaşmaları beklenmeksizin, yasama organında çoğunluğu oluşturan davalı siyasi partiye isnat edilebilir niteliktedir. Anayasa’nın 83 ncü maddesinin birinci fıkrası, yasama çalışmaları kapsamında ortaya çıkan bu eylemler nedeniyle siyasi partinin sorumlu tutulmasını bertaraf etmemektedir. Bireysel anlamda mutlak dokunulmazlık yaratan madde kapsamındaki eylemler, siyasi parti yönünden bu maddenin koruma alanı dışındadır.
Siyasi partinin genel merkez organlarının (SPY md 13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19,20), TBMM grup genel kurulu ve grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), üyelerinin (SPY md 12) eylemleri; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, yasa, Anayasa ve İHAS tarafından korunmayan, hedeflediği amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek, kolaylaştırmak, altyapı hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik olup, bu eylemler de davalı partiye isnat edilebilir niteliktedir.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin değil kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça, bu söylem ve eylemler de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, yoğunluk ve sıfatlara bakıldığında, (çok sayıda milletvekili ve belediye başkanı tarafından) kuşkusuz siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Davalı partinin çoğulcu demokrasi ilkelerine aykırı olarak, zaman zaman milletvekillerine ve diğer partililere konuşma yasağı getirmesi de, bu yasağa rağmen en yetkili konumda bulunan milletvekillerinin dahi açıklama yapmayı sürdürmeleri gözetildiğinde, yasaklamanın partiyi sorumluluktan kurtarmaya yönelik aldatıcı bir tavır olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
İktidarda bulunan her siyasi parti, kuşkusuz kendi kadrolarını da, (bir örnek olarak bakan düzeyinde) devlet birimlerine taşımaktadır. Bu noktada, siyasi parti mensuplarına devlet mekanizması gereği yakın planda çalışan, böylece siyasi partililerle yakın ve/veya yoğun ilişkide bulunan kamu görevlilerinin eylemleri önem kazanmaktadır. 3046 sayılı Yasa’nın 21 nci ve 22 nci maddeleri de bu irdelemeyi zorunlu kılmaktadır.
Devletin idare mekanizması, söz konusu görevlinin bulunduğu makamın ışığında, ancak dar bir yoruma tabi tutulmaktadır. Bu bağlamda, devlet birimlerinde siyasi parti mensuplarına yakın planda çalışan müsteşarların ve müsteşarların bakış açılarını yansıtan müsteşar yardımcıları ile genel müdürlerin eylemlerinin, siyasi sorumluluğu Bakan ve dolayısıyla Başbakan’a aittir. Bu siyasi sorumluluk, yukarıda gösterilen eylemlerin parti politikaları doğrultusunda biçimlenmesi, partinin amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik olması karşısında anılan bürokratların iktidar partisinin bakış açısına göre biçimlenen eylemlerinden, iktidarı yöneten partinin dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sorumluluğu söz konusudur.
Yine 5442 sayılı Yasa’nın 9 ncu maddesinin birinci fıkrasına göre, il’lerde hükümetin ve her bir bakanın temsilcisi ve siyasi yürütme organı olan valiler ile bu Yasa’nın 31/A maddesine göre kaymakamların, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatmaya konu modeli gerçekleştirme anlamındaki uygulamalarına göz yummalarından, desteklemelerinden ve bu eylemleri uygulamalarıyla kolaylaştırmalarından, parti kaynaklı çıkış noktası uyarınca bakan, başbakan ve hükümet siyasi yönden sorumludur. Buradaki siyasi sorumluluk, iktidarın siyasetini belirleyen davalı Adalet ve Kalkınma Partisi’ni de sorumlu kılmakta ve bağlamaktadır.
Yukarıda anlatılan eylemlerde bulunan bürokratların bu davranışları, bütünüyle siyasi iktidar çıkışlı ve iktidarın bakış açısıyla biçimlenmiştir. Bu yönden, siyasi sorumluluk iktidara aittir. Bu siyasi sorumluluk hükümet siyasetini yönlendiren Adalet ve Kalkınma Partisi’nden biçimlendirildiğine göre, kuşkusuz davalı partinin sorumluluğu söz konusudur. Çünkü iktidardaki siyasi partinin amaçladığı modeli gerçekleştirmek için, bir bütünlük içerisinde ve bir bütünün parçalarını oluşturmak adına bu eylemler ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, genel müdür, vali, kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda 22 Temmuz 2008 Genel Seçimi ile Adalet ve Kalkınma Partisinden milletvekili seçilen Başbakanlık Eski Müsteşarı Ömer Dinçer”in müsteşarlığı dönemindeki konumu nedeniyle anılan kişinin bu dönemdeki iş ve işlemleri, ayrıca önem taşımaktadır. Bürokrasinin en tepesinde bulunduğu sırada bu kişinin de etkisiyle yapılanan kadrolarla, iktidar partisinin laikliğe aykırı eylem ve söylemleri gerçekleştirilmekte ve dile getirilmekte, siyasi parti kendisini sorumlu kılmamak adına, devlet mekanizması gereğince yakın ilişkide bulunduğu bu kadrolardaki kişilerin, siyasi parti tarafından da benimsenen iş ve işlemleri, tartışmasız olarak siyasi partiyi bağlamaktadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan eylem veya söylemler nedeniyle, ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve haklarında disiplin soruşturmasının başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla açıkça örtüşen eylem ve söylemler nedeniyle siyasi partinin bu eylem veya söylem sahiplerini eleştirmesi veya haklarında soruşturma yapması, sadece partinin kendisini bu eylemlerden sorumlu kılmamak amacına yönelik olduğunda, bu eylem ve söylemler de siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmamaktadır. Göstermelik olarak başlatılan, sonuçsuz kalan veya öngörülenden daha az yaptırımla sonuçlanan soruşturmalar da, o siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmamaktadır (RP/Türkiye Daire Kararı). Bu nedenle yukarıda irdelenen eylemlerin soruşturma konusu olması, bu eylemlerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yüklenmesine engel değildir. (Ek.129)

e- Eylemlerdeki “yöntemin” hukuksal yönden irdelenmesi
Davalı partinin din ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar ederek, ancak “mutabakat süreçleri” olarak adlandırdıkları yöntemle toplumun İslami bir yapıya doğru evrimleşmesini sağladıktan sonra şeriatı egemen kılacakları gerçeğinden hareketle ve şeriatın tüm toplumu İslami bir düzene kavuşturmayı esas alan ‘cihat’ boyutu ile davalı partinin halen iktidar partisi olması gözetildiğinde; laik rejimi değiştirmek noktasında maddi güç kullanması ve bu tehlikenin uzak olmadığı bir gerçektir. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan ve diğer partililerin demokrasiyi çoğulcu değil, “çoğunlukçu” olarak algıladıklarını gösteren eylem ve demeçleri olası bir “çoğunluk diktasının” açık işaretleridir.
Davalı siyasi partinin ortaya konulan eylemlerinin laik bir hukuk düzeniyle bağdaşmadığı yukarıda açıklanmıştır.
Laik hukuk düzeniyle bağdaşmayan eylemlerin odağı durumuna gelen siyasi parti için, kapatma yaptırımı dışında ara çözüm ve yaptırımların uygulanabilmesi; gerek eylemlerdeki yoğunluğun ulaştığı boyut, gerekse iktidarı çoğunluk olarak elde etmeleri karşısında, ortaya çıkan somut ve açık tehlike, gerekse mevzuat gözetildiğinde, söz konusu olamaz.
Davalı siyasi parti, demokratik düzende faaliyette bulunarak, Anayasa ve SPY’ye aykırı olarak, demokrasi ötesi bir sisteme ulaşmaya ve bu sistemi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, demokratik sistemin sağladığı serbestilerden hareket ederek amacına ulaşmaya çalışması, gerek Anayasa’nın 14 ncü maddesi, gerekse İHAS’ın 17 nci ile BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 5 nci maddesi gözetildiğinde koruma göremez.
Davalı siyasi parti, bu eylemlerini gerçekleştirirken, çoğunluk iktidarına sahip olmanın avantajlarını da kullanmaktadır. Öncelikle yaratılan kadrolaşma boyutuyla, kamuda laik hukuk düzeninin gereklerini yerine getirenler sindirilmekte ve baskı uygulanmaktadır. Mevcut kadrolaşmayla, yukarıdan aşağıya doğru bir yapılanmaya adım atılmaktadır. (Ek. 164, 174)
Laikliğe aykırı bir sistemi, öncelikle toplumsal, sonrasında hukuksal modelle gerçekleştirmek söz konusu olduğuna göre, “amaç sistemin” içeriğinin irdelenmesi gerekmektedir.
Amaçlanan şer’i sistem ve son noktada şeriat, kuşkusuz cihadı da içinde barındırmaktadır. Demokratik bir sistem, Nazi Almanya’sı örneğinde olduğu gibi demokratik yolları kullanarak iktidarı ele geçirip demokrasiyi ortadan kaldırılabileceği gibi, demokratik olmayan yöntemlerle de ortadan kaldırılabilir. Davalı partinin amaçladığı rejimi demokratik yollardan gerçekleştirememesi durumunda, şeriatın gereği olan cihadın devreye girmesi söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla gerektiğinde cihada, yani şiddete başvurulması olasıdır.
Bir iktidar partisinin, iktidar olanaklarından hareketle hukuksal yollardan ya da cihat yoluyla amacına her zaman ulaşması olanaklıdır. Ülkemizde şeri sistem, ancak bir devrimle tasfiye edilmiştir. Bu devrim öncesinin şeriat uygulamalarından günümüze miras kalan kültür ve o kültürün yeşerdiği dinsel iklim gözetildiğinde ilk etapta şiddete başvurmadan bile ciddi bir şeriat yanlısı taraftar kitlesi bulmak mümkündür. Çünkü din istismarı yoluyla kolayca harekete geçirilebilecek bir tabanın her zaman mevcut olduğu yakın tarihsel deneyimlerle kanıtlanmıştır. Bu nedenle, egemen olan dinsel inancın (şeriatının) içeriği ve tarihsel deneyimler gözetildiğinde laiklik ilkesinin korunması
anlamında Türkiye’nin daha hassas davranması zorunluluğu doğmakta ve bu durum ülkemizin takdir hakkını genişletmektedir.
Eylemleriyle ve özellikle laiklik ilkesini dolaylı yoldan bertaraf edecek Anayasa’nın 10’ncu ve 42’nci maddelerinin değiştirilmesi, Yüksek Öğretim Yasasının Ek 17’nci maddesinde düşünülen değişiklik ile İslami modeli gerçekleştirmeyi açıkça ortaya koyan siyasi partinin kapatılmasının zorlayıcı sosyal gereksinim ve demokratik toplum gereklerine aykırı, soyut, uzak ve gerçekleşemez olduğu ileri sürülemez. Çünkü iktidar olanaklarını kullanan bir siyasi parti için, bu konuların somutlaşması demek, zaten demokratik sistemin ortadan kaldırılmasıyla eş anlamlıdır. Dolayısıyla, şeriatın yani şiddetin somutlaşması durumunda, ortada kendini korumaya çalışacak bir demokratik sistem de söz konusu olmayacaktır.
Dini esaslara dayanan bir devlet sistemi kurmaya (Şeriata) aşama aşama geçilmesi karşısında, iktidar açıkça şiddete başvurmadığı, bu nedenle kapatılmasının söz konusu olamayacağı ileri sürülemez. RP/Türkiye kararı da bu konuya işaret etmektedir. Kaldı ki, davalı siyasi partinin, hoşgörünün olmadığı ve ayrımcılığın ön planda tutulduğu bir sistemi hedeflediği ve bu doğrultuda eylemlerde bulunduğu açıktır. Zaten iktidar olmanın avantajları ile ve demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma olanağı elde edilmişse, bu aşamada şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır. Kapatma yaptırımı, son aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli engellemeye yönelik olması nedeniyle hukuka uygundur.
Kaldı ki davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde amaçladığı yasa dışı siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden çekinen ve sessiz kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile davalı partinin hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır.

f- Kapatma yaptırımının zamanlama açısından gerekliliği
Davalı siyasi partinin izlediği politikanın ortaya çıkardığı tehlike belirgin ve yakındır. Medeni barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek somut adımlar atılmıştır. Önce, bu adımların engellenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Ulusal iradeyi oluşturmak amacıyla iktidara gelerek devleti yönlendiren davalı siyasi parti yönünden, çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan projesinin ancak kapatma yaptırımıyla engellenecek olması karşısında, kapatma davasına başvurulması gerekli ve iktidar olanaklarının kullanıldığı dönemi yansıtan tablo gözetildiğinde zorunludur.
Evvelce de belirtildiği üzere olayda kapatma yaptırımı uygulanması, çoğulcu demokratik sistemde yapılması gereken ve hukuksal yoldan uygulanabilecek amaca uygun ve orantılı tek seçenektir.
İddianamemizde ve ek klasörde gösterilen davalı siyasi partinin eylemleri, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası kapsamında “insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı bulunmaması ve ayrıca herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlamanın yasak olması” kurallarına aykırılık oluşturmaktadır. Kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11. maddesinin 2. fıkrası gözetildiğinde “kamu düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” ilkeleri çerçevesinde demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.
Çoğunluk iktidarına sahip davalı siyasi partinin eylemlerinin yoğunluğu gözetildiğinde, onu amacından alıkoyacak ara yaptırımlar ve ara çözümler, somut duruma göre olanaklı değildir. Bu nedenle kapatma yaptırımı, dava yönünden radikal olmayıp, olaya uygun ve orantılı bir yaptırımdır.
Olayda, laik hukuk düzenine aykırı eylemlerin odağı olan bir siyasi partinin söz konusu olması karşısında, üstelik bu partinin de çoğunluk iktidarına sahip olduğu gözetildiğinde, amaçlanan modelin gerçekleştirilmesi anlamında bir tehlikenin var olduğu ve tehlikenin de yeterince yakın olduğu, davalı partinin eylemlerinin öngördüğü toplum modelini oluşturmaya elverişli bulunduğu, iktidarları süresince her geçen gün riskin arttığı görülmektedir. Kamusal alanda ve TBMM’nde de türbana serbestlik sağlanmasına yönelik beyanlar ile imam hatip lisesi mezunlarına uygulanan katsayı sisteminin kaldırılması girişimleri bu tehlikeyi daha somut ve yakın kılmaktadır. Davalı Partinin, toplumsal barışı tehlikeye düşürene ve öngördüğü modeli gerçekleştirene kadar beklenilmesi doğal olarak söz konusu olamaz.
Bu noktada davalı siyasi partiyi amacından uzaklaştıracak ve sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu yöntem, yalnızca kapatma yaptırımı olup, toplumu karşılaştığı bu tehlikeden başka türlü korumanın olanağı kalmamıştır.

5- Kapatma yaptırımının orantısallığı
Siyasi parti kapatma yaptırımı, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal ve en ağır yaptırımdır. Bu nedenle, kapatma yaptırımı en ciddi ve en ağır durumlarda uygulanmalı, eylemlerle arasında orantısal bir denge bulunmalıdır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı durumuna gelmesinden başka, söz konusu eylemlerdeki yoğunluğun ve kararlılığın düzeyi gözetildiğinde, eylemleri toplumu çok ciddi ve ağır sonuçlarla yüz yüze bırakmaya elverişlidir. Cumhuriyetin kurulmasıyla terk edilen bir sistemin değerlerinin gündeme getirilmesi, demokratik sistem ve toplum yönünden laik düzenin tesisi ve korunmasında kaçınılmaz olarak çok ağır sonuçlara neden olacaktır.
Bu bağlamda davalı siyasi partinin kapatılması; dava konusu eylemler ile uygulanacak kapatma yaptırımının sonuçları ve yaşanan tarihsel koşullardan kaynaklanan ihtiyaçlar gözetildiğinde; orantısız ve radikal bir yaptırım olmayıp, uygun, gerekli ve orantılı bir yaptırımdır.

6- Eylemleriyle siyasi partinin kapatılmasına neden olan (kurucu dahil) üyeleri
Kapatma yaptırımını gerektiren davaya konu eylemler gözetildiğinde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden olan kurucu dahil üyelerinin belirlenmesi, bu kişilere Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dokuzuncu fıkrası ve SPY’nın 95 nci maddesi uyarınca uygulanacak önlem (yasaklılık) yönünden önem kazanmaktadır.
Anılan önlemin uygulanabilmesi için, eylem ile önlem arasında, “ilgili ve yeterli olma” ölçütlerinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu anlamda iddianamede irdelenen, kararlılık ve yoğunlukla işlenen eylemler gözetildiğinde; aşağıda sıralanan kişiler ve eylemleri, kapatma yaptırımı ile doğrudan ilgili olup, eylemlerinin boyutu ve niteliği itibarıyla, Anayasa ve SPY’da belirtilen önlemin uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Eylemlerin boyut ve niteliği itibarıyla, söz konusu önlemin uygulanması da somut olay yönünden yeterlidir.
Davalı partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili olarak fiil ve beyanları bulunan:
1-Recep Tayip Erdoğan 2-Bülent Arınç 3- Abdullah Gül 4- Hüseyin Çelik 5-Ömer Dinçer 6- Fahri Keskin 7-Burhan Kuzu 8-Eyüp Fatsa 9- Nihat Eri 10-Eyüp Sanay
11-Tayyar Altıkulaç 12-Ömer Özyılmaz 13-Sadullah Ergin 14-Cavit Torun 15-Asım Aykan 16-İrfan Gündüz 17-Mehmet Çiçek 18-İdris Naim Şahin 19-Binali Yıldırım 20-Akif Gülle 21-Hasan Kara 22- Fehmi Hüsrev Kutlu 23-Musa Uzunkaya
24-Mehmet Aydın 25-Güldal Akşit 26-Ersönmez Yarbay 27-Ahmet Faruk Ünsal
28-Mehmet Elkatmış 29- Abdullah Çalışkan 30-Nihat Ergün 31- Bülent Gedikli
32- Egemen Bağış 33- Resul Tosun 34- Hayati Yazıcı 35- Sadık Yakut
36- Abdurrahman Kurt 37- Muzaffer Külcü 38-Selami Uzun 39-Fatma Seniha Nükhet Hotar Göksel 40-Dengir Mir Mehmet Fırat 41-Mehmet Zafer Üskül
42-Hüseyin Tuğcu 43- Mehmet Cemal Öztaylan 44-Hüsnü Tuna 45- Fatma Şahin
46- Muzaffer Gülyurt 47- Muhyettin Aksak 48-Bekir Bozdağ 49-Nurettin Canikli
50-Mustafa Elitaş 51-Recep Akdağ 52- Cevdet Erdöl 53- Hüseyin Tanrıverdi
54-Ayşe Böhürler 55- Hasan Cüneyt ZAPSU 56- Hasan BALAMAN 57- Ali Uğurlu
58- Kamil Ünal 59- Mustafa Burna 60- Ali Tekin 61- Süleyman KALDIRIM
52- Mustafa TARLACI 63- Ayşe YÜREKLİTÜRK 64- Ahmet GENÇ 65-Mehmet Demirci 66- Ahmet Misbah DEMİRCAN 67-Hüseyin Turan 68- İbrahim Karaosmanoğlu 69-Alaaddin Yılmaz 70-İbrahim HALICI 71- Ahmet Şükrü Kılıç, haklarında; Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dokuzuncu fıkrasında ve SPY’nın 95 nci maddesinde belirtildiği üzere, “kapatmaya ilişkin kesin kararın, Resmi Gazete’de gerekçeleri olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına da“ hükmedilmesi gerekmektedir.
E- SONUÇ
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı;
a- Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin b bendi uyarınca kapatılmasına,
b- Davalı Partinin Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’dan başlamak üzere yukarıda isimleri sayılanların Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına,

karar verilmesi kamu adına arz ve talep olunur.


Abdurrahman YALÇINKAYA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı




EKİ: 1 sayısından 178 sayısına kadar delil numaralarına göre sıralanmış belgeleri içeren 10 adet klasör ile ek belgeleri kapsayan 7 klasör olmak üzere toplam 17 klasör.





[1] Anayasa Mahkemesi’nin 16.1.1998 günlü ve 1/1 sayılı kararı.
2 AMK, E.1988/64, E.1990/2, E. 1988/62, E. 1990/3.



[3] 20.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı; 4.11.1986 günlü, 11/26 sayılı; 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; 9.4.1991 günlü 36/8 sayılı; 2.2.1996 günlü, 15/5 sayılı; 16.1.1998 günlü ve 1/1 sayılı; 22.6.2001 günlü ve 2/2 sayılı.
[4] AMK., E. 1970/53, K. 1971/76, k.t.21.10.1971.
[5] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989.
[6] AMK., E. 1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995.
[7] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989; E. 1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995.
[8] AMK., E. 1970/53, K. 1971/ 76, k.t.21.10.1971
[9] AMK., E.1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989
[10] AMK., E.1995/17, K. 1995/16, k.t.21.06.1995
[11] AMK., E.1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989; E.1990/36, K. 1991/8, k.t. 9.4.1991.
[12] AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[13] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[14] AMK., E.1997/1 K.1998/1, k.t. 16.1.1998
[15] AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[16] AMK., E:1989/1, K. 1989/12, k.t. 7.3.1989
[17] AMK., E. 1989/1, K. 1989/12, k.t.7.3.1989
[18] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t. 7.3.1989
[19] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t.7.3.1989
[20] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t. 7.3.1989
[21] AMK., E.1989/1, K.1989/12, k.t.7.3.1989
[22] 08.02.2008 tarihli Radikal Gazetesinde yayınlanan “İş Yaşamı, Üst Yönetim ve Siyasette Kadın” başlıklı araştırma.
[23] 10.03.2008 gün ve 2008/1501 Esas sayılı kararı.
[24] Anayasa’da değişiklik teklifinin Genel Gerekçesi; “Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddelerinde yapılması öngörülen değişiklikler, yükseköğretim hizmetlerinden kişilerin kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak, herhangi bir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasının önündeki engelleri kaldırmayı amaçlamaktadır. Devletin temel amaç ve görevlerinden biri de kişinin temel hak ve hürriyetlerini, hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaktır.
Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğrenim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir. Kurucusu ve üyesi bulunduğumuz Avrupa Konseyine üye ülkelerin hiç birinde üniversite düzeyinde böyle bir sorun mevcut bulunmamaktadır. Buna rağmen, ülkemizde uzun bir süredir üniversitelerde bazı kız öğrencilerin başlarını örtmede kullandıkları kıyafetler nedeniyle eğitim ve öğrenim hakkını kullanamadıkları bilinmektedir. Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinde “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesillerin yetiştirilmesi, kişilerin yükseköğrenim hakkından kanun önünde eşitlik ilkesi gereği hiçbir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenlerle, Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddesinde işbu değişikliklerin yapılması gereği doğmuştur.”
Madde Gerekçeleri ise; “Madde 1- Kanun önünde eşitlik, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Bu ilkeyi uygularken Devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri vardır. Devlet organları ve idarî makamlar, hiçbir sebeple bireyler arasında ayrımcılık yapamayacağı gibi, bu yöndeki ayrımcılık girişimlerini de önlemekle yükümlüdürler.
Nitekim Anayasanın 5 inci maddesine göre “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” Devletin temel amaç ve görevleri arasındadır. Devlet bu temel görevini yerine getirirken, herkesin kamu hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlamaya yönelik her türlü tedbiri almak zorundadır. Tüm idare makamları gibi üniversiteler de yükseköğretim hizmeti sunarlarken dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, giyim, kuşam ve benzeri sebeplerle bu hizmetten yararlanan kişiler arasında ayrımcılık yapamazlar.
Madde 2- Eğitim ve öğrenim hakkı, kişilerin en temel ve vazgeçilmez haklarından biridir. Bu nedenle bu hakkın sınırlandırılması ancak kanunun açıkça belirttiği istisnai durumlarda söz konusu olabilir. Nitekim Anayasanın 13. maddesinde de temel hak ve hürriyetlerin “özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla” sınırlanabileceği belirtilmektedir. Kanunun açıkça yasaklamadığı bir fiil, tutum veya davranıştan dolayı idare hiç kimseyi eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakamaz. Buna rağmen ülkemizde bazı kişilerin kanunda açıkça yazılı olmayan sebeplerden dolayı yükseköğrenim hakkından mahrum bırakıldıkları da bir gerçektir. İşte bu nedenle yapılan değişikliğin amacı, münhasıran yükseköğretim hizmetlerinden yararlanan vatandaşlar arasında eşitliği sağlamak ve yükseköğretim kurumlarında öğrenim hakkından mahrum edilen kişilerin bu hak mahrumiyetini ortadan kaldırmaktır.”
[25] 1.2.2008 günlü Anayasa Komisyonu Raporu:
“…Toplantımıza Hükümeti temsilen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek ve Adalet Bakanlığı yetkilileri katılmıştır.
Teklifle; Anayasanın kanun önünde eşitliği düzenleyen 10 ile eğitim ve öğretim hakkı ve ödevini düzenleyen 42 nci maddelerinde değişiklik öngörülmektedir. 10 uncu maddede getirilen düzenleme ile; devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinin yanı sıra her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etme zorunluluğu dördüncü fıkraya eklenmektedir.
42 nci maddeye eklenen fıkra ile; Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimsenin yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemeyeceği, bu hakkın kullanımının sınırlarının kanunla belirleneceği öngörülmektedir.
Komisyon Başkanı Prof. Dr. Burhan KUZU sunuş konuşmasında şu görüşleri ifade etmiştir;
Gündemimizde yer alan Anayasa Değişikliği Teklifinin üniversitede okuyan öğrencilerin bir kısmının uzun süredir engellenen eğitim hakkından mahrumiyeti gidermeye yönelik ve bu amaçla verildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Anayasa metninden net olarak anlaşılmasa da yapılmak istenen değişikliğin başlarını örtmeleri sebebiyle okuyamayan öğrencilere de bir imkân vermek istediği görülmektedir. Nitekim değişikliğin genel ve madde gerekçelerinde bu durum açıkça ortaya konmaktadır. Gerçekten, üniversitelerimizde 1980’li yıllardan başlayan bu sorun Anayasa Mahkememizin 1989 ve 1991 tarihli kararlarıyla farklı bir boyut kazanmıştır. Getirilmek istenen değişiklik üzerinden onsekiz yıl gibi uzun bir süre geçmiş olan bu kararlar çerçevesinde konu mahkemeye intikal ederse hem yeni bir yorum imkânı verecek hem de Yükseköğretim Kurulu ve üniversitelerimize bu sorunu çözmede yeni bir uygulama başlatabilmek fırsatı verecektir. Değişikliğin hedefinin basında yer aldığının aksine kamu kesiminde çalışan görevlileri kapsamadığı, keza lise ve ilköğretim okulunda okuyan öğrencilerin bu değişikliğin tamamen dışında kaldığı da getirilen metnin açık düzenlenmesinden anlaşılmaktadır.
Teklif sahipleri adına Sayın Sadullah Ergin, yükseköğretim hizmetlerinden yararlanmada kanun önünde eşitliğin gereği olarak; engellerin kaldırılmasının amaçlandığını belirtmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının egemenliği düzenleyen 6, yasama yetkisini düzenleyen 7, eşitlik ve Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen 10 ve 11 inci maddeleri, temel hak ve hürriyetlerin niteliği ile ilgili 12, sınırlamasını düzenleyen 13, kötüye kullanmamayı öngören 14, eğitim-öğretim hakkını düzenleyen 42, yönetmelikle ilgili 124, yargı yolunu hükme bağlayan 125, Anayasa Mahkemesinin kararlarını düzenleyen 153 üncü maddelerinden hareketle konu incelenmelidir. Bu çerçevede eğitim-öğretim hakkı amir hükümlere rağmen yargı kararlarıyla fiilen engellenmektedir. Bu sorunu gidermeyi amaçlamaktayız. İfade edilen maddeler ışığında Anayasa ile uygulama arasındaki çelişkiyi gidermek, maddeler arası insicamı sağlamak amacıyla bu Teklif getirilmiştir.
Teklif sahipleri adına söz alan Sayın Faruk Bal; ülkemizin 40 yılı aşan bir süredir yaşadığı sorunu çözmek amacını taşıdıklarını ifade etmiştir. Bu sorunun çözülmemesinin temel nedeni laiklik ile din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Anayasanın 10 uncu maddesine rağmen bu sorun giderilememiştir. Sorun öncelikle eşitlik ilkesi sonra yükseköğrenim hakkıyla ilgilidir. Teklif bu amaçla Anayasamızın 10 ve 42 nci maddesinde değişiklik öngörmektedir. Temel hakların tümünün sınırlandırılması, Anayasanın 14 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Teklif Anayasa hükmü haline geldiğinde bu madde de öngörülen sınırlamaya tabi olacaktır. Özel sınırlarda eğitim-öğrenim hakkını düzenleyen 42 nci maddede yer almıştır. Bu maddeye eklenen fıkra ile getirilen düzenleme, hem eşitlik hakkını bu maddede somutlaştırmakta, hem de maddedeki sınırlara tabi kılınmaktadır.
Teklifin genel gerekçesi okunduktan sonra, Teklif üzerinde üyelerimiz şu görüşleri ifade etmişlerdir;
- Bu parlamentoda Anayasa; yürürlükteki Anayasanın amir hükümleri çerçevesinde yapılmalıdır. Teklif edilemeyecek hükümler söz konusudur. Buna uyulmalıdır. Sayın Ergin’in belirttiği hükümler incelendiğinde Anayasada öngörülen değişikliklerin laiklik ilkesine aykırı olmaması gerekir. Amaç türbanı çözmektir. Özellikle Anayasanın 90 ncı maddesi ile milletlerarası andlaşmalar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaması hükmü ve AİHM kararları karşısında bu düzenleme uygun olmayacaktır. Teklifin gerekçesi ne olursa olsun; hukukun üstünlüğü ilkesinden hareketle AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları karşısında bu düzenleme yapılamaz. Toplumu kutuplaşmaya yönelteceği açık olan bu düzenleme yapılmamalıdır. Laiklik bu devletin temelidir, dinamiğidir, yok kabul edilemez, çiğnenemez, başörtüsü ile ilgili bir sorun yoktur ama, kamu kurumlarında olması sorun yaratacaktır. Uygulama derslerinde kamu hizmeti verilmektedir. Bu da kamu kurumlarında gerçekleşecektir. Stajyer öğretmen, doktor, doktora öğrencisi gibi kişiler sorun yaşayacaklardır.
Bu Teklif yasalaşırsa toplumda önlenemeyecek çatışmalar doğacaktır. Üniversitelerimiz ayaktadır. Ülkemizi bölecek bu değişiklikten vazgeçilmelidir.
Bazı üyelerimiz bir önerge vererek; Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan laiklik ilkesi karşısında bu Teklifin görüşülmesinin mümkün olup olmadığı hakkında usul tartışması açılmasını istemişlerdir.
Konu eğitim-öğretim hakkı ise, aileleri dar gelirli olduğu için okuyamayan gençlerin sorunu öncelikle çözülmelidir. Özgürlük, eşitlik ilkelerinin arkasına sığınılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyetine türban dayatılmaktadır. Bazı üyelerimiz Türkiye’yi kamplaştıracak asıl sebebin bu alandaki yasağın devam etmesi olduğunu söylemişlerdir. Tüm gençlerimize eğitim-öğrenim hakkı eşit olarak tanınmalıdır. Türban sorununu görmezden gelemeyiz. Laiklik ilkesine atıfta bulunarak bu yasağın devamı konusunda tartışmalar devam etmektedir, edeceği de anlaşılmaktadır. Bunun önüne geçilmelidir. Anayasada bir değişiklik yapılacaksa, Yükseköğrenim Yasasında da bir değişiklik zorunlu olacaktır. Başı açık olanlara karşı herhangi bir baskı uygulanmasının da önüne geçilmelidir.
Verilen önerge ile ilgili olarak, mahkeme kararlarıyla siyasi simge olan türbanın hiçbir kamusal alana giremeyeceğinin hükme bağlandığı belirtilmiştir. Üniversitelerde dini simgelerin kullanılmasının yasaklanmasının temelinde laiklik ilkesi vardır. Şeriata dayalı bir devlet sistemi getirilmesinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Bu değişiklik değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek laiklik ilkesiyle bağlantılıdır. Anayasa Mahkemesi bu ilkelere uymayı şekil şartı olarak öngörmektedir. Bu nedenle görüşülmemelidir.
Bu görüşlere cevaben, Anayasa Mahkemesinin yasal düzenlemeler yapılırken dini unvanlara dayanılmamasını öngördüğü belirtilmiştir. Laik bir devlette dini gerekçelerle yasal düzenlemeler yapılamaz. AİHM kararları ışığında ilgili devletin takdir hakkı olduğu, iç hukukunda değişiklik yapabileceği söylenmektedir. Yasal düzenlemeler doğrultusunda mahkeme içtihatları da değişebilir. Bu doğal bir durumdur.
1982 Anayasası şekil açısından sınırları belirlemiştir. Bu noktada 1961 Anayasasından ayrılmaktadır. Anayasanın 2 nci maddesiyle ilgili farklı düzenlemeler pek çok Anayasa taslağında yer almıştır. Hukuk devletinin gereği tüm vatandaşlara eşit davranmaktır. Temel hak ve hürriyetlerin gereği yapılmaktadır. Laiklik ilkesi ile çatışmamaktadır.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil ÇİÇEK Teklifin 10 ve 42 nci maddeleriyle ilgili olduğunu, değişmez tekliflerle ilgili olsa doğrudan reddedileceğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi mevcut mevzuata göre karar verecektir. Bahsedilen kararlar 1961 Anayasası ile ilgilidir. Oysa 1982 Anayasasıyla ilgili kararlarında şekil yönünden yetkisinin sınırlarını belirtmektedir. Bu da teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlıdır. Yapılan görüşmelerden sonra önerge oya sunulmuş ve reddedilmiştir.
Devletin temelini bozma hedefi güdenler eşitlik, eğitim-öğrenim hakkının arkasına saklanmaktadır. Türban bunun aracı olarak kullanılmaktadır. Türban serbestisi mahalle baskısını artıracak, toplumu bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaktır. Bunun arkası gelecektir.
Türkiye’de türban sorununu çıkaranlar siyasidirler. Mağduriyetlerin giderilmesi öncelikli amaç olmalıdır.
Siyasal İslamcılık hareketi bu Teklifin yasalaşmasıyla hız kazanacaktır. Laik düzen tehdit edilmektedir. Değişiklikle bu sorun çözülmeyecek aksine büyüyerek devam edecektir.
Teklifin tümü üzerindeki görüşmelerden sonra maddelere geçilmesi oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin 1 inci maddesi üzerindeki görüşmelerde şu görüşler dile getirilmiştir;
Toplumsal barışın sağlanması adına eşitliğe ihtiyacımız vardır. Amaç, Anayasal sistemin temel ilkesi olan eşitlik ilkesinin kanunlarda ve gerçek hayatta, uygulamada anlamını bulmasıdır. Madde ile kanun önünde öngörülen eşitlik, kamu hizmetleri açısından vurgulanmaktadır. Laiklik ilkesi ile bağlantısı yoktur.
İslamiyet’in en güzel yaşandığı yer ülkemizdir. Bunun da nedeni laiklik ilkesidir. İnsanların bireysel tercihlerine herkesin saygısı vardır. Ancak karşı olunan kutsal değerlerin siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmasıdır.
AİHM kararlarında başörtüsünün “bunu takmayanlarda uyandıracağı baskı göz önünde bulundurulmalıdır” diyor. Düzenleme amaçla orantılı olmalı, kamu düzeni korunmalıdır. Anayasamızın başlangıç bölümünün dördüncü fıkrası 1, 2, 3 üncü maddeleri, 6 ncı maddenin son fıkrası, 11, 12, 13,14 üncü maddeleri, 24 üncü maddenin son fıkrası konumuzla çok alakalıdır. Özellikle 24 üncü maddenin son fıkrası din istismarını engellemeyi amaçlamaktadır. Uluslararası sözleşmeler ve AİHM kararları göz ardı edilmemelidir. Kamu hizmetlerine türbanla girmenin alt yapısı hazırlanmaktadır.
Siyaset kurumu sorunları çözmek zorundadır. Bu sorunu çözmemizde hak, hukuk, rejim, adalet açısından yarar vardır. Bu düzenleme uygun görülmüyorsa sorunu çözmede hangi yol seçileceği açıkça ortaya konulmalıdır. İnsan haklarına saygılı olmanın da Cumhuriyetimizin niteliklerinden olduğu unutulmamalıdır.
Teklifin 1 inci maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin 2 nci maddesi üzerinde üyelerimiz şu görüşleri ifade etmişlerdir;
Yükseköğrenim hakkının kanun dışı uygulama ile engellenmesinin önüne geçilmesi maddenin özünü oluşturmaktadır. Mesele değerler ekseninde tartışıldığında herkes bu değerlere sahip çıkacaktır. Bu ortak payda içinde sorunlara çözüm bulmamız gerekmektedir.
Bazı üyelerimiz getirilen düzenlemenin Anayasanın 2 ve 42 nci maddesinin üç ve dördüncü fıkralarına aykırılık teşkil ettiğini söylemiştir. Sorunun çözümü için öncelikle alt yapı oluşturulmalı, güven ortamı sağlanmalıdır.
Teklifin 2 nci maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin yürürlük ve halkoylamasını düzenleyen 3 üncü maddesi Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
Teklifin tümü oya sunulmuş ve Komisyonumuzca oy çokluğu ile kabul edilmiştir…”

[26]2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde değişiklik yapan teklifin gerekçesi :
“Genel Gerekçesi;
Yükseköğrenimde yaşanan ve eğitim öğrenim hakkından yararlanmada eşitsizliğe yol açan uygulamalara yasal bir çözüm bulmak amacıyla Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddelerindeki değişiklikler çerçevesinde 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun Ek 17 nci maddesine bir fıkra eklenmesi ihtiyacı hasıl olmuştur.
Madde Gerekçesi ise;
Bu hükmün amacı, herkesin yükseköğrenim hakkından serbestçe, eşit ve özgür bir ortamda yararlanmasını sağlamaktır. Üniversitelerde uzun bir süredir devam eden ve bazı öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinden dolayı öğrenim hakkından yoksun bırakılmasına neden olan uygulama, toplumsal barışı, millet-devlet kaynaşmasını ve eğitimde fırsat eşitliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Üniversite düzeyinde eğitim gören kişilerin, kendi kılık ve kıyafetleri konusunda tercih yapabilmeleri, bireysellik, kimlik ve kişiliklerinin gelîşmesi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Üniversiteler evrensel bilgi ve bilîmin hür bir ortamda üretildikleri, özgür ve özerk mekanlardır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" nesiller, ancak kişilerin hiçbir gerekçeyle ayrıma tabi tutulmadığı ve eşit olarak yükseköğrenim hakkından yararlandırıldığı özgür üniversitelerde yetişebilir.
Yükseköğretim kurumlarında başın örtülmesi, eğitim ve öğretimin gerektirdiği güvenliğin sağlanması amacına yönelik olarak sınırlandırılmaktadır. Bu kapsamda, başı örtmek için kullanılan kıyafetlerin yüzü açıkta bırakması ve kişinin kimliğinin tespitine imkan verecek şekilde olması gerekmektedir.”
Değişiklik metni ise;
“4.11.1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesine birinci fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yüksek öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.” biçimindedir.”

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (5. BÖLÜM)

18/3/2008 · Kategori: Dokumanlar

Leyla Şahin/Türkiye Kararı
Leyla Şahin Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okurken, İstanbul Üniversitesi’nin 23.02.1998 tarihinde yayınladığı sakallı ve türbanlı öğrencilerin derslere ve pratik çalışmalara alınmamalarını öngören genelgesi gereği derslere alınmamış ve bazı bölümlere kayıt yaptıramamıştır. Genelgenin iptali istemiyle açılan davalar ise idari yargı organlarınca reddedilmiştir. Daha sonra türban taktığı gerekçesi ile yazılı sınavlardan birine alınmayan başvurucunun kayıt talebi de aynı gerekçe ile reddedilmiştir.
Başvurucu kılık kıyafet kurallarına uymadığı için önce kınama cezası, daha sonra türban yasağını protesto gösterisine katıldığı için bir dönem okuldan uzaklaştırma cezası almıştır. Başvurucunun disiplin cezaları ile ilgili açtığı dava İstanbul İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Yüksek öğretim kurumlarında türban takma yasağının Sözleşmenin 8, 9, 10 ve 14.maddeleri ile 1.Protokolün 2. maddesindeki haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile AİHK’na başvurmuş, dava 11 No’lu Protokolün 5/2 maddesi gereğince 1.11.1998’de AİHM’ne devredilmiştir
Mahkeme’nin üniversitede İslami türban takılmasını yasaklayan ve bu yasağa aykırı davranmayı disiplin yaptırımına bağlayan düzenlemelerin, din ve vicdan özgürlüğü hakkına müdahale olduğunu varsayımsal olarak kabul etmiş ancak üniversitelerde türbana izin vermenin Anayasa’ya aykırı olduğunun Anayasa Mahkemesi’nce açıkça belirtildiğini ve ayrıca İslami türban takılmasına ilişkin düzenlemelerin, başvurucunun Üniversiteye kayıt yaptırmasının öncesinden itibaren mevcut olduğunu vurgulayarak, davada “kanunen öngörülme” kriterinin gerçekleştiğine, “davanın şartlarını ve milli mahkemelerin kararlarındaki tabirleri dikkate alarak, … söz konusu tedbirin öncelikle başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunmasına ve kamu düzeninin korunmasına ilişkin meşru amaçları güttüğünü ve “takdir yetkisinin alanını göz önüne alarak, İstanbul Üniversitesinin İslami türban takılmasına sınırlamalar getiren düzenlemelerinin ve bunları uygulamaya yönelik tedbirlerin, güdülen amaçlarla orantılı ve haklı olduğuna ve demokratik bir toplumda gerekli olarak kabul edilmesi gerektiğine karar vermiştir.”
AHİM’nin 29.06.2004 tarihli bu kararına müteakip başvurucunun davanın Büyük Daire’ye iletilmesini istemesi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 10 Kasım 2005 tarihli kararında:
…Bu bağlamda, yükseköğrenim kurumları, bir dinin sembol ve törenlerinin tezahürünü değişik dinden öğrenciler arasında huzurlu ortak yaşamı sağlamak ve böylece kamu düzenini ve diğerlerinin haklarını korumak amacıyla böyle bir tezahürün yeri ve şekline sınırlamalar getirerek düzenleyebilirler. Küçük çocukların sınıfında görevli bir öğretmenle ilgili olan, Dahlab davasında, Mahkeme, diğer konuların yanı sıra öğretmenin başörtüsü takmasının temsil ettiği “güçlü dış sembol” üzerinde durmuş ve cinsiyet eşitliği ilkesiyle bağdaştırılması zor olan dini davranış kuralları kadınlara başörtüsü takma zorunluluğu getirmiş olduğuna göre, bunun bir tür başkalarını dini inancından vazgeçirme etkisi oluşturup oluşturmayacağını sorgulamıştır. Ayrıca, İslami başörtüsü takmanın, demokratik bir toplumda bütün öğretmenlerin öğrencilerine aktarması gereken hoşgörü, başkalarına saygı ve hepsinin ötesinde eşitlik ve fark gözetmeme mesajı ile kolaylıkla bağdaştırılamayacağını kaydetmiştir.…Laiklik kavramı Mahkeme’ye göre Sözleşme’nin temelini oluşturan değerlerle uyumludur. (...) Bu ilkeye saygı göstermeyen bir davranış, kişinin dinini ifşa etmesi özgürlüğü kapsamında kabul edilmeyecek ve Sözleşme’nin 9. maddesinin korumasından yararlanmayacaktır. …Mahkeme, Türkiye’de kendi dini sembollerini ve dini dogmalar üzerine kurulmuş bir toplum kavramını toplumunun tümüne empoze etmeye çalışan aşırı siyasi hareketlerin olduğunu gözden kaçırmamıştır. (…) …Sonuç olarak, söz konusu kısıtlama, başvuranın eğitim hakkına zarar vermemektedir. (…)
Görüşlerine yer vermiştir.
Türbanın dinsel ve siyasal bir simge olduğunun ulusal ve uluslararası yargı kararlarıyla kesinleşmesine karşılık davalı parti, kuruluşlarının hemen ertesinde başlattıkları karşı propagandalarla toplumdaki geleneksel bir örtünme olgusunun varlığından yola çıkarak türbanı bu kalıplar içinde halka benimsetmeye çalışmıştır.
Kadın özgürlüğü ve Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı çıkmanın siyasal bir simgesine dönüştürülen ve temel bir hak algısıyla topluma sunulan türbanın toplumu topyekûn teokratik bir düzene dönüştürecek karşı devrimin en önemli anahtarı olduğu, giderek tüm alanlara yayılacağı, ertesinde başka bazı anti laik talepleri de bir hak algısıyla ve yeni “mutabakat süreçleriyle” toplumun gündemine taşınacağı, davalı parti yetkililerince de şüphesiz bilinmektedir! Üniversitelerde türbana sağlanan serbestinin büyük bir geriye dönüşün miladı olduğu Başbakan’ın 14 Ocak 2008 tarihinde yaptığı İspanya konuşmasının hemen ardından ortaya çıkmış, aynı ay içinde yapılan Açık Öğretim Lisesi sınavlarında öğrencilerin sınavlara türbanla ve hatta çarşafla girmelerine müsamaha gösterilmiş, partililerin sürekli olarak türban yasağının bir insan hakkı ihlali olduğu yönündeki ısrarlı demeçleriyle teşvik edilmiştir. Aynı günlerde Adalet ve Kalkınma Partisi çizgisindeki bazı sivil toplum örgütleri türban yasağının kaldırılmasının sadece Yükseköğretim kurumlarıyla sınırlı kalmamasını isteyen gösteriler yapmışlardır.
İzleyen günlerde davalı partili milletvekilleri Hüsnü Tuna, Fatma Şahin, MKYK üyesi Ayşe Böhürler, Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman gibi partililer türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasının varılmak istenen amacın ilk aşaması olduğunu, adım adım tüm kamusal alanda serbestçe takılmasının bundan sonraki hedefleri olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.(Ek.129) Davalı Partinin İstanbul Milletvekili Egemen Bağış, Merve Kavakçı isimli Fazilet Partili milletvekilinin türbanıyla TBMM genel kurula girmesinin bu partinin kapatılma nedenlerinden biri olduğu gerçeğini unutmuş gözükerek, milletvekillerinin türbanla genel kurul çalışmalarına katılabileceklerini ima eden sözler sarfetmiştir.(Ek.129)
İktidarın türban konusunu tırmandırmasından cesaret alan başta sağlık kurumlarında çalışan doktor ve hemşireler, eğitim kurumlarında öğretmen ve öğrenciler olmak üzere birçok kurumda kamu personelinin göreve türbanla geldikleri 2008 Yılı Ocak ve Şubat aylarında yayınlanan gazete ve televizyon haberleri arasında sıkça yer almıştır.(Ek.159)
Örnekleri daha önce de yaşanan benzer olaylar karşısında siyasi iktidarın bu kurumların başına atadığı kendi dünya görüşlerine yakın baştabip, okul müdürü vb. idareciler soruşturmaları göstermelik, sudan gerekçelerle savsaklamışlar, adeta kamu kurumlarında türbanlı görevlilerin çalışmasını teşvik etmiş, cesaretlendirmişlerdir.
Örneğin;YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN, henüz yasal değişiklik yapılmadan 24.02.2008 gün ve 225 sayı ile üniversite rektörlerine gönderdiği yazıda; üniversitelerde türban serbestîsini getirmeyi amaçlayan Anayasanın 10. ve 42. maddelerine göre uygulama yapılabilmesi için ayrıca kanuni düzenlemeye ihtiyaç olmadığını bildirmiş, bir örneği İçişleri Bakanlığı ve valiliklere de gönderilen yazı içeriğinde Anayasa değişikliği yapan kanun teklifindeki genel gerekçede belirtilen “Yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir.“ ifadesi kullanılmıştır. (Ek.174)
Çoğu Üniversite rektörleri bu kanunsuz emre uymayacaklarını belirtip YÖK Başkanı hakkında görevi kötüye kullanmak ve benzeri suçlardan suç duyurularında bulunmuşlar, ancak konu resmi olarak kendisine intikal etmeden bir açıklama yapan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’, “Soruşturma açmaya yetkim var. Ama ben YÖK Başkanı’nın söylediklerinin suç teşkil ettiğini düşünmüyorum. Soruşturmaya izin vermeyeceğim.“ diyerek hiçbir araştırmaya gerek duymadan YÖK Başkanının bu kanun dışı eylemini onaylamıştır. (Ek.174)
Üniversitelerde başlı başına türban serbestisi getirmeyen Anayasa değişikliği henüz yürürlüğe girmeden ve Yüksek Öğretim Yasasının ek 17’nci maddesi değiştirilmeden birçok üniversitede türban ile derslere girme uygulaması başlatılmış, başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok davalı parti yetkilisi eylem ve demeçleriyle söz konusu yasadışı uygulamayı cesaretlendiren ve üniversitelerde bir kaos ortamının yayılmasına sebebiyet veren bir tavır sergilemişlerdir.
Başbakan Erdoğan, Vakıf Üniversitelerinin rektörleri ile yaptığı bir görüşmede, Yüksek Öğretim Yasasının Ek 17. maddesinde değişiklik yapılmadan Üniversitelerde türbanın serbestçe takılabileceğine ilişkin bir genelge yayınlayan YÖK Başkanının bu hukuk dışı tasarrufuna bir bildiri ile karşı çıkan Ünivesitelerarası Kurul’u (ÜAK) kastederek; “… Sizin üniversitelerinizin rektörleri de ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar oldu. Bu konuda daha ilkeli tavır bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi beklerdik…” diyerek YÖK Başkanının hukuka aykırı davranışına destek verilmesini istemiştir. (Ek.164)
YÖK Başkanlığının yukarıda hukuka aykırı olduğunu belirttiğimiz işlemi aleyhine açılan davada, Danıştay 8. Dairesi, Yükseköğretim Genel Kurulu'nun tesis edeceği işlemle düzenleme getirilecek bir alanda Yükseköğretim Kurulu Başkanı'nın tek başına işlem tesis etmek suretiyle düzenleme yapma yetkisi bulunmadığından, yetki unsuru yönünden açıkça yasaya aykırı olan dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermiştir[23].
Başbakan Erdoğan Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirildiği süreçte söylem ve demeçlerinde toplumu geren ve kutuplaşmaya yol açan sert bir üslup takınmış; “… Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız. (…)Bizlere karşı gösterilen bir farklı yaklaşım varsa cevapsız kalmayız. Zira bize de inanan, güvenen bir kitle var. O kitle, sessiz yığınlar olarak yıllar yılı bekledi. O dille tercüman olacak siyasetçiler olarak bizi buraya gönderdi. (…) “Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatı.(…) Sabırla izliyorum. Bulunduğum makam nedeniyle. Ama şu anda böyle bir şeyin karşısında eğer gerilim taraftarı olsam o meydanlara 10 katını biz toplarız. (…) 5 yıl başörtüsü konusunda ses çıkarmadık. Hep sabır sabır dedik. (…) Din İşleri Yüksek Kurulu 1980’de Kuran-ı Kerim’den bir ayeti alıyor şöyle diyor: Cenab-ı Hak bu ayeti ile celile ile cahiliye devrinin bu adetini kesinlikle yasaklamış. Müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir…” şeklindeki sözleri ile dinsel inanç yada dinsel kurallarla doğrudan ilişki ve bağlantı kurularak yapılacak düzenlemelerin hem devrim yasalarını hem de laiklik ilkesini ilgilendireceğini (Any. Mah. 9.4.1991 gün ve 1990/36-1991/8 sayılı kararı) dikkate almadan sorunlara yaklaşımda dini ve dince kutsal sayılan kuralları referans gösterme ve istismar etme eylemlerini sürdürmüştür.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mir Dengir Mehmet Fırat, bu süreçte yaptığı konuşma ve mülakatlarda; Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilerek Yükseköğretimde türbanın önünü açan düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde buna uymayan rektör dâhil tüm yöneticilerin cezalandırılması için TCK’ya bir madde eklenmesi gerektiğini ifade etmiş, sonrasında da; “… Yasağı devam ettiren rektörler suç işliyor(…)savcılar harekete geçmeli,(...) Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk kaideleri ihlal edilerek genç kızlar giyim kuşamlarından dolayı üniversitelerde eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılıyor”(…)Benim tavsiyem bu nevi korkular ile hayatını zehredenlerin, başkalarının hayatını zehretmelerinin ötesinde bir doktora başvurarak, bu fobilerinden kurtulmalarıdır. Yani başını örterek ne rejimin tehlikeye gireceğini, kendisinin yaşam tarzının tehlikeye girmeyeceğini, ben inanıyorum ki bir psiyaktır kendilerine çok daha makul bir şekilde anlatır,(…) şu andaki yasalar çerçevesinde üniversitelere ‘çırılçıplak’ bile girilebilir,(…)Rektörlerin türbanlı öğrencilere üniversiteye almamakla anayasayı ihlal etmişlerdir.(…) ihbarlara rağmen savcılar görevlerini yapmıyorlar.(…) anayasa ihlali ağır bir suçtur, Türk Ceza Kanununa göre bundan dolayı insan idam edilmiştir, bir başbakan idam edilmiştir, iki bakan idam edilmiştir… “ diyerek Anayasa’da yapılan değişikliklerin Üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesini sağlamadığı ve YÖK Yasasının Ek 17. maddesinde yapılması düşünülen değişiklik gerekçesinde belirtilen yasal düzenleme gerçeğini de göz ardı ederek Üniversite rektörleri ile hukukun uygulayıcıları olan Cumhuriyet savcılarına kuvvetler aykırılığı ilkesine de aykırı biçimde kendi düşünceleri doğrultusunda hareket etmeleri konusunda telkin ve tavsiyeler de bulunmuştur. (Ek.174)
Davalı partinin kurucu üyesi Cüneyt ZAPSU, 5 Mart 2008 günü Almanya dönüşü uçakta gazetecilerin türbanla ilgili gelişmeleri sormaları üzerine; “…Türban takanların sadece yüzde 50’si inancı yüzünden takıyor deseniz bile, bu yüzde 50’ye ‘türbanını çıkar demek, sokaktaki kadına donunu çıkar’ demekten farksızdır” (…) Türkiye’de her zaman din istismarı yapan partiler olmuştur. ‘hatta bizimkiler bile yapmıştır’…” diyerek partisinin din istismarı konusundaki yaklaşımının seviyesini ortaya koymuştur. (Ek.174)
2008 yılı Şubat ayı içersinde de çok sayıda sağlık kuruluşu ve ortaöğretim kurumlarında doktor, hemşire, sağlık personelinin türbanla görev yaptıkları, öğrencilerin derslere türbanla girdikleri yönündeki basında çıkan haberler üzerine TBMM’de bu konuyla ilgili olarak verilen bir soru önergesine yanıt veren Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ, basına yansıyan fotoğrafları kendisinin de gördüğünü, yerel yönetimlerin, vali ve kaymakamların görevlerinin bilincinde olduklarını, Anayasa değişikliği sonrasında farklı bir hava estirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Türkiye’de son zamanlarda Anayasa değişikliği ile nerede, nasıl çekildiği belli olmayan, mekanı bile anlaşılmayan birtakım haberler yer alıyor. Devlet gazete haberleri ile yönetilmez….” diyerek özelikle sağlık kuruluşlarında yoğun olarak yaşanan laikliğe aykırı bu durumu görmezden gelmiş, akabinde Bakanlık Müsteşarı imzasıyla bir genelge yayınlayarak, sağlık kurum ve kuruluşlarında fotoğraf ve kamera çekimini yasaklamış, laikliğe aykırı olası davranışları gizleme telaşına düşmüştür.(Ek.175)
Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ, Anayasa ve Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak değişiklikten sonra, tıp fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’ denilen stajyer doktorların da başörtüsü takabileceklerini söyleyerek üniversitelerde türban serbestîsinin kamudaki olası genişlemesinin işaretini vermiştir.(Ek.175)
Kamu kurumlarında türbanlı çok sayıda personelin görev yapması ve bazı liselerde de türbanlı öğrencilerin derslere girdiğinin tespiti üzerine basına demeç veren AKP Grup Başkan Vekili Bekir BOZDAĞ, “…Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı, başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu konuda süreci tıkamak isteyenlerin, iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü diye düşünüyorum.” demiş, gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları görüp görmediğini sormaları üzerine, “ Gördüm. Daha önce de gördüm. Hepsi yalan çıktı…” diye yanıtlamış, böylece kamuda gittikçe yaygınlaşan bu yasadışı tutumu, türbanın kamusal alanda yayılmasını onaylamış ve cesaretlendirmiştir (Ek.175)
Bir özgürlük algısıyla topluma sunulan türbana karşılık ülkemizde kadınların yoksulluk ve aşırı dinsel taassup nedeniyle ataerkil erkek egemenliğine tabi oldukları, bu ve benzeri nedenlerle yüksek öğretim hakkından yararlanamadığı toplumsal bir gerçektir. Davalı parti bütün bu sorunlara aklın ve bilimin, Cumhuriyetin laik eğitim politikalarının yol göstericiliğinde çözümler üretmek yerine, tarihteki tüm köktendinci hareketler gibi toplumu çağın gerisine götürmek ve dönüştürmek noktasında yargı kararlarında siyasal simge olarak kullanıldığı belirtilen türbanı-başörtüsünü araç olarak kullanmaktadır. Oysa insanlığın aydınlanma süreci dinin toplumsal yaşamın tüm alanlarındaki egemenliğine karşı verilen ve insanın vicdanına yükseltilmesiyle sonuçlanan bir süreçtir. Aklın egemen kılındığı bu süreçte kadının da dini taassubun koyu karanlığından kurtarılıp özgürleştirilmesi, insan denilen varlığın diğer eşit bireyi haline gelmesi sağlanmıştır. Bugün davalı partinin toplumu dönüştürmek yolunda bir siyasal simge olarak kullandığı türban, aslında kadının tarihi özgürleşme mücadelesini ve Cumhuriyetin laik kazanımlarını yok sayacak bir araçtır.
Türbanın yüksek öğretim kurumlarında serbest bırakılması, giderek tüm kamusal alanda kullanılmasına, giymeyenlerin de buna zorlanmasına ve giderek hayatın bütün alanlarında dinsel ayrımcılığa yol açılmasına neden olacak tehlikeli bir süreçtir. Önce kadını, giderek tüm toplumu birey, yurttaş ve ulus kimliğinden soyutlayarak ümmet ve kul kimliğine götürecek bu anlayışın bir hak ve özgürlük algısıyla topluma sunulabilmesi de, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırılmış olduğunun göstergesidir.
Davalı parti yöneticileri ve üyeleri, yargı organlarının belirlediği hukuksal tespitler karşısında türbanı serbest bırakmanın mümkün olmadığını kavradıklarından, takiyye yöntemiyle halkın dinsel inançlarını kullanarak, türbanın bir insan hakkı olduğunu, eğitim kurumlarında ve kamuda serbest olması gerektiğini ileri sürüp, bu konuda tabanlarının beklentilerini canlı tutmuşlar, mutabakat söylemleriyle tabanlarını besleyip gelen baskıyı frenlerken bir yandan da türban, imam hatip liseleri, kuran kursları gibi konularda sürekli laik sistemi eleştirerek halkın bir bölümünü Devlet’e karşı durdurmuşlar, toplumu tehlikeli bir çatışmaya sürüklemesi olası, laik-anti laik kamplaşmalara sürüklemişlerdir.
Anayasa’nın ikinci maddesinde laik bir hukuk sisteminin, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılması ve bu madde hükümlerinin değiştirilemeyeceğinin ve de değiştirilmesinin teklif edilemeyeceğinin de dördüncü maddede vurgulanması karşısında; hukuk sistemimiz Türkiye Cumhuriyeti var olduğu sürece laik niteliğiyle varlığını sürdüreceğinden Anayasa ve yasalarda değişiklik yapılarak türbana serbestlik tanınması olanaklı değildir. Hukuk düzeni, kuşkusuz sadece pozitif düzenlemelerden oluşmamaktadır. Pozitif düzenlemelerdeki kavramların içeriğini somut olaylardan hareketle yargı kararları biçimlendirmekte, bu biçimlendirmede de türban olarak adlandırılan örtünme biçiminin, laik hukuk düzeni içerisinde koruma göremeyeceği açık ve tartışmasız biçimde ortaya konulmakta, türbanın laik bir sistemde özgürlük sorunu olmayıp, özgürlük alanı dışında kaldığı belirtilmektedir. Yargı kararlarına karşın türbanı özgürlük sorunu olarak göstermeyi ve sunmayı; türbanın özgürleşeceği, ilk adımı ılımlı İslam olan şer’i hukuk sistemine yönelik atılan adımlar zinciri içerisinde görmek gerekmektedir.
Tarihsel süreç irdelendiğinde, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Milli Nizam Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin aksine; Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileri, bu partilerde yaşanan tecrübelerden hareketle, amaçlarına eylem ve söylemler itibarıyla tek adımda değil birkaç adımda ulaşmak ve bunu kademeli olarak gerçekleştirerek, olası tepki ve refleksleri bertaraf etmek amacındadırlar. Partinin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden bugüne uzanan süreçte izledikleri türban politikaları da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Ancak yürüttükleri bu takiyye politikasına rağmen tabandan gelen baskılar karşısında gerçek niyetlerini her zaman saklayamamışlardır. “…Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar var, (…) Ama sabırlı olmaya mecburuz,(…) Değişmedik.(…)Hedefimize acele etmeden adım adım ulaşacağız. (…) Sabredin. (…)Bazen susarak, bazen baldıran zehiri içerek bu sorunu çözmeyi hedeflemeliyiz.(…)Toplumsal mutabakatla sorunu çözeceğiz.,,” (Ek. 18, 25, 27, 36, 44, 117, 123, 129...) gibi söylemler, kaynağı siyasal İslam olan bu yapının temel hedeflerinin değişmediğini göstermektedir.
Davalı siyasi partinin tüm eylem ve söylemleri; ilk aşamada İslami kural ve değerlerin ön planda tutulduğu ve referans olarak alındığı bir İslam toplumunu oluşturmak, ortaya çıkacak bu ılımlı model arkasından, hukuksal düzenlemeleri de gerçekleştirerek şeriata adım atmak kast ve amacını içermektedir.
Çoğunluk iktidarına sahip olan bir siyasi parti için, önce hukuksal düzenlemeleri yapması ve arkasından toplumun bu İslami düzenlemelere göre biçimlendirmesinin tabloya daha uygun olacağı söylenebilirse de, laikliği bütünüyle yok edecek hukuki düzenlemeler yapılması halinde devletin hukuksal yollarla, kendisini koruyacağı düşüncesi yöntem değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Türbanı serbest bırakmanın hukuksal yönden koruma göremeyeceğini kavramalarına rağmen, bu tutumları uzun vadede sonuç almaya yönelik olup; iktidarın olanaklarından da yararlanarak, topluma yavaş yavaş benimsetme ve düşünce platformlarında da giderek yandaş kazanma ve böylece sonuca ulaşma yöntemini kullanmaktadırlar. Bu nedenle bireysel, giderek kitlesel ve toplumsal istek olarak konuya ivme kazandırıp, esas olan şeriat amacına ulaşılmaya çalışılmaktadır. Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 14.01.2008 tarihinde bir resmi ziyaret için bulunduğu İspanya”da yaptığı basın toplantısında sorulan bir soru üzerine; “…Türkiye”de türbana siyasi simge olarak karşı çıkılıyor, velev ki siyasi simge olarak takıyor. Bunu suç kabul edebilirmisiniz? Simgelere, sembollere yasak getirebilirmisiniz?.... Bunu en yakın zamanda çözeceğiz…, “ ( Ek.47) diyerek ve yine türbanı bir kuvvet gibi kullanarak toplumu ve devleti İslami bir yapıya dönüştürmedeki kararlılığını göstermiş, hemen akabinde, yurda dönüşte Ankara Esenboğa Havaalanında gazetecilere verdiği demeçte; “..türban sorununun çözümü konusunda “yeni anayasayı beklemeye gerek yok, onun çözümü çok kolay. Oturup beraber mutabık kaldığımız bir cümleyle çözülür”… Toplumda türban konusunda mütakabat sıkıntısı yok, ancak kurumlar arasında sıkıntı yaşanmaktadır…” (Ek.48) diyerek sürece yeni bir ivme kazandırmış, mutabakat arayışı Milliyetçi Hareket Partisinden yanıt bularak türbanın yüksek öğretim kurumlarında serbestçe takılabilmesine olanak sağlayacak Anayasa ve yasa değişikliklerinin ilk adımı atılmıştır.
Türban-başörtüsü ile yüksek öğretim kurumlarında öğrenim görülmesinin laiklik ilkesine aykırı olmasına, ulusal ve uluslararası yargı kararlarının da bu doğrultuda bulunmasına karşın; yüksek öğretim kurumlarında türban-başörtüsü ile öğrenim görülmesini sağlamak için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AKP’li ve MHP’li milletvekillerinin imzaladığı Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılmasını ve 7 milletvekilinin imzaladığı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde değişiklik yapılmasını içeren teklifler 29-30.1.2008 tarihlerinde TBMM Başkan’ı tarafından Anayasa ve Milli Eğitim Kültür Gençlik ve Spor Komisyon’larına gönderilmiştir.
Anayasa değişikliğine ilişkin teklifin gerekçesi[24] ile Anayasa Komisyonunun raporu [25]kapsamından ve 2547 sayılı Yasanın Ek 17. maddesinin değiştirilmesine ilişkin teklif metni ile gerekçesinden[26]; yükseköğretim kurumlarında türban-başörtüsü ile öğretim yapılmasının amaçlandığı açıkça anlaşılmaktadır.
Cumhuriyetin değiştirilmesi ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen nitelikleri arasında bulunan laiklik ilkesi gereğince üniversitelerde türban ile öğrenim görülmesinin mümkün bulunmamasına binaen; Yüksek Öğretim Kanununda üniversitelerde türbanla öğrenim görülmesini sağlayacak bir değişikliğin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceğini öngören davalı Parti önce Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapmak ve daha sonra bu değişikliğe dayanmak suretiyle Yüksek Öğretim Yasasında yapacağı değişiklikle üniversitelerde türbanla öğrenim görülmesinin yolunu açmak istemektedir. Yükseköğretim Yasasında değişiklik içeren teklifin Anayasaya aykırı olduğu tartışmasızdır. Anayasa değişikliği içeren teklif ise amaç yönünden Anayasaya aykırılık taşımaktadır.
Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik öngören teklif TBMM’de 09.02.2008 tarihinde kabul edilmiş, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmasını müteakip 5735 sayılı Yasa olarak 23 Şubat 2008 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın iptali için Ana Muhalefet Partisi 27.02.2008 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde değişiklik yapan teklif ise TBMM Milli Eğitim Kültür Gençlik ve Spor Komisyon’unda beklemektedir.
Laik Cumhuriyet ilkesinin türban vasıta kılınarak değiştirilme çabasının ivme kazandığı bu dönemde, Başsavcılığımız, Anayasa ve Yasalarda yer alan görev ve yetkiler çerçevesinde 17 Ocak 2008 günü bir basın bildirisi yayınlamıştır. Bildiride; “…türban serbestliğinin laik üniter yapıya aykırı bir faaliyet alanı yaratacağı, böyle bir serbestliğin dini ve bölücü örgütler tarafından rahatlıkla kullanılacağı, eğitim kurumlarını gruplara ve kamplara ayıracağı vurgulanmış, siyasi partilerin kutsal sayılan şeyleri istismar etmemesi gerektiğine…” dikkat çekilmiş, “…siyasi partilerin demokrasinin bir veya birçok kuralına
uymayan veya cumhuriyetin temel ilkelerinden olan laik ve üniter yapıyı, demokrasiyi yok etmeyi amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri yasa dışı yorumlarla tarif ederek oluşturulan siyasi projeleri öne süremeyecekleri, bu nitelikteki beyan ve eylemlerin gerek iç hukuk gerekse de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi korumasından yararlanamayacağı gözetilmelidir….” denilerek, yapılacak Anayasa ve yasa değişikliklerinin Anayasanın laiklik ilkesini zedeleyeceği vurgulanmıştır.
18.01.2008 tarihinde Danıştay Başkanlığı’nca da türban yasağının kaldırılmasına ilişkin tartışmalarla ilgili olarak yapılan açıklamada; “… ‘Yeni düzenlemeler yapılırken Anayasa’nın temel ve değişmez ilkelerine ve yargı kararlarına uygun davranılmamasının, Cumhuriyetin kazanımlarına aykırı olacağı’ belirtilerek, ‘söz konusu girişimlerin eğitim kurumları ile sınırlı kalmayacağı ve sonuçta toplumsal barışı da zedeleyeceği kaygı ile izlenmektedir…” denilmiş, (…)son günlerde yazılı ve görsel basında, Anayasada yapılacak yeni düzenlemeler tartışılırken, yüksek öğretim kurumlarında türban yasağının kaldırılmasına yönelik girişimler ve ortaya atılan görüşler karşısında, anayasal bir kurum ve yüksek yargı organı olmanın sorumluluğu ile" kamuoyuna bir açıklama yapılmasının zorunlu görüldüğü, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğu’ vurgulanarak, bu dört nitelik, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek anayasal temel hükümleridir…” denilmiştir.
Yargı Kurumlarının laik cumhuriyet ilkelerinin zedelenmesine yönelik girişimlere gösterdiği bu tepkiye Yargıtay da katılmış, Yargıtay Birinci Başkanvekili, 04.02.2008 günü düzenlenen bir törende yaptığı konuşmada, “…Laiklik ilkesinin doğrudan veya yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilemez olduğu..” gerçeğine vurgu yaparak yapılması düşünülen Anayasa değişikliğinin laiklik ilkesine aykırı olacağını belirtmiştir.
Mevcut Anayasa, Devrim Kanunları ve yargı kararları karşısında Cumhuriyetin laiklik ilkesinin değiştirilmesini ya da etkisiz bırakılmasını sağlayacak hiçbir düzenlemenin hukuki koruma görmeyeceğine ve yaptırımla karşılanacağına vurgu yapan bu açıklamalar karşısında; davalı partinin Genel Başkanı ve bazı parti yetkilileri demokrasiyi çoğulcu değil, çoğunlukçu algılarla anladıklarını ve uyguladıklarını gösteren sert açıklamalarla laiklik karşıtı eylem ve söylemlerini sürdüreceklerine dair kararlılıklarını sergilemişlerdir. Başbakan Erdoğan Partisinin Ümraniye Kadın Kollarının 19.01.2008 tarihli kongresinde yaptığı konuşmada, “….Bizim önümüze ikide bir Anayasayı çıkarmasınlar. En az onlar kadar anayasayı biz de biliriz.(..) Kimse yasama, yürütme organının üstünde kendini göremez, bulamaz…” (Ek.49 ) diyerek, anayasal kurumların ve yargının uyarılarını, türban konusunda ulusal ve uluslararası yargı kararlarını önemsemediğini açık bir mesaj olarak kamuoyuna duyurmuştur.
Başbakan bu söylemiyle de yetinmeyerek partisinin grup toplantısında yaptığı bir konuşmada, “…Biz şuna inanıyoruz; biz yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız…" demiş, kefen veya idam gömleğiyle özdeşleşen “beyaz çarşaf” betimlemesiyle devleti ve toplumu dönüştürme kararlılığını ve bu uğurda neleri göze aldığını vurgulamış, ölüm ve idam çağrıştırmalarıyla halkın bir kısmını laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavrını sürdürmüştür. (Ek.161)
Başbakan Erdoğan ve diğer partililerin laiklik ilkesini savunanlara ve Yargının laiklik ilkesini koruyan kararlarına karşı takındıkları bu sert üslup yeni değildir. Başbakan Recep Tayip Erdoğan Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanı seçiminde toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiği yönündeki kararını, “ Bu bitmedi, çok konuşulacak. Bu yargı için bir talihsizliktir, yüz karasıdır.(…) Açık net ortada olduğu halde zorlamayla, dayatmayla bu karar verilmiştir” (Ek.178) gibi sözlerle eleştirerek çoğulcu demokrasinin güçler ayrılığı ilkesine dayandığı gerçeğini adeta reddederek totaliter bir anlayışın savunuculuğunu yapmıştır. 22 nci dönem TBMM başkanı ve halen davalı parti milletvekili olan Bülent Arınç, kurumların ve toplumun türbana ilişkin tepkilerini alaycı bir dille eleştirerek, “…İnsanlar sokakta teneke çalmaya başladı. Yüzde 47 oy almış bir parti, mütevazı olacağım diye, teneke çalıp gürültü yapanların karşısında neredeyse mahcup durumda…” demiş, türbanlı öğrencileri kastederek, “…Onlar bu kıyafetiyle giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz…” (Ek.71) diyerek, adeta türban takmayan öğrencileri ve kıyafetlerini aşağılayan bu sözleriyle sorunun önümüzdeki süreçte alacağı boyutu ve türbansız öğrencilere ileride uygulanması muhtemel baskıların ilk işaretlerini vermiştir.
Davalı parti 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde oyların % 34.28’ni alarak iktidar olduğu süreçte; türban, imam hatip liseleri ile katsayı ve eğitimin dinselleştirilmesi konularında toplumda mutabakatın sağlanması, kurumlarla mutabakatın sağlanması, TBMM’de mutabakatın sağlanması gibi kavramlarla gündemi sürekli sıcak tutarak anılan kavramları siyasete alet etmiş ve laik cumhuriyet ilkesini zayıflatmıştır.
Davalı parti “mutabakat sürecinin!” tamamlandığına kanaat getirmiş olmalıdır ki, nihai amaçlarına ulaşabilmek için 22 Temmuz 2007 genel seçimlerin hemen akabinde hazırlattığı yeni bir anayasa taslağını toplumun gündemine taşımış, gelen tepkilerin yoğunlaşması ve yeni bir anayasa yürürlüğe sokmanın alacağı süreç düşünülerek, çalışmaların bitmesi beklenilmeden mevcut Anayasanın 10. ve 42 nci maddelerinde değişiklik yapmak suretiyle türbanın yüksek öğretim kurumlarına girmesinin yolunu açmaya çalışmış, bu suretle laik devlet ilkesinin eğitim kurumlarından başlayarak tasfiyesi sürecini hızlandırmıştır.
Davalı parti dini esaslara dayalı bir devlet sistemine giden yolda toplumu dönüştürmenin en önemli adımlarından birisinin milli eğitim politikalarının dinselleştirilmesi olduğunun bilinciyle eğitimin milli olmaktan çıkarılması, Cumhuriyet devrimlerinin kötülenmesi, küçümsenmesi, İslam’a karşı yapılmış gibi gösterilmesi, Cumhuriyete ve laikliğe karşı olan bir nesil yetiştirilmesi, laikliğin dinsizlikle eş anlamlı olduğu şeklinde zihinlerde yanlış bir algı yaratılması konularında ısrarlı bir gayret içinde bulunmuştur.
Bu gayretin bir sonucu olarak;
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasına göre Türk Milli Eğitiminin amacı; Türk Milletinin bütün bireylerinin, Atatürk ilke ve devrimlerinin, Anayasada ifade edilen Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren (…), insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir. Oysa Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetleri bu temel ilkelerle çatışan icraatlarda bulunmuşlardır.
Bu bağlamda; öncelikle sadece din görevlisi yetiştirmek üzere açılmış bulunan imam hatip lisesi mezunlarına üniversiteye girişte uygulanan katsayıyı ortadan kaldırmak amacıyla Yüksek Öğretim Kanununda değişiklik yapılmış, ancak yasa Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Veto gerekçesinde; “…Yasanın imam hatip liselerini özendirdiği, bu okullarla genel liselerin eşit statüye getirilmesinin Anayasanın Atatürk ilke ve devrimlerini temel alan ruhuyla bağdaşmadığı (…) Anayasanın 42. maddesinde eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yapılacağının öngörüldüğü, laiklik nedeniyle kutsal din duygularının devlet işleri ve politikaya karıştırılamayacağı, laikliğin Türkiye Cumhuriyetini oluşturan değerlerin temel taşı olduğu (…) laikliğin Türkiye Cumhuriyetinde ümmetten ulusa geçmenin itici gücü olduğu (…) bir yanda akla ve bilime diğer yanda dinsel öğretiye dayalı öğretinin toplumda ikiliye yol açacağı kaos ve kargaşa yaratacağı Tevhid-i Tedrisat Kanununun toplumu batıl inançlardan kurtaracak din adamları yetiştirmeyi amaçladığı, bu amacın imam hatip liselerinin yalnızca din adamı yetiştirilmesi için erkek öğrencilerin öğrenim görmeleri ve bunların orta öğretim sonrasında kendi alanlarında Yükseköğrenim görmelerinin amaçlandığı (…) başlangıçtaki amaçlardan sapıldığı, imam hatip liselerinin genel liselere alternatif öğretim kurumları konumuna getirildiği, ikili öğretim sistemi getirilerek laikliğe aykırı uygulamalar yapıldığı…” vurgulanmıştır. (Ek.82)
Yine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan 14.12.2005 gün ve 26023 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Milli Eğitim Bakanlığı Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği”nin amaçlarının açıklandığı 5/a maddesinde; “İlköğrenimini tamamlayan, ancak orta öğretime devam edemeyenler ile orta öğretimden ayrılan, mezun olan ve yüksek öğretimden ayrılan veya mezun olanlara farklı alanlarda öğrenim görme fırsatı vererek eğitim-öğretim imkanı sağlamak”, Diploma başlıklı 35. maddesinde; “Lise’den mezun olanlara, bitirdikleri program türüne göre diploma verilir.” Kılık ve kıyafet başlıklı 45. maddesinde “Sınavlarda kılık-kıyafetin, öğrencinin rahatlıkla tanınmasını sağlayacak şekilde sade ve temiz olması esastır.” hükümleri getirilmiş, böylece açık öğretim kural, örgün öğretim ise istisna haline getirilerek, meslek lisesi mezunlarının (imam-hatip lisesi) çift diploma edinmeleri suretiyle üniversiteye girişte 1999 yılından bu yana meslek liseleri ve düz lise mezunları arasında uygulanan katsayı uygulamasının bertaraf edilmesi imkanı sağlanmış, ayrıca öğrencilerin türbanlı, sakallı olarak derslere devam etmeleri olanağı tanınmıştır.
Bahsedilen Yönetmeliğin bazı maddelerinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davalar sonunda Danıştay 8’nci Dairesi, Yönetmeliğin başta 5’nci madde olmak üzere, 22, 45, 46/1, 35/d, ve 41’nci maddelerinin iptaline karar vermiştir. (Ek.158)
Böylece; Eğitim sistemine dahil olup, yönlendirme suretiyle kademelerden geçerek bu haklardan yararlanmış bireylerin yeniden yararlandırılması, öncelikli olarak yararlanma hakkına sahip olan bireyler açısından eşitsizlik yaratılmasına sebep olacak olan, meslek lisesi (imam-hatip lisesi) öğrencilerine çifte diploma şansı veren Yönetmeliğin 5’nci maddesi ile sınavlarda kılık kıyafetin öğrencinin rahatlıkla tanınmasını sağlayacak şekilde sade ve temiz olmasını yeterli sayan 45’nci maddesi iptal edilmiştir.
Ancak yargı kararına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı, Danıştay 8’nci Dairesinin 7.2.2006 tarihinde verdiği Yönetmeliğin dava konusu edilen maddelerinin yürürlüğünün durdurulması kararını etkisiz kılmak amacıyla 1.3.2006 tarihinde, Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra açık öğretim liselerine kayıt yaptıranların kazanılmış haklarının korunacağını duyurmuş, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’nın bu idari işlemin de hukuka aykırı bulunduğu gerekçesiyle yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açtığı davada Danıştay 8’nci Dairesi’nin 7.6.2006 gün ve 2006/2349 Esas, 2006/1249 Karar sayılı hükmü ile 1.3.2006 tarihli işlemin de yürütmesini durdurmuştur. (Ek.158)
Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetleri Cumhuriyetin laiklik ilkesine, Eğitim Birliği Yasasına, Milli Eğitim Temel Kanunundaki amaç ve ilkelere aykırı olarak eğitimin dinselleştirilmesi çalışmalarını geçtiğimiz 5 yılı aşan iktidarları süresince ısrarla sürdürmüşler, İlköğretim çağındaki çocukların Kuran kurslarına devamına olanak sağlayan bazı düzenlemelerin yasalaşması için çaba sarf etmişlerdir.
Kanuna aykırı eğitim kurumu açanlara, bunları çalıştıranlara ve bu kurumlarda öğretmenlik yapanlara 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile bu kurumların kapatılmasını öngören 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 263 ncü maddesinin (29.06.2005 tarihinde değiştirilmiştir), kanuna aykırı eğitim kurumlarının kapatılması yaptırımının kaldırılması, hapis cezasının alt ve üst sınırlarının indirilmesi, sadece adli para cezası verilmesi olanağının getirilmesi, izinsiz açılan eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin eylemlerinin suç olmaktan çıkarılması suretiyle değiştirilmesi sürecinde Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN; ''Bu milletin yüzde 99'u Müslümandır, kendi kitabını, Kuran'ını rahatça öğrenmelidir. Kaçak Kuran kursu ifadesi çok çirkindir. Kuran'ı öğrenmeye kimse suç ifadesini kullanamaz'' (Ek.130) biçimindeki sözleriyle, devletin Öğretim Birliği içinde verdiği laik eğitim sistemine karşı seçenek olarak açılan, yasaya aykırı eğitim kurumlarını korumuş, bir biçimde eğitim sisteminde Öğretim Birliği'nin bozulması, eğitimin dinselleştirilmesi çabalarını desteklediğini ifade etmiş, yasaya karşı çıkanları ise Kuran ve din öğretimine karşı oldukları izlenimini yaratmaya çalışmış, bir devrim yasasını etkisizleştirirken yine dini istismardan kaçınmamıştır.
Yukarıda bahsedilen somut olaylardan ve iddianame eki belgelerden de (Klasör 12-13) anlaşılacağı üzere; ilk ve orta öğretim ders kitaplarında, yardımcı kaynaklarda Milli Eğitim Temel Yasasının hedeflerinden sapılmış; tarih, sosyal bilgiler, din kültürü ve ahlak bilgisi gibi kitaplarda Cumhuriyet devrimleri görmezden gelinmiş, kitaplarda bir din kültüründen çok, İslam’ın dinsel öğretisine ve hurafelere yer verilmiş, Atatürk sıradan bir devlet adamı gibi tanıtılmış, bazı ders kitaplarında ve sınavlarda sorulan sorularda Atatürk hakkında küçümseyici ve aşağılayıcı ifadeler kullanılmıştır.
Milli eğitimdeki bu dinselleştirme sürecinden Dünya Klasikleri bile nasibini almış, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara tavsiye edilen bazı yayınevlerinin çevirilerinde orijinal metinler değiştirilerek roman ve hikaye kahramanları bile İslami söylemlerle konuşturulmuşlardır.
İlköğretim çağındaki çocuklara Milli Eğitim Temel Kanununa aykırı olarak ve dinsel etkinlik adı altında cami ve mezarlıklara götürülmek suretiyle uygulamalı din dersleri verilmiş, gelen tepkiler üzerine buna ilişkin mevzuat geri çekilmiştir. (Klasör 12-13)
Milli eğitimdeki dinselleştirme süreci bir çok okulun internet sitelerine ve hatta ilan panolarına kadar yansımış, davalı partinin Milli Eğitim Temel Yasasına aykırı tutum ve söyleminden güç alan yönetici ve öğretmenler kurumlarının internet sitelerinde şeriat propagandası yapan özel kuruluşların ve yayınevlerinin internet sitelerine link (bağlantı) vermişlerdir. (Klasör 12-13)
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları zamanında devleti dinsel, teokratik bir yapıya dönüştürme kararlılığının bir sonucu olarak Devlet Planlama Teşkilatı’nda oluşturulan bir özel ihtisas komisyonunda bir şeriat uygulaması olan zekât sisteminin kurumsallaştırılması önerisinde bulunulabilmiştir. (Ek.155)
Parti toplantılarında haremlik-selamlık uygulamasından, tarikat şeyhlerinin cenazelerine topluca katılmak, köktendinici derneklerin konferans, panel adı altında düzenledikleri toplantılarda topluca görünmek, bayan eli sıkmamak, belediye başkanı sıfatıyla Ramazan ayında cami cami dolaşarak imamlık yapmak, bu suretle kutsal dinimizi istismar etmek, davalı partinin gündelik icraatları arasına girmiştir. Başbakandan belediye başkanına kadar her kademedeki Adalet ve Kalkınma Partilinin istismar yarışından cesaret alan kamu görevlileri de, “çeşme açılışlarından, orman yangınlarına” kadar her konuda dinsel motiflerle süslü demeçler verip genelgeler yayınlamışlar, uluslararası havaalanlarımızın apronlarında kurban kesmişler, tarikat toplantılarına sponsorluk yapmışlardır. (Klasör 14–17)
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, örnekleri yukarıda gösterilen birçok konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2. maddesinde ve başlangıç kısmında yer almamasına rağmen İslamiyet’i “Türk milletinin birleştirici bir unsuru, çimentosu” olarak tanımlamış, laik cumhuriyetin tüm inançlara eşit mesafede olması zorunluluğunu göz ardı ederek sık sık Türk Halkının yüzde 99’unun Müslüman olduğuna vurgu yapmış, bu suretle İslamiyet’in toplum yaşamında temel belirleyici olduğu imaj ve algısını öne çıkarmaya çalışmıştır. (Ek.8)
Davalı Partinin devleti ve toplumu teokratik bir yapıya dönüştürmek konusundaki kararlılığının bir işareti de, bazı yasadışı irticai yapılar ve cemaatler karşısında aldığı içselleştirici tavırdır. Her ne kadar AKP Genel Başkanı ve parti ileri gelenleri her fırsatta, “ değiştiklerini, Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını” ifade etseler de, laiklik ilkesine aykırı olarak ve uluslararası bazı ilişkileri bile bozmak pahasına bu tür irticai örgüt ve cemaatleri desteklemekten geri durmamışlardır. “Cemaat” kavramının mevzuatımızda Lozan Anlaşması paralelinde, Türk Vatandaşı bazı gayrimüslim toplulukları ifade için kullanıldığı ve bu Anlaşmaya hakim olan ilkeler ve Devrim Yasaları dikkate alındığında “Türk Vatandaşı ve Müslüman olan “ kişiler için cemaat tanımlamasının kullanılmasının hukuken mümkün olmamasına karşılık “demokratik yollardan devlet kademelerinde kadrolaşarak, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırıp Şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı ve bunu takiben Dünya İslam birliğini gerçekleştirmeyi hedeflediği” iddiasıyla hakkında dava açılıp yurt dışına kaçan Fetullah GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu ve faaliyetleri nedeni ile bulundukları ülke devletleri tarafından Türkiye’nin uyarılmasına neden olan okullar bir ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Dışişleri Bakanlığının bir genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden istenebilmiştir! (Ek.72)
Dışişleri Bakanlığı tarafından Büyükelçiliklere gönderilen bir genelge ile, Almanya ile imzalanan “Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda” köktendinci terör örgütü olarak söz edilen, şer’i esaslara dayalı devlet düzeni kurmayı amaçladığı belirtilen (Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/37 sayılı Dava dosyası. Klasör no:17) Avrupa Milli Görüş Teşkilatının yurtdışındaki vatandaşlarımızın sorunları ve milli konularda dış temsilciliklerimizce gerçekleştirilen faaliyetlere katkıda bulundukları belirtilerek, bu örgütle temas ve işbirliği kurulması istenmiştir. (Ek.72)
Davalı Partinin Genel Başkanı, yöneticileri ve milletvekilleri türban, eğitim, özelleştirme, kadrolaşma gibi konularda çoğulcu demokrasiyi ve onun gereği olan güçler ayrılığı prensibini, hukukun üstünlüğünü ve yargı kararlarını hedeflerine ulaşmada bir engel olarak görmüşler, yargı kararlarına yönelik söylemlerini eleştiriden öte, bir saldırı noktasına taşımışlardır. TBMM Başkanı Bülent Arınç, 01.05.2005 tarihinde konuk olduğu CNN Türk'te yayımlanan "Ankara Kulisi" programında gazetecilerin sorularına; “…Bu Anayasa Mahkemesi'ni Meclis'te yapacağım bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Avrupa ülkelerinin hiçbirinde Anayasa Mahkemesi'ne benzer bir kurum yok. (...) Bugün üye sayısını, görev sahasını değiştirebilirim. Yüce Divan yetkisini alabilirim. Her kanunun Anayasa Mahkemesi'ne gitmesini engelleyebilirim. Her şeyi yapabilirim. Ben Meclisim…” (Ek.58) diyerek çoğulcu demokrasi ve gereği olan hukukun üstünlüğünden uzaklaşması örneklerinden birisini daha sergilemiştir.
Danıştay 2 nci Dairesinin türban konusuna ilişkin 26.10.2005 günlü, 2004/4051 E, 2005/3366 K. sayılı kararıyla ilgili olarak; Partisinin Mersin Merkez İlçe Kongresinde konuşan Başbakan ve AKP Genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan; “…Bu kararı hukuk ilkeleri içerisinde tanımlayamıyorum. Tarif edemiyorum. Bu anlayış, hiçbir hukuk anlayışı içerisinde tanımlanamaz.(…) Türkiye’de kendilerine göre alanlar belirlemek suretiyle vatandaşımızın din ve vicdan özgürlüğünü kimsenin kısıtlamaya hakkı yoktur. Bu böyle biline. (…)doğrusu kınıyorum. Bunu hiçbir yere sığdıramıyorum. (…) "Bunlar bu gidişle evin içine de karışacaklar. Şöyle şöyle davranacaksınız diyecekler. Kusura bakmayın. Türkiye yolgeçen hanı değil. Herkes yerini belirlemek zorunda. (…) Birileri nemalanmasın diye sabrediyoruz. Ancak hukuk adına yargı makamını işgal edenler, bu ülkede böyle bir zemini hazırlama gayreti içine girmesinler. (…) Böyle bir kaba gürültüye de pabuç bırakma niyetinde de değiliz. Biz fani olduğumuzu aklından çıkarmayan bir anlayışın mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş sada... Ölümün nerede ne zaman geleceği belli mi..”, (Ek.42) aynı partiden Çorum Milletvekili Muzaffer Külcü; “Bu çok önceden planlanmış, tek tip toplum oluşturma projesinin bir tezahürüdür” …“Bu karar tek kelime ile ‘ayıp’ olarak özetlenebilir” …“Zaten Danıştay, kendi kafasında kurguladığı bazı gerekçeler üzerinden karar alıyor.”,(Ek.122.) Sivas Milletvekili Selami Uzun “ancak dehşet denebilir”, (Ek.122) Adalet ve Kalkınma Partisi Kilis Milletvekili Hasan Kara’da “Böyle bir karar toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde sıkıntıya yol açar. Peygamberimize yapılan hakaret tüm dünya Müslümanlarında tepki oluştururken kendi içimizde birlik olamamak çok acı” (Ek.122) şeklindeki sözleriyle tepkilerini göstermişlerdir.
Başbakan ve milletvekillerinin beyanlarının ertesinde bir gazetede Danıştay Kararını veren Daire üyelerinin resimlerinin yayınlanmasından kısa bir süre sonra da, 17 Mayıs 2006 günü “Alparslan Arslan” adındaki bir köktendinci Danıştay’ın 2 nci Dairesine müzakere sırasında silahlı saldırıda bulunmuş, Üye M. Yücel Özbilgin’i öldürmüş, diğer yargıçları da ağır yaralamıştır. Olayın sanıklarının yargılanıp kararın verildiği 13.02.2008 tarihli karar duruşmasında sanıklardan Alparslan Arslan’a son sözü sorulduğunda, “Genel Kurmay şeriatın önüne geçmeye çalışmasın, Abdullah Gül’den, Başbakan Erdoğan’dan ve imanlı kişilerden Türkiye’de şeriatı ilan etmelerini istiyorum, yoksa kan dökülür.” Diğer sanık Osman Yıldırım’da Atatürk’ü kastederek, “O İngiliz piçinin kurduğu cumhuriyeti başınıza yıkacağız, benim yegane görevim cumhuriyeti yıkıp 2 nci Osmanlı Devletini kurmak.” ve bunun gibi sözler ve hakaretlerde bulunmuşlardır.
Sanıkların son duruşmadaki bu sözleri bile eylemi hangi saiklerle yaptıklarını, laikliği savunanları ve laik Cumhuriyeti bekleyen tehlikeleri göstermeye yeterlidir. (Ek.176)
Davalı partinin yöneticileri yargı kararlarına yönelik eleştirilerinde dinsel argümanları da referans almaktan kaçınmamışlardır. Nitekim Genel Başkan Recep Tayyip ERDOĞAN İHAM’ın Leyla ŞAHİN/Türkiye davasında türbana ilişkin verilen kararı eleştirirken mahkemenin karar vermeden önce konuyu din ulemasına sorması, görüş alması gerektiğini iddia ederek, “Söz söyleme hakkı din ulemasınındır” (Ek 37) demiş, benzer bir konuda davalı partinin milletvekili Mehmet ÇİÇEK’ de “Hakimler Diyanetten görüş alacak” (Ek.101)diyerek laik hukuku dönüştürmek konusundaki niyetlerini açığa vurmuşlardır.
2007 yılında 11’nci Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesindeki tartışmalarda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent ARINÇ 8’nci Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’a gönderme yaparak, onun gibi “ Sivil, dindar ve demokrat bir cumhurbaşkanı’”(EK.68) seçeceklerini ifade etmiş, cumhurbaşkanın seçilme nitelikleri arasına Anayasada sayılmayan “dindar” niteliğini de ekleyerek TBMM Başkanı sıfatıyla bile din istismarı yapmaktan ve laik devlet ilkesine aykırı hareket etmekten çekinmemiştir. Oysa böyle bir hüküm ancak şeriatla yönetilen bir ülkenin Anayasasında yer alabilir. (Şeriat rejimiyle yönetilen İran İslam Cumhuriyeti Anayasasının 115 nci maddesi aynen şöyledir: “Cumhurbaşkanı aşağıdaki şartları haiz, dini ve siyasi şahsiyetler arasından seçilmelidir. İran asıllı, İran vatandaşı, tedbirli ve idareci, iyi geçmişli, güvenilir ve takva sahibi olmak, İslam Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmi dininin ilkelerine inançlı olmak.) (Ek.68) Dindar Cumhurbaşkanı söylemi 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde davalı partililerce yoğun bir biçimde kullanılmış, “Abdullah Gül’ün eşinin türbanlı olması nedeniyle seçilemediği” propagandası adeta bu seçimin temel malzemesi yapılmıştır.
Davalı Partinin söylemleri incelendiğinde Cumhuriyet devrimlerinin ve özellikle laiklik uygulamalarının “İnananlar için bir zulüm” olduğu iddiası sürekli vurgulanarak toplumda Cumhuriyete ve devrimlerine karşı bir inancın oluşturulmasının amaçlandığı görülmüştür. Oysa Cumhuriyet tarihi de, insanlık tarihi de, zulmedilenlerin köktendinciler değil, farklı bir şeye inandığı, inancının gereğini yerine getirmediği ya da inanmadığı, laik hukuka göre karar verdiği, laikliği savunduğu için yakılanların, öldürülenlerin, laikler olduğuna tanıklık etmiştir. İnsanlığın aydınlanma mücadelesi aklın ve bilimin ışığına değil, taassup ve dogmatizmin zulmüne karşı verilmiş, Batıda yüzlerce yıl süren bu mücadeleyi Türk Milleti Atatürk’ün önderliğinde çeyrek yüzyıldan az bir zamana sığdırma başarısını göstermiştir. Ancak, Cumhuriyete ve onun aydınlanma felsefesine karşı olanlar, uluslararası dengelerdeki değişim ve küreselleşmenin yarattığı tek kutupluluğun yönlendirmesiyle Laik Cumhuriyete karşı bir rövanş arayışına girişmişlerdir. Yakın tarihimiz, bu arayışın ürünü irticai kalkışmalarla doludur. Ancak bugünkü Laik Cumhuriyet karşıtları geçmişte hiç olmadığı kadar ve üstelik bu kez uluslararası desteği de arkalarına alarak, karşı devrim fırsatını ellerine geçirmişlerdir. AKP milletvekili Abdullah Çalışkan’ın yukarıda yer verilen bir konuşmasında açıkça ifade ettiği “yeşil devrim”, (Ek.113) laik Cumhuriyete yönelik bir karşı devrimin adıdır. Laik Cumhuriyet hiç olmadığı kadar tehlikededir. Çünkü karşı devrimci unsurlar bugün marjinal unsurlar değil, iktidardırlar.
Davalı partinin devleti ve toplumu İslami bir yapıya dönüştürmedeki hedeflerinden biri olan, siyasi simge sayılan başörtüsünün önce toplumun geleceği olan gençlerimizin yetiştirildiği yükseköğretim kurumlarında serbest bırakmaktaki amacı kamusal alanlara da yansımasını sağlamaktır. Türbana serbesti sağlayan Anayasa ve yasa değişikliği henüz partiler arası müzakere aşamasında iken partili milletvekilleri, belediye başkanları, kurucuları, demeç ve söylemlerinde türbanı tüm kamusal alana yayacaklarını açıkça duyurmuşlar, Partinin bağlı kuruluşları gibi faaliyet gösteren bazı sivil toplum kuruluşları siyasal İslam’ın tüm kamusal alana yayılmasının temel hedefleri olduğunu ve bu yolda mücadele vereceklerini açık açık ilan etmişlerdir. (30-31 Ocak ve 1-2 Şubat tarihli Gazeteler)
Davalı parti, iktidar olmanın getirdiği güç ve olanaklarla devleti İslami bir yapıya dönüştürmeye çalışırken bürokrasi kadrolarının da siyasal İslamcılardan oluşturulmasına özel bir önem vermiş, İslami kimlikleriyle öne çıkanları atamada özel bir gayret göstermiştir. Bu kadrolaşma gayretlerinden Sayıştay gibi bir yüksek kurum bile nasibini almış, boş bulunan üyeliklere, adayları partiye yeterince yakın bulmadıklarından, 2 yılı aşan bir süre seçim yapılamamıştır. Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı atandığı gün mahkeme kararlarına uymayacağını açıklamış, bir bilim adamı kimliği ve bağımsızlığıyla değil, belirlenmiş bir düşünce yönünde çalıştığı gerçeği, kendisi ile TBMM Başkanı ve Maliye Bakanı ile bir bürokratı arasında geçen ve basına yansıyan diyaloglardan anlaşılmıştır.
Devletin en önemli kadrolarını birçoğu tarikatçı faaliyetleri ve kimlikleriyle bilinen yöneticilere teslim etmiştir. Geçmişte ‘laiklik ilkesinin yerini İslam’la bütünleşme modeline bırakmasının gerekli olduğu’ yönünde makaleler yazan ve bugün de bu görüşlerinin arkasında olduğunu ifade etmekten çekinmeyen kişinin Başbakanlık Müsteşarlığına, bir tarikata aidiyeti fotoğraflarla kanıtlanan kişiyi de tarikat ve cemaatlerin Laik Cumhuriyet aleyhine faaliyetlerini takip etmekle görevli İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığına atanmasında bir beis görülmemiştir. Devlet kadrolarının islami bir yapıya dönüştürülmesi süreci bununla da sınırlı kalmamış, Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda görev yapan çok sayıda memur, hastane yöneticiliğinden belediyelerde daire başkanlığına, ortaöğretim kurumlarında din ve ahlak bilgisi öğretmenliğine kadar birçok alanda görevlendirilmişlerdir. (Klasör 11)
Kamuda kadroların İslami bir yapıya dönüştürülmesi sürecinde yukarıda örneği görüldüğü üzere, bir Adalet ve Kalkınma Partili belediye (Eyüp Belediyesi), açtığı zabıta memurluğu sınavında, öğrenim durumu olarak yalnızca ‘imam hatip lisesi mezunu’ olma koşulu getirebilmiştir. (Ek.136)
Davalı Parti iktidarı döneminde siyasal İslamcı kimlikleriyle bilinen kişilere Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda (TRT) program yaptırılmış, çerçevesi yasa ile çizilmiş yayın ilkelerine ve laiklik ilkesine açıkça aykırı yayınlar TRT ekranlarına taşınmıştır. Şüphesiz bunlardan en çarpıcı olanı “Düşünce İklimi” isimli programı sunan Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin gazeteci Hayrettin KARAMAN ile yaptığı mülakatta görülmüştür. 20 Ekim 2005 tarihinde yayınlanan ve 27 Ekim 2005 tarihinde tekrarlanan programda Şeriata göre miras paylaşım kuralları savunulmuş, Hayrettin KARAMAN mevcut laik düzeni kastederek”…Böyle bir düzenin içinde Müslüman olarak yaşamak zorunda kalırsanız. O zaman işte siz Kuran-ı Kerim’in miras ahkâmını değiştiremezsiniz. Böyle bir hakkınız yok..” diyerek, laik devrimin en önemli belgelerinden olan Medeni Kanunu ve laik düzeni şer’i bir bakış açısıyla eleştirmiş ve bu yayınlar Anayasanın ve Devrim Yasalarının öngördüğü laik devlet ilkeleri çerçevesinde yapmak zorunda olan devlet kurumu TRT’de gerçekleşmiştir. (Ek.177)
Toplumu ve devleti İslami bir yapıya dönüştürmek noktasında gerekli gördükleri her alana müdahale eden davalı parti, her konuda olduğu gibi yine dini referansları esas alarak, gençleri alkol ve uyuşturucu maddelerden koruma bahanesiyle, fakat aslında şeriatın alkollü içki yasağı esas alınarak, alkollü içki satılması ve tüketilmesine ilişkin mevzuatta da hukuka aykırı kısıtlamalara gitmiştir. 7.12.2004 günü yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun 15. maddesinin 1. fıkrası “gayrisıhhî müesseseler ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve denetlemek” görevini belediyelere, belediye sınırları dışında ise 5320 sayıl İl Özel İdaresi Kanununun 7. maddesi mucibince “İl Özel İdaresi”ne vermiştir. Yapılan bu düzenleme ve çıkarılan yönetmeliğe aykırı genelge ile Belediyeler “ruhsat iptali, yeni ruhsat verilmemesi, eğlence vergisi ve hafta tatili ruhsat harcı artırımına gidilmesi, içkili yerlerin kent dışındaki alanlarda toplanmalarına zorlanmaları” uygulamaları başlatmış, başta Ankara olmak üzere tüm AKP’li belediyeler içki içilmesi ve satılmasını adeta genel bir yasaklama uygulamasına dönüştürmüşlerdir. (Ek.153)
Davalı parti hükümetlerinin laik devleti dönüştürme çabalarından cesaret alan partili belediye başkanları yukarıda belirtilen örneklerinden de anlaşılacağı üzere, belediyecilik hizmetleri kapsamında bulunmamakla birlikte dini içerikli ve birçoğu din dışı hurafelerle donatılmış kitapların basım ve dağıtımını yapmışlar, bu tür bilim dışı yayınlar özellikle İlköğretim çağındaki çocuklara belediyelerce bedava dağıtılmış, kadını küçümseyen, onu erkeğin yanında daha aşağı bir yaratık olarak tanımlayan sözde evlilik kılavuzları yeni evli çiftlere hediye olarak verilmiş, bazı belediye başkanları din istismarını çocuklara kadar indirerek, Kur’an kursu öğrencilerine bisiklet, bilgisayar, top gibi hediyeler dağıtmışlar, çocuklara hitaben yaptıkları konuşmalarda yaşıtlarının Kur’an öğrenmek yerine, yazlıkta, denizde tatil yapmalarını eleştirmişlerdir. Bu suretle kutsal dinimizi siyasete alet ederek istismara yönelmişlerdir. (Klasör 16)
Davalı partinin iktidarda olduğu yaklaşık beş buçuk yıllık süreçte Türkiye’nin uluslararası camiadaki laik ülke imajı da erozyona uğramış, Dünya ülkeleri, özellikle AB ülkeleri nezdinde Türkiye bir “ılımlı İslam Cumhuriyeti” modelinde algılanmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerde ise bu bakış açısı resmi söylemlere de yansımış, başta eski ABD Dışişleri Bakanı (Colin L. Powell) olmak üzere birçok ABD yetkilisi Türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçeğini görmezden gelerek ülkemizi bir ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ olarak tanımlamışlar, bu söylemlerindeki cüretkarlığı “bir ABD projesi olan ve kapsamındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu her fırsatta tekrarlayan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın söyleminden ve davalı parti iktidarlarının dini istismara dayalı icraatlarından, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırmalarından devleti dini esaslara göre şekillendirme amaç ve faaliyetlerinden” aldıkları gözlenmiştir.
Yukarıda irdelenen tüm bu eylemler, davalı siyasi parti tarafından algılanan ve savunulan İslami toplum modelinin açık bir resmidir.
Diğer yandan davalı parti iktidarı zamanında, iktidarın tutum ve davranışından güç alarak gerek kamuda, gerekse diğer alanlarda meydana gelen, dinsel

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (3 BÖLÜM)

18/3/2008 · Kategori: Dokumanlar

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (IV. BÖLÜM)
 
11) Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Asım Aykan’ın, 2005 yılı Kasım ayında kendisine ait internet sitesinde de bulunan açıklamasında: “Tarihin her döneminde yönetenlerin en önemli görevi yönettikleri insanların; mal, can, akıl, nesil, inanç, ibadet, fikir seyahat ve ticaret emniyetlerini sağlamaktır. Mümin kadınların Allah’ın emri istikametinde başlarını örtmeleri imanlarının gereğidir. İdarenin görevi bunu yasaklamak değil, teminat altına almaktır. AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararını verirken Kur’anı incelemiş, erbabından görüş istemiş midir? Çok merak ediyorum. Allah’ın emrine yerine getiren insanların bu hakkı elinden hangi sebeple olursa olsun alınırken, HANGİ İNSAN HAKKINDAN bahsedilebilir? AİHM kararı sonrası mahkemeyi otorite olarak ilân edenler, aynı mahkemenin terörist başı Öcalan için aldığı kararı nasıl yorumlayacaklardır? Leyla ŞAHİN Hanım kızımız iyi niyetli olarak olayı AİHM ne taşımıştır. Ancak bir Müslüman için mecburiyet olan örtü konusunda, ayni hassasiyeti dinlerinde taşımayan Hıristiyanların insaflı karar vermesini beklemek çokta gerçekçi sayılamaz. İslâm, kültürümüzün temel dinamiğidir. Başörtüsü de İslâm’ın emridir. Sorunda ülkemizin sorunudur. Çözüm getirme görevi de bizimdir. Görevimizin de farkındayız. Problem zamanla gündemden çıkacaktır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.” dediği, (Ek.99)
12) Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Anayasa Mahkemesi'nin 43. kuruluş yıldönümü töreninde "Laiklik ilkesinin Türkiye için önemi" konusunda:
“…İlk kez 25 Nisan 2001 günü yaptığım Anayasa Mahkemesi’nin 39. Kuruluş Yıldönümü konuşmasında, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı öneme, başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere bu konuyu düzenleyen kimi uluslararası normlardan da söz ederek değinmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Danıştay 8. Daire ve İdari Dava Daireleri Genel Kurulu kararlarında türbanın inanç gereği takılan giysi olmadığı, bir nevi simge olarak kullanıldığı, resmi daire ve üniversitelerde başörtüsü serbestisi tanımanın bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlama olduğu biçiminde gerekçelere yer verildiğini belirtmiştim.
Bu konuşmanın yapıldığı günden bugüne kadar geçen (4) yılda konu güncelliğini yitirmemiş, aksine giderek artan biçimde gündemde tutulmak istenilmiştir. Ancak, bu (4) yıllık süre içinde Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar konuya daha da netlik kazandırmıştır.
Anayasa’nın 176. maddesi uyarınca Anayasa metni içinde yer alan “Başlangıç” kısmında; laiklik ilkesinin gereği olarak, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı vurgulandıktan sonra, Anayasa’nın 2., 4., 10., 14., 15. ve 24. maddelerinde de bu konuda özel düzenlemeler getirilmiştir.
Din ve vicdan özgürlüğü konusunda evrensel anlayışı yansıtan kurallara İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9., Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 18., Din ve İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayırımcılığın Kaldırılması Bildirisi’nin 1. maddelerinde de yer verilmiştir.
Türkiye’de din ve din duyguları ile dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilerek oya çevrilmesi batı ülkelerine göre çok daha kolay ve olağan olduğundan, geçmişte bu yola başvuran partiler laiklik karşıtı bu eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmış bu karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptıkları başvurular da reddedilmiştir.
Ülkemizde zaman zaman kimi parti yetkilileri, bayanların inançları gereği türban takabilecekleri, bu tür bir giysi ile yükseköğretim kurumlarına devama engel olunmasının; Anayasa ile tanınan temel haklardan olan “eğitim ve öğrenim hakkı” ile “inanç özgürlüğü”ne müdahale olduğu yolunda savlar ileri sürmüşlerdir.
Oysa bu konuda Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce verilmiş pek çok kararlar vardır ve yargının değerlendirmesine göre, dinsel nedenlerle türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmi daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlama olup; kişileri şu ya da bu biçimde giyindirip başlarını örtmeye zorlamak, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle gençler arasında çatışmalara neden olacak ortamın yaratılmasını sağlayacak, hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacağından, bu davranış biçimi laiklik ilkesine aykırı düşecektir.
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsüne ilişkin istikrar bulmuş kararları varken, kimi yazılı ve görsel yayın organlarınca bu konunun gündemde tutulmaya çalışılması, kimi siyasal partiler yetkililerince de, yasal düzenlemeler yapılarak, türbanla öğrenim yapma olanağının tanınacağı yolunda beyanlarda bulunulması, bu konudaki yargı içtihatlarını bilmemekten kaynaklanmıyorsa, din duygularını kullanarak siyasi avantaj sağlamaya yöneliktir.
Anayasa’daki laik düzenlemeler kaldığı sürece, türbanlı kızların yükseköğretim kurumlarına öğrenci sıfatıyla, öğrenimlerinden sonra da resmi dairelere kamu görevlisi olarak girmelerini sağlayacak tüm yasal düzenlemeler Anayasa’ya aykırı olacaktır. Hatta bu konuda Anayasa’ya kural konulsa bile bu kez, Anayasa’nın bu yeni kuralı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olmayacaktır.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi’nin, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen “EK MADDE 17”de yer alan; “yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” kuralının iptali istemiyle açılan davada, 2.4.1991 günlü, Esas: 1990/36; Karar: 1991/8 sayılı kararla başvurunun reddine karar verdiğinden söz edilerek, yükseköğretim kurumlarında türban takılmasını sağlayacak yasal düzenleme yapılabileceğini söylemek, ya anılan kararın gerekçelerini bilmemek veya gerekçe gözardı edilerek sadece sonuç bölümüne bakıp değerlendirme yapmaktır. Bilindiği gibi, Mahkeme kararları gerekçeleri ile bir bütün teşkil eder, idareyi ve yasamayı bağlar. Başka bir söylemle, kararların sonuç bölümüne anlam kazandıran kararların gerekçeleridir.
Söz konusu kararın gerekçesine bakıldığında, hiçbir duraksamaya yer kalmayacak biçimde yükseköğretim kurumlarında türban takılmasına olur veren açıklama bulunmadığı görülecektir. Aksine, bu konudaki açıklamalar yapıldıktan sonra ilgili bölümün sonunda; “...sonuç olarak, ister dini inanç gereği olsun, isterse başka nedenlerle olsun, yükseköğretim kurumlarındaki kılık-kıyafetin çağdaş duruma ters düşmemesi gerekir.” denilmektedir.
Açıklanan nedenlerle, bu kararın sonuç bölümünde “başvurunun reddine” denildiğinden hareketle, yasal düzenleme yapılarak türbanlı kız öğrencilerin yükseköğretim kurumlarına devamının sağlanabileceği söylenemez. Bu konuda yapılacak yasal düzenlemenin, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, Esas: 1989/1; Karar: 1989/12, Refah Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin 16.1.1998 günlü, Esas: 1997/1; Karar: 1998/1, Fazilet Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin 22.6.2001 günlü, Esas: 1999/2; Karar: 2001/2 sayılı kararlarla Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararına yapılan itiraz sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 3.Dairesince verilen 31.7.2001 günlü ve 41.340/98 sayılı, bu karara yapılan itirazın reddine ilişkin 31.02.2003 günlü ve aynı sayılı Büyük Daire kararlarına aykırı olacağı kuşkusuzdur. ...” şeklindeki sözlerine karşı:
Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili İrfan Gündüz’ün, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in "Önüne konulan metni daha önce okumadan hazırlıksız yakalandığını" iddia ederek; "Geleceğe ambargo koyan bir hukuk sistemi olmaz. Toplumda bu konuda mutabakat var. Türban konusunda Anayasa Mahkemesi fetva veren bir kurum mudur?" dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, vekil imam ve hatiplere kadro olanağı sağlayan tasarının TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi sırasında, 27.4.2005 günlü 90. Bileşimin 4. oturumunda Adalet ve Kalkınma Partisi grubu adına söz alarak; "Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanımız Mustafa Bumin, geçmişten ibret almamışa benziyor; geçmişte, bu metodu kullanarak, durup dururken, bu konuyu gündeme getiren, taşıyan ve emekli olanlar, belli bir süre sonra, 'kullanıldık ve bir yerlere atıldık' diye hala bağırmaya devam ediyorlar"…Dini, ahlaki ve kültürel değerlerimiz, toplum önünde, sorumsuz ve liyakatsiz kişiler tarafından, hala tartışılmaya devam ediyor. “Ülkemizde, hiçbir kimsenin, Anayasanın ona verdiği yetki ve görevin dışında misyon yüklenerek ortaya çıkması düşünülemez. Ne gariptir ki, Türkiye'de gündem oluşturmak istendiğinde ilk ele alınmak istenen konu, din ve dinî değerlerimizdir; günah keçisi yapılmak istenen kurum ve kuruluş ise, Diyanet Teşkilatı ve onun müntesipleridir. Başörtüsü, imam-hatip lisesi, cami, Kur'an kursu gibi konular, zamanlı zamansız, yeterli yetersiz kişiler ve kuruluşlarca, hiç gereği yokken dile getirilmekte ve tartışmaya açılmaktadır. Bu tartışma, hem Yüce dinimize hem Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatımıza zarar veriyor demiştik. Bu bağlamda, Anayasamız, diğer kurumların yetkilerini belirlediği gibi, Anayasa Mahkemesinin de görevlerini, yetkilerini belirlemiş ve sınırlamıştır. Hiç kimse ve hiçbir kurum, ülkemiz insanını Allah ile kanun arasına sıkıştırmamalıdır. İnsanlarımız, bir tarafta Allah'a ibadet maksadıyla uygulamalarda bulunmak isterken önüne farklı engeller konulmamalıdır. Bugünlerde durup dururken başlatılan türban tartışmasının çözümüne muhatap, kesinlikle Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kuruludur. Anayasa Mahkemesinin içtihatları neyse, dinî konularda anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun içtihatları da odur. Ülkemizde kurum ve kuruluşlar arasındaki yetki, kavram tecavüzü ve kargaşası mutlaka önlenmelidir. Bu, iktidar -muhalefet, hepimizin görevidir. Mesela, hiçbir kurum ve kuruluş, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun görevini üstlenmemelidir; buna, hiçbir hakkı ve salahiyeti yoktur. Anayasa Mahkemesinin, kendisini, Parlamentonun üzerinde görmesinin de gereği yoktur..” dediği, (Ek.100)
13) Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in 2006 yılı Şubat ayında Star Tv’de katıldığı bir programda Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak; “Mahkemenin vermiş olduğu bu kararla Avrupa'da yaşadığımız yanlışlığı Türkiye'de yaşayabiliriz. Türkiye toplumu Allah'la kanun arasına, Allah'ın emriyle kanunun emri arasına sıkıştırılmamalıdır.”…”Kamu alanı ne demek? İslam, dini hayatın her safhasında yaşanmayı emreden bir dindir. Affedersiniz insanların tuvalette nasıl davranacakları belirtilmiştir, kurallaştırılmıştır. O zaman bir hâkim karar vermeden önce Kuran'daki bu ayete bakacak, bu ayeti insan nerede uygular, nerede uygulamaz”...”Dini konu olduğu için bakmalı. Dini bir konuysa, hâkim elbet, "Acaba ben bu kararı verirsem sonuç ne getirir" diye bakmalı(…) Ahlaki bir konuysa ahlaki değerlerimize bakmalı. Kimi başörtüsü diyor, kimi türban diyor, kimi sıkmabaş diyor, kimi soğanbaş diyor, sarımsakbaş diyor. Bu kadar gülünç hale geldi bu iş. Artık bir hâkim "bu konuda gerçekten din ne diyor...' Dinin dediği yer de Kuran'dır, şahıslar değildir.”…”Türkiye demokratik, laik bir ülkedir. Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kuruluştur. Başörtüsü ile ilgili karar verme, neyin dini, neyin dini olmadığına karar verme görevi Diyanet'e aittir.”…”Şimdi yarın bir başka mahkeme de, "5 vakit namazı 1 vakte indirdik, cuma namazlarını kaldırdık" dese. Böyle şey olur mu?” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.101)
14) 2006 yılı Nisan ayında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Kur’an-ı Kerim ve İstiklâl Marşı'nın okunmasıyla başlayan İlim Yayma Cemiyeti’nin 52. Genel Kurultayına Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri İdris Naim Şahin, Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul Milletvekilleri Burhan Kuzu, Hüseyin Kansu, Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz’ün katıldıkları,
İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un yaptığı konuşmada, “Yasaklar sebebiyle İmam Hatip lisesi ve Kur’an Kursu öğrencileri çok azaldı. İlköğretim çağındaki çocukların dinini öğrenmeleri hâlâ mümkün değil. Hâlbuki AB ülkelerinde din eğitiminin okul öncesinden başladığını biliyoruz. Eğitimde fırsat eşitliği yok. Özellikle İHL öğrencilerine uygulanan haksızlık, hâlâ giderilemedi. İmam Hatip Lisesi öğrencilerine normal lise öğrencilerinin sahip olduğu haklar verilmeli. Öğrencilerin kılık kıyafetleriyle uğraşılmaya artık son verilmeli. Yabancı dil ile eğitim gün geçtikçe genişliyor. Eğitimin her kademesinde dine ihtiyaç vardır. Eğitimde gösterilen bir eksikliğin zararı, yıllar sonra da olsa çıkar. Bugün okullarda kötü alışkanlıkların faturasını ağır ödeyebiliriz. İlk ve ortaöğretimdeki din eğitimine önem verilmeli. Çocuklarımıza Peygamberimiz'i anlatmalıyız. Peygamberimiz, her genç için model olmalı” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri İdris Naim Şahin’in “Bizim kendimize göre stratejilerimiz var. Değişen Türkiye’de siyasetin yeni diliyle konuşmak gerekir. Konuşurken de geçmişten ders alarak yolumuza devam edeceğiz. Biz empati yaparak, olayları anlamak zorundayız. İktidar da bunu gerektiriyor. Herkesin kendisine göre bir yöntemi var. Bunlar da normaldir. Eleştirilerde insaflı davranmak gerekir” ,
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın ise “Reformlar sancılı olur. Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken de gerekenler yapılacak.”
şeklinde konuştukları, (Ek.102)
15) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Akif Gülle’nin 2006 yılı Şubat ayında, Danıştay 8. Dairesinin Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğinin, imam-hatipliye çifte diploma olanağı veren ve böylece katsayı engeline takılmadan üniversiteye girme olanağı sağlayan hükmünün yürütmesini durdurma kararına tepki göstererek "Danıştay kararından öte, eşit yarışma şartlarında olmak isteyenlerin talebini YÖK'ün yargıya taşımasını olağanüstü yadırgıyorum. Yanlış buluyorum. Buradaki düzenleme sadece meslek liselerine eğitimde fırsat eşitliğinin tanınmasıdır. Bunlara bir tolerans gösterilmesi değildir. Bu düzenlemeyi yargıya götürme ihtiyacı hisseden YÖK, düşünülmesi gereken bir organ. Beni en çok üzen YÖK' ün bu konuyu yargıya götürmesi." dediği, (Ek.103)
16) TBMM'de gazetecilerle sohbet eden Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili İrfan Gündüz’ün, 8 yılık kesintisiz temel eğitimi eleştirerek, ''İmam hatiplerin önüne kesmek için çıkarılan kanun, gençliğin, mesleki eğitimin, hatta Türkiye'nin önünü kesti''…”Misyonerlik faaliyetleri alabildiğine arz-ı endam ediyor. Misyonerlik faaliyetleri bu kadar cirit atarken toplum niye sessiz kalıyor? Bugün Türkiye'de din eğitimi, 15 yaşından önce yasak. 15 yaşından sonra hangi din eğitimini vereceksiniz? Tabiat boşluğu sevmez, sizin boş bıraktığınız alanı birileri gelir doldurur. Rahşan Hanım da geçenlerde (din elden gidiyor) diye feryat ediyordu. Fakat bunu kendileri yaptılar. Camilerde verilen yaz Kuran kurslarına 15 yaşından küçüklerin gönderilmesi yasak. Bu kanunu çıkaran da Ecevit’in başkanlığındaki hükümetti. Biz o zaman feryat ettik. Bu yasakların hepsini kaldırmak lazım. Misyonerliği yasaklayalım anlamında değil. Bunlar söylensin, toplumda tartışılsın. Türkiye artık şekille uğraşmak gibi bir yanılgıdan kurtulma olgunluğuna erişti diye düşünüyorum. Baş açma, kapatmak değil... İnsanların beyninin içi, eylemleri, icraatları önemli.'' şeklinde beyanda bulunduğu,
Türban konusuyla ilgili olarak da “Sayın Başbakan eşiyle Beyaz Saray'a, Versay'a, Kremlin'e gidiyor sorun olmuyor. Ama bizim Çankaya’ya gitmesi büyük problem oluyor. Çankaya'nın uçağına binmesi bile problem oluyorsa Türkiye böyle küçülen bir dünyada böyle bir yanlışa ne kadar direnebilir? Ben gideceğini sanmıyorum'' … ''Zamanı gelirse adımlar atılır, birisi bu adımları atar”,
Misyonerlik konusunda Türkiye'de herhangi bir verinin olmadığına işaret ederek; ''Türkiye'de köpekler serbest taşlar ise bağlı görünüyor. Akşam televizyonlarda gösterilen ayini Türkiye'deki yerli bir tarikat veya imam yapsa, kıyamet kopar. Ama Kanadalı göçmen yapıyor, fazla ses çıkmıyor. Türkiye'de Müslümanların önünün açılması lazım ki biz de kendi dinimizi savunalım, doğruları anlatalım. Bu, özgürlük ortamında çözülür. Türkiye'de sıkıntı, Müslümanların pek çok konuda bağlı olmasından kaynaklanıyor. Diyanet bile bu konuda üzerine düşeni yapamıyor”,
''Türkiye'de bazı meselelerde sistem gelip önümüzü tıkıyor. Zamanı geldiğinde bu adımlar atılacak. İktidarların görevi meseleleri çözmek. Biz toplumda gerilim ve gerginlik yaratacak hiçbir konuda, ekonomik istikrarı gölgeleyecek adım atmak istemiyoruz. Öncelikle bu sefaletin ortadan kaldırılması lazım. Amacımız, bu meseleleri, tek başına (dediğim dedik, çaldığım düdük) mantığıyla getirmek yerine, toplumda geniş konsensüs yaratarak çözmektir'' “Bunlarda toplumsal konsensüs olması gerekir. Konu her gündeme geldiğinde (imam hatiplerin önü açılıyor) diye saptırılıyor. İmam hatiplerin önünü kesmek için çıkarılan kanun, gençliğin, mesleki eğitimin, hatta Türkiye'nin önüne kesti'',
şeklinde görüşlerini ifade ettiği (Ek.104)
17) Eğitim özgürlüğünü kısıtlıyor gerekçesiyle İslami kesimde büyük tartışma yaratan, yeni TCK Tasarısının 263. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Kanuna aykırı eğitim kurumu” başlıklı "yasadışı eğitim kurumu açan ve işletenlere, bu kurumlarda kanuna aykırı olarak açıldığını bildiği halde öğretmenlik yapanlara yönelik 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngören" ve ikinci fıkrasında “yukarıdaki fıkrada gösterilen yerlerin kapatılmasına da karar verilir” şeklindeki düzenleme ile ilgili olarak, AKP'li Hasan Kara ve arkadaşları tarafından verilen ve teklife 29. madde olarak yerleştirilen "Kanuna aykırı eğitim kurumu açan veya işleten kişi 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası ile cezalandırılır" yönündeki değişiklik önergesi TBMM Genel Kurulunda 27.5.2005 tarihinde kabul edilerek “5357 sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” olarak yasalaştığı, 765 sayılı TCK’nunda bu suçlar için 6 aydan 2 yıla, 1 Haziran'da yürürlüğe girecek 5237 sayılı yeni TCK'da ise 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası öngörüldüğü, yeni düzenleme ile üst sınırın 3 yıldan 1 yıla indirilerek hapis cezasının erteleme kapsamına alındığı, yalnızca adli para cezasıyla cezalandırılma olanağı getirildiği, kanuna aykırı olarak açılan eğitim kurumlarında (Kuran kurslarında) eğitim veren öğretmenlere ise herhangi bir ceza öngörülmediği, kapatma yaptırımının da kaldırıldığı,
Cumhurbaşkanlığının 3.6.2005 gün ve 451 sayılı yazıları ile; “Düzenlemeyle yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılıp işletilmesi özendirilmekte ya da çalışmalarını sürdürmesine olanak sağlanmaktadır. Mevcut yasalarda yer alan hükümlerin hedefi ise ayrılıkçı terör örgütlerinin, misyonerlik etkinlikleriyle uğraşanların ve din devleti yanlısı tarikatların, devletin ilgili kurumlarından izin almadan, yasadışı yollarla okul ya da kurs açmalarının önlenmesi; böylece, sapkın yöntemlerle gençlerin çağdışı, bölücü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine aykırı biçimde eğitilmelerinin önlenmesi olduğu açıktır. Söz konusu düzenlemede ise bu hedefin korunmadığı görülmektedir.”…”Yeni düzenlemeye göre yasaya aykırı olarak açıldığı saptanan eğitim kurumunu açan ve işleten kişi ya da kişiler yargılanıp yalnızca adli para cezası ile cezalandırılabilecek; bu tür yerlerde öğretmenlik yapanlar ise cezalandırılmayacak, bu yerlerin kapatılabilmeleri de yönetimin takdirine kalacaktır.”…”Devletin görevi yasalara aykırı eğitim kurumlarını yaşatmak değil, temelli ortadan kaldırmaktır. Devlet, yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılmasını, yapacağı düzenlemelerle başından önlemek zorundadır.”…”Suç cezasız kalmamalı.”…”Tüm kurumlar için olduğu gibi, eğitim kurumlarının da açılıp işletilmesinin yasalara uygun olması zorunludur. Kurumlar, kurumları işletenler ve bu kurumlarda çalıştırılacakların yasal koşulları ve nitelikleri taşımaları kamu düzeninin zorunlu gereğidir. Bir eğitim kurumunun yasaya aykırı olarak açıldığının yargı yerince saptanması durumunda, bu suçun cezası mutlaka kapatma olmalı, suç, kurum yönünden cezasız kalmamalıdır.(…)”Yasaya aykırı eğitim kurumlarına kapatma cezası verilmeyerek, kapatma işleminin bir yönetsel işleme, yöneticilerin takdirine bırakılması, yasaya aykırılığa süreklilik kazandırabilecektir ki bu durumu hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak olanaksızdır.”…”Demokrasiyi ve çağdaş değerleri özümsemiş, cumhuriyetin temel niteliklerini benimsemiş, her türlü dogmadan uzak kalıp sorgulayabilen, özgür düşünceli bir gençlik yetiştirmenin ve ulusun aydınlık geleceğinin temel koşulu, bu amaçlara odaklanmış eğitim kurumları ve eğitim personeline sahip olmaktır. Bu da ancak anayasal ilke ve kurallar çerçevesinde çıkarılmış yasalarla sağlanabilir.”…”Devletin eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevi, laiklik ve bunun eğitimdeki yansıması olan öğretim birliği ilkesine aykırı etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesi görevini de kapsamaktadır.”…” Anayasanın 1. maddesinde, cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği kurala bağlanmıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerinden olan laiklik, anayasal içeriğiyle güvence altına alınmıştır. Anayasanın başlangıç bölümünde, hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma göremeyeceği, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı belirtilmiştir.”…”Anayasa, bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna sınırsız bir özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda kamu düzenini koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir. Bu bağlamda, devlet, dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek önlemleri almakla yükümlü kılınmıştır.“…”İkili öğretim kaos yaratır.”…”Öğretim birliği ilkesinin amacı, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş uygarlık hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmaktır. İkili öğretim, yani bir yanda akla ve bilime, öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda ikiliğe yol açacak, kaos ve karmaşa yaratacaktır.”…”Bir yandan eğitim kurumlarının, bu bağlamda Kuran kurslarının Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim verip vermediği devletin gözetimi ve denetimine bırakılırken, öte yandan da Kuran kursu öğreticiliği gibi dini hizmetleri yerine getirebilecek elemanların yetiştirilmesi görevi devlet okullarına verilmektedir. Devlet gözetimi ve denetiminin olmadığı ya da sonuç vermediği ortamlarda dinsel ve bilimsel ikili eğitimin gelişip yerleşmesi kaçınılmazdır.”…”Açıklanan nedenlerle, incelenen yasanın 3 ve 29. maddelerindeki düzenlemeler; hukuk devleti, eşitlik, laiklik, ülke ve ulus birliği, öğretim birliği ilkeleriyle, cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle, çağdaş ve bilimsel eğitim anlayışıyla bağdaşmamakta, toplumun adalet duygularını incitecek nitelikte bulunmaktadır.” şeklindeki gerekçelerle veto edilen metin TBMM Genel Kurulunun 29.6.2005 günlü oturumda aynen kabul edilerek, 5377 sayılı Yasa olarak Resmi Gazete’nin 8.7.2005 tarihli sayısında yayımlandığı,
Yasa’nın Anayasaya aykırı bulunduğu iddialarına karşı; Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun; “Biraz olayı abartıyoruz. Bu laiklik, cumhuriyet, ceza 6 ay olunca kurtuluyor da, 5 ay olunca tehlikeye mi düşüyor? Kaçak Kuran kursu olmaz, Kuran kursu olur. Bu madde Kuran kurslarını kapsıyorsa bu maddedeki 3 ay ceza da yanlıştır, utanç vericidir. Hiç kimse dininin kitabını öğretiyor diye cezalandırılamaz. ''İzinli Kuran kurslarına öğrenci gitmiyor'' deniyor. Siz kalkıp da şu yaşa kadar Kuran öğretilemez diyemezsiniz..” dediği, (Ek.105)
18) TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi tarafından 2005 yılı Mayıs ayında Beşiktaş Yerleşkesi'nde düzenlenen 'Siyaset ve Liderlik Okulu' kapsamında 'Bağımsızlık ve Hürriyet' konulu yaptığı konuşma sonrasında, yeni TCK ve yasaya aykırı eğitim kurumlarına yönelik madde hakkındaki tartışmalarla ilgili bir soru üzerine, bu maddenin komisyonda da tartışıldığını, hapis cezasının önce 3 yıla, sonra 1 yıla indirildiğini, Yasada 'Kuran kursu' değil, 'izinsiz eğitim kurumu' denildiğini belirterek ''Neticede devletin valiliği, savcılık takip edecektir, yasadışı bir durum olursa gerekli şey yapılır. Sonuç itibariyle biz insanların özgürlüğünü savunalım. Ama bir boşluk olursa onu düzeltiriz” …Kuran kursunun yasağı mı olur? Hepimiz evde öğrendik. 'Kaçak yapı' gibi söylüyorsunuz. Yasadışı dediğimiz izinsiz yapılan şeyler, ille de hapis vermek gibi bir şey olamaz... Bana sorarsanız hiç ceza vermemeniz gerekir... Şahsi kanaatim bu. İlgili soruşturma açılır, varsa bir suçu, para cezası mı olur, başka bir şey mi olur yaparsın. Orada yasadışı bir faaliyet varsa, örgüt anlamında, o zaten ayrı bir suç. Yasadışı örgüt kurma diye müstakil bir suç var zaten.' diye söylediği, (Ek.106)
19) TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'ndaki SHÇEK, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi Başkanlığı'nın 2007 yılı bütçe görüşmelerinde söz alan Adalet ve Kalkınma Partisi Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya’nın; “kızların istediği okula gidemediğini, gitse bile daha sonra kamu hizmetine katılamadığını, 3 binden fazla kız öğrencinin Viyana, İtalya, Almanya, ABD, Hollanda'ya gitmek zorunda kaldığını, YÖK’ün 20 küsur yıldır kızların iki kimlik taşımasını zorunlu hale getirdiğini, üniversiteye girişte ve üniversitede farklı kimlik kullanmak zorunda kaldığını, bunun kadının aşağılanması olduğunu, katı laiklik uygulamasının Fransa ve Türkiye'de söz konusu olduğunu…'' beyan ettiği, (Ek.107)
20) Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, Başbakanlık ve bağlı kuruluşların 2006 yılı bütçeleri görüşülürken, CHP milletvekillerinin TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın türban konusunda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e yönelik sözlerini ve Ömer Dinçer'in görevde tutulmasını sert biçimde eleştirmeleri üzerine Adalet ve Kalkınma Partili Musa Uzunkaya’nın; ''Atatürk'ün eşi Latife Hanım, köşkteki toplantılara başörtüsüyle katılıyordu. İsmet İnönü'ye yurtdışı gezilerinde eşi kara çarşafla eşlik ediyordu. Bu da mı çağdışılık'' demiş, Ömer Dinçer'e yönelik eleştiriler üzerine ''Ben bu makalenin altına imzamı atarım'' diye konuştuğu, (Ek.108)
21) Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği demeçte “Eğer bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece şunu söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban takılması, kamu kuruluşlarında mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi kurallarımızı zorlamaya hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız.” dediği, (Ek.109)
22) Devlet Bakanı Güldal Akşit’in, 2005 yılı Ocak ayında ABD'de katıldığı Birleşmiş Milletler'e bağlı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Komitesi'nin Türkiye konulu özel komite toplantısında; "Türkiye'de bir başörtüsü sorunu vardır. Genç kızlarımızın eğitim alması önünde engel teşkil etmektedir. Üniversitelerimize fiilen devam edemedikleri için eğitim almaları engellenmektedir" şeklinde konuştuğu, (Ek.110)
23) Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine 2005 yılı Mayıs ayında Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinden:
Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay’ın; "Türban yasağı savunmasına katılamayız. Türban bireysel, inanç özgürlüğüne girer. Giyim kuşam özgürlüğü var. Hükümetin türban yasağını savunması Anayasa'ya aykırıdır. Anayasa'daki din ve vicdan hürriyeti ne olacak? Bu işi "mecburiyetten yaptık" anlayışı olmaz. İktidara bireysel özgürlükleri genişletmek için geldik. Bu unutulmamalı…”,
Adıyaman Milletvekili Ahmet Faruk Ünsal’ın; “Eğer hükümet türban yasağını savunduysa bunun demokratik gerekçeye sığınarak yapılmasını doğru bulmam. Biz demokratiksek, o zaman Avrupa ülkeleri teokratiktir. Hükümet keşke farklı savunma yapsaydı. Avrupa'da bazı liselerde yasak var, üniversitede yok. Keşke hükümet, "Bizde alternatif eğitim kurumları yok" deseydi.”,
Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın: “Türban yasağı insan haklarına aykırıdır. Türban yasağı savunulamaz”,
Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın: “Türban yasağı gibi kısıtlamalar olmamalı. Hükümetin verdiği savunma siyasidir. Birtakım güçlerin etkisi altında kalarak verilen bir savunmadır. Asıl düşünceleri benim gibidir. Gizli güçlerin etkisi altında bu karar, verilmiştir. Başbakanın eşi başörtülü, kızları başörtüsü yüzünden yurtdışında okuyor, Dışişleri Bakanı'nın eşi okuyamadı. Yasağı savunmaları mümkün mü? Yürekleri sızlaya sızlaya savunmayı veriyorlar”,
Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan’ın: “Hükümet olabilirsiniz, ancak şimdi olduğu gibi bazı konularda irade ortaya koyamayabilirsiniz. İçeride anayasal kurumların yarattığı bir "de facto" durum var...,”
şeklinde beyanda bulundukları, (Ek.111)
24) Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın 2005 yılı Kasım ayında, TBMM’de yaptığı açıklamada üniversitelerin yanı sıra kamu kurumlarında da çalışanlara türban serbestliği getirilmesi gerektiğini ileri sürerek; ''Her yerde, yapılan işe zarar verilmediği sürece kıyafet sınırlaması olmamalıdır. İsteyen başörtüsüyle isteyen başı açık, isteyen mini etek, isteyen maksi etek ile çalışabilmelidir'' dediği, (Ek.112)
25) Adalet ve Kalkınma Partisi Kocaeli Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün’ün divan başkanlığı yaptığı Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’ndaki Adalet ve Kalkınma Partisi Adana Gençlik Kolları 2. Danışma Meclisi’nde, toplantıya katılan partili gençlerin boyunlarında parti amblemi bulunan turuncu renkli atkıların kendine Ukrayna’da yaşanan ‘Turuncu devrimi’ hatırlattığını belirten Adalet ve Kalkınma Partisi Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan’ın “Gençler devrim istiyor. Ben de bir romantik devrimci olarak elbette devrimden yanayım. Ama devrimin turuncusu olmaz. Ara renk olmaz devrimde. Devrim ya kırmızıdır, ya da yeşildir. Ben yeşilden yanayım”…“Bu devrimci ateşinizin asla sönmemesini diliyorum. Yaş 30’u geçtikten sonra ana kademeye geçince, devrimci ruhunuzun asla sönmemesini diliyorum. O ateş, her ne kadar cürümü kadar yeri yaksa da sizi mezara kadar götürecek bir ateştir. Ben yüreğinizdeki o ateşin mezara kadar devam etmesini diliyorum.” diye söylediği,
Konuşmasının ardından DHA muhabirinin “Yeşil devrimden kastınız nedir?” sorusuna Abdullah Çalışkan’ın; “Gençlere yönelik duygulu bir konuşma yapmak istedim. Asıl olan ülkedeki mevcut gidişattır. Çünkü bugüne kadar ülkemizde bir takım yönetimler olmuş, bir takım iktidarlar gelmiş, ama köklü değişimler bir türlü gerçekleşmemiştir. Önemli olan burada toplumun talep ettiği köklü değişimlerdir. Siz onun adına ister devrim deyin, ister fetih deyin. Bir şekilde bu köklü değişimlerin yapılması lazım. Ben köklü değişimlerden yanayım, benim kastettiğim şey budur. Devrimlerin esası şudur, ara devrim olmaz. Bir şekilde ‘turuncu devrim’, ‘pembe devrim’, ‘sarı devrim’ gibi devrimler olmaz. Devrimlerin rengi ya ‘yeşildir’, ya da ‘kırmızıdır’ Kastettiğim köklü değişimlerdir. Devrimin darbe gibi farklı şekilde anlaşılması zaten mümkün değildir. Yeşil devrim zaten halkın anlayacağı bir dildir. Ben renklerle ifade ettim, renklerin dilini kullandım, anlaşılmıştır.” yanıtını verdiği, (Ek.113)
26) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün’ün , Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Merkezi'nde 2005 yılı Nisan ayında düzenlediği basın toplantısında; türban konusunda geleceğe dönük uyarılarda bulunarak ''Dindar bir kimlik ve görünümle modern hayata aktif şekilde katılmak isteyen bireylerin mağdur edildiğini'' …. Laikliğin sulandırılması da katılaştırılması da onu çağdaşlıktan, bilimsellikten ve rasyonellikten uzaklaştırmaktır. Çağdaş, bilimsel ve rasyonel laikliğin hem devlet hem de dinler ve dindarlar için sağlam bir güvence, demokrasinin ve sosyal barışın güçlenmesinde en etkili faktör olduğuna inancımız tamdır.'' dediği, (Ek.114)
27) Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman İl Başkanlığı’na 2005 yılı Aralık ayında yaptığı ziyarette basın mensuplarının sorularını cevaplandıran Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’nin; "Adalet ve Kalkınma Partisi olarak başörtüsüyle ilgili toplumsal mutabakat aradığımızı söylemiştik. Biz vatandaşlarımıza bu sorunu belli bir zaman içerisinde çözeceğiz sözünü vermedik. Fakat başörtüsünün bir sorun olduğunu ve başörtülü kızlarımızın üniversitede eğitim görememelerinin ciddi bir sorun olduğunu dile getirdik. Fakat bir mutabakat içersinde çözüleceğini söyledik. Bu konuda da epeyce mesafe alındığını düşünüyorum. Başörtüsü sorununun çözümü için belirli bir süre veremeyiz. Başörtüsünün insan hakları ihlali olduğu ortadadır. Başörtülü bir kızımızın eğitim görmemesi bizi de üzüyor, kamuoyunu da üzüyor. Kamuoyu araştırmalarında kızlarımızın başörtüsüyle eğitim görmesini isteyenlerin oranı yüzde 70-75’dir. Partimiz bu halkın tercihlerini göz önünde bulunduruyor. Bu sorunun çözülmesi için toplumun her kesimi muhataptır. Mutabakatın sağlanması olayı sosyal bir süreçtir. Kurumlar arasında mutabakat olmadığı için, başörtüsü sorun olmaya devam ediyor. Bu anlamda toplumsal mutabakat sağlanacaktır. Kurumlar arasında böyle bir mutabakat sağlanmadığı için sorun gündemde kalmaya devam ediyor” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.115)
28) Adalet ve Kalkınma Partisi MKYK Üyesi ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın, 2005 yılı Aralık ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; “Başörtüsü kullananların kullanma hakkına saygı duyuyorum. Aynı şekilde ben başörtüsünü savunduğum kadar mini eteği de savunuyorum. Çünkü ikisi de ifade özgürlüğünün gereğidir. İnsanlar ülkede istedikleri gibi yaşayabilmelidir, diye düşünüyorum… Leyla Şahin davasında karar verenler bu acıyı yaşayanlar değil, onların ülkesinde böyle bir sorun yok. Benim üniversiteye gidemeyen kardeşlerim, bacılarım arkadaşlarım var… Bu tamamen bir insan hakları ayıbıdır benim açımdan” dediği, (Ek.116)
29) AKP Tokat Milletvekili Resul Tosun’un, İmam Hatip Liseleri Mezunları Derneğince 2005 yılı Mayıs ayında düzenlenen toplantıda AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; ''...Temyiz duruşmasında hükümet adına verilen savunmanın, milli iradeyi kesinlikle temsil etmediğini…” söylemiş, 3 Kasımdan sonra oluşan TBMM’de insan hakları konusunda hassas davrandıklarını, ideolojik bir tavır içine girmediklerini belirterek, Hükümetimizin de, Meclis grubumuzun da hassasiyete sahip olduğunun altını önemle çizmek istiyorum, (…) Siz Başbakanın eşini bir toplantıya götürememesinden, her gün yaşadığı bu sıkıntıdan bu meseleleri dert edinmediğini mi sanıyorsunuz…” demiş, salondan gelen tepkiler üzerine “…Bizim yanlış yaptığımız yerde sizin ikazınız, eleştirileriniz bize güç verir. Bu ikazların hükümetimize etki edeceğine inanıyorum. Hatırlat. Hatırlatmakta fayda var. Bazen susarak, bazen baldıran zehiri içerek bu sorunu çözmeyi hedeflemeliyiz…” ifadesini kullandığı, (Ek.117)
30) Tokat Milletvekili Resul Tosun’un, 2005 yılı Mayıs ayında, parti grup toplantısında AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; Türban konusunda hükümetin kredisinin bitmediğini, sorun çözülmediği takdirde seçim sonuçlarına yansıyacağını belirterek; “O nedenle bir an önce halka gidilmesi ve referanduma sunulmasını savunuyorum' dediği, Referandum için Meclis'te gerekli çoğunlukları bulunduğunu hatırlatan Tosun’un, sözlerini 'Oligarşik kurumların direnci, toplumsal taleple kırılacaktır. Rusya bile ayakta duramadı. Ezici bir çoğunlukla halk bu yasakları kaldıracaktır. Eğer halk bizim savunduğumuzu yerinde görmezse, bunu halka doğru anlatamamışız derim. Bunu halka anlatmaya çalışırız. Hak bildiğimiz bir şeyden vazgeçecek değiliz” şeklinde devam ettiği, (Ek.118)
31) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın, AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; "Biz parlamenter demokratik bir cumhuriyetiz. Parlamenter demokrasilerde erkler ayrılığı vardır, yasama, yürütme ve yargı. Parlamenter rejimlerde kuralı koyan yasama organıdır. Bunun dışında yargının görevi önüne getirilen somut olayla ilgili hüküm vermektir. Kural koyması söz konusu değildir. Dolayısıyla AİHM’in veya başka bir mahkemenin türbanla ilgili veya benzeri konularla ilgili kural koymuş olduğu iddiaları hukuki temelden yoksundur. Karar konusu o kararın öznesi kimse onunla alakalıdır. Kimdir öznesi? Sayın Leyla Şahin. AİHM, Leyla Şahin ile ilgili işlemi hukuka aykırı bulunmamıştır. Karar bundan ibarettir.".. "O olay için bağlayıcıdır" "Düzenleyici işlemler farklı, yargısal işlemler farklıdır, düzenleyici işlemleri yasama organı koyar. Bizim Anayasamızda açıktır. Anayasa Mahkemesi düzenleyici işlem niteliğinde karar alamaz diye. Bu işlemde idare haklıdır, haksızdır, mahkeme bunu tespit eder. Somut olayın tarafları için sadece bağlayıcıdır. İddia edildiği gibi bu konu tamamen bitmiştir, burada kural konamaz. Hele hele bize hukuk dersi de vermiş hocaların bu anlama gelecek hocalarımızın beyanlarını ben hayretle karşıladım. Artık kural konamaz demek Türkiye’nin geleceğini veya bir ulusun geleceğini 16 yargıçtan oluşan bir ekibe havale etmek anlamına gelir. Geleceğe ipotek koymak anlamına gelir. Böyle bir şeyin demokrasilerde kabulü mümkün değil. Demokratik kurallarla bağdaşır olması da düşünülemez." diye konuştuğu, (Ek.119)
32) TBMM Başkan Vekili ve Adalet ve Kalkınma Partisi Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un Adalet ve Kalkınma Partisi İl Başkanlığı tarafından 2005 yılı Temmuz ayında düzenlenen basın toplantısında YÖK’ün meslek liseleri mezunlarına uygulanacak ÖSS katsayısının düşürülmesine ilişkin kararıyla ilgili bir soruya “Adalet ve Kalkınma Partisi seçimlerde yüzde 35 oranında oy alarak iktidar oldu. Partimiz milli iradenin temsilcisidir. Milli iradenin yargıya da yansıması gerekir. Kurum ve kuruluşlar milli iradenin bir parçasıdır.” şeklinde yanıt verdiği, (Ek.120)
33) 2005 yılı Nisan ayında ‘Başörtüsüne Özgürlük Diyarbakır Girişimi’ne mensup 20 kişi, Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır İl Başkanlığına giderek destek talebinde bulunmuş, Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır İl Başkanı (Halen AKP Diyarbakır Milletvekili) Abdurrahman Kurt’un; “Türkiye’de toplumun yüzde 75-80 civarında ittifak ettiği bir konuda, aynı şekilde mağduru olduğumuz bir konuda halkın iradesini topluma yansıtmakta ne kadar zorlandığımızı ve bunun ne denli acılara sebep olduğunu başörtüsü olayı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.(…)Halkın ekseri çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede dinin gereği olan bir hali yaşama talebinde olan insanlarımız mağdur edilmeye devam edilmektedir. Biz hükümet partisi olarak bunun acısını çok açık bir şekilde hissetmekle beraber halkın iradesinin topluma yansıtılmasındaki zorlukları ciddi şekilde hissetmekteyiz. Allah’ın onlara hak olarak verdiği özellikleri, tavsiyeleri, yönlendirmeleri yaşamayı talep eden insanların önüne hangi gerekçeler sunulabilir diye düşünüyorum. Ve şahsen benim söyleyeceğim bir gerekçem yok. Söyleyecek bir savunmam yok. Şunu söylüyorum: Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun, ama inşallah ve inanıyorum ki bu süreç bütün mağdur kardeşlerimizin onurlu tavırları ve direnişiyle hayra vesile olacak vebir sonuç getirecektir…) biçiminde beyanda bulunduğu, (Ek.121)
34) Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak;
Adalet ve Kalkınma Partisi Çorum Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Muzaffer Külcü’nün, “Bu çok önceden planlanmış, tek tip toplum oluşturma projesinin bir tezahürüdür” …“Bu karar tek kelime ile ‘ayıp’ olarak özetlenebilir” …“Zaten Danıştay, kendi kafasında kurguladığı bazı gerekçeler üzerinden karar alıyor. Danıştay kararlarında Anayasa, yasa, evrensel hukuk ilkelerinin gereklerini görmek çok zordur”,
Adalet ve Kalkınma Partisi Sivas Milletvekili Selami Uzun’un; Danıştay'ın verdiği bu karara “ancak dehşet denebilir” şeklindeki sözleri ile tepki göstererek “Bu kararı verenler önce dünyaya baksınlar. Dünya istikrar ararken Türkiye yargının eliyle kaosa sürükleniyor”
Adalet ve Kalkınma Partisi Kilis Milletvekili Hasan Kara’nın; “Danıştay başörtüsü konusundaki yorumu çok genişletiyor. Bu karar artık kamusal alan olayını da geçti. Bunu sokaklara yaymak istiyorlar. Böyle bir karar toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde sıkıntıya yol açar. Peygamberimize yapılan hareket tüm dünya Müslümanlarında tepki oluştururken kendi içimizde birlik olamamak çok acı”,
şeklinde beyanda bulundukları, (Ek.122)
35) 2007 yılı Aralık ayında gazetecilerle sabah kahvaltısında bir araya gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar Göksel’in; "Bunu biz ilk günden beri söylüyoruz. Buna bir sorun da denmez. Özellikle eğitimde kızlarımız için bir engel. Bu engelin kaldırılması da ancak bir toplumsal mutabakatla sağlanabilir. Bu herkesin sorunu olmalı. Herkes bunun kaygısını taşımalı. Taşıyabildiği ölçüde de toplumsal bir mutabakatla bu soruna bir çözüm getirilmeli"…"Somut bir şeyimiz yok. Ama anayasa olabilir, ama yönetmelikler olabilir. Ama insanlar bu konuda bilinç oluşturur, öyle de olabilir. Bütün partiler bir araya gelip bu konuda bir çalışma yapabilir. Bunların her biri bir alternatiftir, bir şıktır. Şekli buralardan herhangi biri de olabilir, hepsi de olabilir. Ama biz temel olarak özellikle eğitimde her türlü yasağın kalkmasından yanayız"…diye söylediği,
"Eğitim derken ilköğretimi mi, ortaöğretimi mi, yükseköğretimi mi kastediyorsunuz" sorusunu "Tabii öncelikle yükseköğretim" şeklinde yanıtladığı, yeni anayasa taslağında bu konuda nasıl bir düzenleme olacağı yönündeki soru üzerine ise, "yükseköğretim kurumlarında eğitim hakkı herhangi bir şekilde kısıtlanamaz gibi bir ifade olabileceğini, başka seçenekler üzerinde de durulduğunu” söylediği, (Ek.123)
36) AKP İstanbul İl Kadın Kollarınca Muammer Karaca Tiyatrosu'nda 2007 yılı Aralık ayında düzenlenen "5. Pera Buluşması"nda, "Türk Kadınının Seçme ve Seçilme Hakkının 73. Yılı" dolayısıyla "Yerel Siyaset" konulu panelde konuşan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Burhan Kuzu’nun, "Başörtülü kadınların siyaset yapma engeli kalkar diyemem ama başörtülü kızların üniversitede okumalarının önündeki engelin kalkması için yeni anayasada açık düzenleme olacak" şeklinde beyanda bulunduğu, başörtülü bir öğrencinin ödül almasının engellenmesi olayını da "insanlık ayıbı" olarak nitelendirdiği, (Ek.124)
37) Show TV’ de yayınlanan 17.01.2008 tarihli " Siyaset Meydanı" isimli programda AKP'nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak hukuk öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzu’nun, "Acele etmeyin ona da sıra gelecek " diye yanıtladığı, (Ek.125)
38) AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın 2007 yılı Kasım ayında Anayasa taslağı üzerindeki çalışmalarda sona yaklaştıklarını söylediği ve "Başörtüsü inanç özgürlüğünün kullanılması nedeniyle bir insanın hakkı. Başörtüsüyle ilgili yasalarda, Anayasa da dahil olmak üzere herhangi bir yasaklama yok. O zaman Türkiye'de eksik olan başka bir şey var. Türkiye'de sistemin tam demokratikleşmediği, tam bir hukuk devleti oluşmadığı ve kişi özgürlüklerine karşı büyük bir saygının oluşmadığı sonucu ortaya çıkıyor. Tartışma başörtüsüyle ilgili değildir, problem de başörtüsü değildir. Aslında birileri genç kızlarımızın, kadınlarımızın başında olan örtüyü aldılar, kendi yüzlerine örttüler. Aslında tartışma konusu olan şey, egemenliğin kime ait olduğu ve bu egemenliğin kimin eliyle kullanılacağı tartışmasıdır. Cevaplanması gereken iki soru var. Cumhuriyetçi misin, demokrat mısın? Kavga bunun üstünedir." dediği,
2008 Yılı Şubat ayında yaptığı bir konuşmada ise; Üniversitelerde uygulanan türban yasağının Anayasa ihlali olduğunu ileri sürerek, “ Çünkü beğensek de, beğenmesek de 1982 Anayasası yürürlüktedir. Herkes bu Anayasaya uymak mecburiyetinden. 13’cü maddesi açık ve seçiktir. Özgürlükler yasa ile sınırlandırılabilir. Hiçbir makam, hiçbir organın emri ile, karıyla sınırlandırılamaz. Bunun aksini yapan Anayasayı ihlal eder. Bunu uygulayan her kişi de kanunsuz emri uygulamış olur. Kanunsuz emri uygulamak, emir verilmiş olsa dahi uygulayanı cezadan kurtarmaz.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.126)
39) TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve AKP’li Prof. Dr. Mehmet Zafer Üskül’ün, seçim bölgesi Mersin’de 2007 yılı Kasım ayında yaptığı açıklamada; türbanlı öğrencilerin de üniversiteye girmesi gerektiğini, başkalarının da haklarının bulunmasından ötürü insan haklarının sınırsız olmadığını, insan haklarının, olması gerekenin dışında sınırlandırılmaması gerektiğini belirterek, “aynı zamanda kamusal düzenin oluşturulması insan haklarının sınırlandırılmasını beraberinde getirir. Anayasalar da bu sınırlamanın nasıl yapılabileceğini öngörürken sınırlamaya da bir sınır getirir. Mesela hakkın özüne dokunmamak, ölçülü olmak ve demokratik haklara karışmamak gibi zorunluluklar vardır”… “Ancak türbanlı öğrencilerimiz şu anda bu haklarını üniversitelerimizde kullanamıyor. Ama bu doğru mudur? Getirilen bu sınırlamalar bana göre doğru değildir. Sonuç olarak öğrenci yurttaştır ve hizmet alandır. Bir öğrenci tapu dairesindeki işini yapabiliyor, suç işlerse karakola götürülebiliyor ve mahkemeye çıkarılabiliyor. Buralar da devletin kurumları. Ama devletin üniversitelerine alınmıyor. Burada bir çelişki var, bunun ortadan kaldırılması gerekir. Ama hukuken üniversitelerimiz başka bir şey yapamaz. Çünkü Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararı var. Dolayısıyla bu sorunu başka bir biçimde çözmeye çalışmak gerekiyor….” şeklinde konuştuğu, (Ek.127)
40) AKP Kütahya Milletvekili Hüseyin Tuğcu’nun, 2008 yılı Ocak ayında "Cemevleri resmi statüde camiler gibi birer ibadethane olamaz. Bu durum, Müslüman Türk toplumunun ayrışmasında ve birbirlerine karşı bakış açılarının sertleşmesinde etkin rol oynayabilir", ne Osmanlı ne de Cumhuriyet döneminde cemevi kavramının olduğunu, Alevi-Bektaşi Türk kültüründe toplantı mekânı olarak geçmişte 'dedeevi' tabiri kullanılırken günümüzde cemevi kavramı ön plana çıkmıştır, ... Nakşi, Rufai, Kadiri, Nurcular, Süleymancılar, Fethullahçılar gibi grupların toplantı yaptıkları özel mekânlar ile Alevi-Bektaşi toplumunun toplantı mekânları da özel mekânlardır" diye söylediği, bu kapsamda bir dönem zorunluluktan dolayı kaldırılan tekke ve zaviyelere ilişkin yasanın sosyal gereksinimler çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunan Tuğcu, "Zaten bu dini sosyal gruplar varlıklarını yıllardır sürdürüyorlar. Devleti millete, milleti devlete küstürmenin ne gereği ne de anlamı vardır" görüşünü dile getirdiği, (Ek.128)
41) Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisinin Türbanın Yükseköğretimde serbest bırakılmasına yönelik Anayasa ve yasa değişiklikleri önerilerini müzakereye başladıkları süreçte bazı AKP milletvekilleri ve partililer, konuya ilişkin görüşlerini açıkladıkları ve hatta serbestliğin sadece yükseköğretimle sınırlı kalmayacağını da içeren beyanlar verdikleri,
AKP Balıkesir Milletvekili Mehmet Cemal Öztaylan’ın Burhaniye AKP Kadın Kolları Kongresinde yaptığı konuşmada; “…Yasalara göre bize zulüm Cumhuriyet Yürüyüşleri yapacaksın, bizlere küfür edeceksin, Cumhuriyet Yürüyüşleri yapanlar ‘Cumhuriyet Çocuğu’ da biz ‘Patagonya Çocuğu muyuz?’(…) Ulan biz neyiz, ağaç kökü müyüz?(…) Birçok şeyin olduğu gibi AKP’nin de simgesi var…” şeklinde beyanda bulunduğu,
AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’nın Konya Gazeteciler Cemiyetini ziyareti sırasında; “…Üniversitelerde kılık kıyafet serbest olursa, kamu hizmetinde yasak devam eder mi? İnşallah hedefimiz kamu hizmetlerinde de, yani kamu hizmeti veren personellerde de böyle bir yasağın olmamasıdır. Bu utanç verici bir şey diye düşünüyorum ben. Ama bunun yeri 42 nci madde değil. Çünkü 42 nci madde eğitim hakkıyla ilgili madde olduğu için. Orada çalışma hakkını düzenleyemiyoruz. Zamanı gelince inşallah o çerçevede düzenlemelerde gündeme gelecektir….” dediği,
AKP’nin Kurucu ve halen Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi olup Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın danışmanlığı görevini yürüten Hasan Cüneyt Zapsu’nun, Dünya Ekonomik Forumu için gittiği İsviçre’nin Davos kentinde gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında “…Yok efendim şu kanun.. Bana ne kanundan? İnsan yapmış kanunu, değiştirirsin kanunu..” şeklinde konuştuğu, türbanın liseye, ilkokula ineceğine dair korkular olduğunu belirten Zapsu sözlerine devamla “…Kamuda da oldu diyelim. Sonunda ne olacak? Korkulan nedir? Şeriat… Türkiye’ye hiçbir şey olmaz. İsterse kamuda da olsun, bana ne? 700 sene Osmanlı şeriat ile idare edilmiştir. Türk halkı Yunus Emre ve Mevlana ile büyümüştür. ‘şeriat gelecek, Türkiye işte İran gibi olacak’ gibi şeyler… Bunlar tarih okumuyorlar..” biçiminde konuştuğu,
AKP Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin’in “….Bizim önceliğimiz eğitim hakkının verilmesidir.(…) Anayasada hizmet alan, hizmet veren diye bir düzenleme yaparsanız ihtiyaca cevap vermez. Kamuda çalışanların türban takması konusunu bugünden konuşmak yanlış olur. Bir gün gelir, kurumsal mutabakat sağlanır, ‘tüm yasakları kaldıralım’ noktasına gelinirse o gün kamuda çalışanların türban takması konuşulabilir.(…) Adım adım gitmek lazım…” şeklinde beyanda bulunduğu,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum İl Başkanlığı Danışma Meclisinin 3 şubat 2008 tarihli toplantısına katılan Erzurum Milletvekili Muzaffer Gülyurt’un öğretim üyelerinin cübbeleriyle yürüyüş yapmalarını eleştirerek, “Kutsal cübbeyi giyip başörtüsüne karşı yürüyenler gidip proje üretsinler. Birçok hoca akşama kadar oturup para hesabı yapıyor. Ondan sonra da ‘başörtülüleri okula almayız’ diyorlar. Bu böyle olmaz. Bu zulümdür,” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum Milletvekili Muhyettin Aksak’ın “Artık kimse haydi kızlar dışarı diyemeyecek. Önümüzdeki hafta bu ülkenin bütün gençleri okula rahatça gidebilecek. İnşallah bu beladan hep beraber kurtulacağız.” diye konuştuğu,
Yukarıdaki sözlerinden dolayı AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’nın ‘uyarı’ istemiyle Müşterek Disiplin Kurulu’na sevkedildiği, Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma ŞAHİN hakkında AKP Grup Yönetim Kurulunun bir işlem yapılmamasının kararlaştırdığı,(Ek.129)
42) Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu ve MKYK Üyesi olan İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde Konrad Adaneur Vakfı’nı davetlisi olarak gittiği Berlin’de bir gazetecinin türban konusundaki sorusu üzerine: “MHP Milletvekilleri Meclis kapısına kadar başörtüsü ile gelip, kapıda başını açıp giriyorlardı. Böyle çifte bir hayat yaşamanın kime ne faydası olabilir. Ben bunu insanlık adına çok daha utanç verici buluyorum. Kapıya kadar gelecek bir milletvekili ve kapının ağzında açacak ve çıkınca bağlayacak. Bu daha saçma. Ama insanları bunu yapmak durumunda bıraktık Türkiye’de”, dediği, gazetecinin, ‘Bu durumda siz Meclis çatısı altında başörtülü vekiller de bulunabilirler mi diyorsunuz?’ şeklindeki sorusunu ise “Mecliste görev yapan kimlerdir? Milletvekilleri, Kimin vekil, milletin vekili. O zaman millet neyse, vekil de o olmalıdır. Farklı olmamalı. Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık“ diye yanıtladığı, (Ek.130)
43) Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu üyesi ve Kütahya Milletvekili Hüseyin Tuğcu’nun 2007 yılı Eylül ayında bir gazetecinin, “Son dönemde, devletten iş alacak müteahhitlerin eşlerinin örtünmeye başladığı, hükümetin bu tür uygulamalarında da söz edilen iddialar var, bunlara ne diyorsunuz” şeklindeki sorusunu “Evet tabiî ki bunlar olabilir, insanın olduğu her yerde her şey mümkün… Elbette iş alacaksa kendine çeki düzen verecektir insan. Bu yönetimin durumuna göre şekillenecektir…” biçiminde yanıtladığı, (Ek.131)
44) 2008 yılı şubat ayı içersinde, AKP Trabzon milletvekili Cevdet Erdöl’ün “başörtülü olarak okula alınmayan kız çocuklarının önündeki engellerin kaldırılması da ‘ haydi kızlar okula’ kampanyasının bir tamamlayıcı ayağı olacaktır. Ebeveynler kız çocuklarını okula göndermede daha istekli davranacaklardır.” dediği, bu beyanıyla; ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki kız öğrencilere de türban serbestisi sağlanacağının işaretini verdiği, ( Ek.167 )
45) 2007 yılının Aralık ayında başlayıp 2008 yılının 14 Ocak’ında Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın İspanya’da yaptığı konuşmada türbanı dinsel ve siyasal bir simge olarak tanımlaması ve üniversitelerde türbana serbesti tanınacağını açıklaması ve bundan sonra yaşanan tartışmalar sürecinde 17.02.2008 tarihinde Kayseri’de AKP Gençlik Kolları İl Kongresinde bir konuşma yapan Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa Milletvekili Hüseyin TANRIVERDİ’nin, basında çıkan haberlere tepki göstererek “Tepkilerin dozunu öylesine yükselttiler ki, ağızlarından akan salyalarıyla ‘TBMM’de kaosa kalkan 411 el’ diye manşet attılar. Yazıklar olsun onlara. Bunlar kendi kişisel menfaat ve çıkarlarını düşündükleri için böylesi manşet attılar. Buradan ifade ediyorum, milletvekili arkadaşlarımla birlikte biz ellerimizi kaos için kaldırmadık. Türkiye’nin geleceği için kaldırdık ve bilesiniz ki sayın genel başkanımız başbakanımız ERDOĞAN ifade etti. Biz beyaz çarşaflarımızla meclise geldik. Onun için siz varın, ağzınızdan akan salyalarla manşetler oluşturun. Bunlar bizim için vız gelir, tırıs gider.” dediği, (Ek. 168)
46) AKP Grup Başkan vekili Sadullah ERGİN ile MHP Genel Sekreteri Cihan PAÇACI’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kanal 24’ün Ankara Masası programında gazeteci Şamil TAYYAR ile Taşkın KOÇ’un gündeme ilişkin sorularını yanıtlarken Sadullah ERGİN’in iki parti arasında gizli mutabakat imzalandığı ve mutabakatta çatlak olduğu yönündeki iddiaları yalanladığı,söz konusu mutabakatın başörtüsü yasağını kaldıran anayasanın 10. ve 42. maddeleri ile YÖK yasasının ek 17. maddesinin değişikliğine ilişkin metne atılan imzadan ibaret olduğunu söylediği, devamla “mutabakatın arkasındayız. Gizli hiçbir şeyimiz yok. Ek 17, anayasa değişiklikleri üzerine bina edilecek bir maddedir. Ne yapacağımız teknik bir konudur. Zamanlamasını beraber ayarlayacağız.” dediği, ( Ek. 169 )
47) AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın, Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin henüz Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp yürürlüğe girmesinden önce 20.02.2008 tarihinde basına verdiği demeçte “Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilerek Yükseköğretimde türbanın önünü açan düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde buna uymayan rektör dâhil tüm yöneticilerin cezalandırılması için TCK’ya bir madde eklenmesi gerektiğini” ifade ettiği, (Ek.170)
48) Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapan yasayı onaylaması ve bahse konu yasanın 22 Ocak 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesinden sonra, 2008 yılı şubat ayı içersinde TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan KUZU’nun; “Uygulamaya üniversite yönetimleri ve YÖK karar verecek. (…). Derlerse ki ‘Anayasa değişikliği yeterli’, uygulamayı hemen başlatabilirler. ‘Bekleyelim’ derlerse ek 17. maddenin çıkmasını da bekleyebilirler.” dediği,
AKP Grup Başkan Vekili Sadulah ERGİN’ in de aynı konu ile ilgili olarak; “Hukuk devletinde hukuka saygılı olmak lazım. Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun hareket etmesini umuyoruz. (…). YÖK Kanununun ek 17. maddesi konusunda MHP ile birlikte karar vereceğiz.” diye söylediği, (Ek.171)
49) YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN’ ın 24.02.2008 gün ve 225 sayı ile üniversite rektörlerine gönderdiği bir yazıda, üniversitelerde türban serbestîsini getirmeyi amaçlayan Anayasanın 10. ve 42. maddelerine göre uygulama yapılabilmesi için ayrıca kanuni düzenlemeye ihtiyaç olmadığını bildirdiği, bir örneği İçişleri Bakanlığı ve valiliklere de gönderilen yazıda Anayasa değişikliği yapan kanun teklifindeki genel gerekçede “Yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmişt

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (II. BÖLÜM)

18/3/2008 · Kategori: Dokumanlar

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI AKP İDDİANAMESİ (II. BÖLÜM)
 
9) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 22. Dönem 3. yasama yılını değerlendirmek üzere düzenlediği 07.07.2007 günlü basın toplantısında; “Yaşanan tartışmaların merkezinde başörtüsü, laiklik, YÖK, imam hatipler, Kuran kursları ve benzeri konulardır. Ancak tartışmanın ana merkezi bizce bu konular değildir. Tartışmanın ana merkezi özgürlüktür. Türkiye’nin sorunu özgürlüklerin sınırını kimin belirleyeceğidir. Sınırın Meclis tarafından belirlenmesini savunuyoruz. Bu, demokrasinin gereğidir. TBMM, halkın temsil edildiği tek yerdir. Bu yüzden de ülkenin kaderi için son sözü Meclis söyler. Ancak nedense bazı kurumlar ya da kişiler, bu gerçeği kabullenmek istemiyorlar. Halk bu Meclis’i, partilerin program ve projelerine bakarak seçmiştir. Ortaya çıkan aritmetik tablo ne olursa olsun, Meclis’in her tasarrufu halkın kararıdır ve herkesin buna saygı göstermesi gerekir. Dolayısıyla halka hesap verecek siyaset kurumunun, hiçbir siyasi sorumluluğu olmayan kurumlar tarafından iş yapamaz hale getirilmesi, bloke edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Daha da şaşırtıcı olan şey, ‘Meclis bu kanunu çıkaramaz, değiştiremez’, diyerek, halkın iradesine meydan okuyanların bile ortaya çıkmasıdır.” dediği (Ek.64)
10) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 01.06.2006 tarihinde CNNTürk televizyonunda katıldığı canlı yayında; 23 Nisan konuşmasındaki sadece laiklik konusunu birkaç kişinin tartıştığını ileri sürerek; ''Söylediğimiz tek şey şudur: Anayasanın 2. maddesinde demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin bu niteliklerine benim de kimsenin de bir itirazı yok. Anayasanın 3. maddesi, bu ilkenin değiştirilmesini ve kaldırılmasını yasaklıyor. Doğru olan da bu. Laiklik ilkesine 'evet' diyoruz ama burada konuştuğumuz konu, bu ilke nasıl yorumlanacak? Anayasada laiklik tarif edilmemiştir. Laiklik ilkesi söz konusudur. Başka hiçbir yasada laiklik ilkesi tarif edilmemiştir.'' şeklinde konuştuğu,(Ek.65)
11) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu ile 2006 yılı Mayıs ayında yaptığı mülakatta;
"Laiklik, Türkiye Cumhuriyet Devleti'nin niteliklerinden bir tanesidir. Hiçbir itirazımız yok. Bunu çıkaralım gibi bir düşüncemiz kesinlikle yok. Gerçek laikliğe bir itirazımız yok. Laiklik Türkiye'ye Batı'dan gelmiştir. Bugün Batı kültürünün kendi içinde yaşattığı laiklik duygusu ile Türkiye'de dayatılmak istenen laiklik arasında çok büyük farklar var. Geçirdiğimiz değişimler sonucunda artık liberalizm, özgürlükler, insanların kendilerini rahatlıkla ifade etmesi gibi bir noktaya geldik. Biz burada laikliği din ve vicdan özgürlüğü olarak anlayabiliriz."…"Yargıtay içtihatlarında 1985'e kadar katı laiklik anlayışı vardır. Bu tarihten sonra katı laiklikten ayrılmıştır. Bir içtihatta der ki: 'Laikliğe iman etmek mecburiyetinde değilsiniz.' Bugün 'dini ibadetler bile yasaklanabilir' anlayışını kabul etmiyorum. Bir bayanın başındaki örtüsünü sokakta bile giyemeyeceğini, taşıdığı kamusal görev sebebiyle yasaklayan bir anlayışın, dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığını düşünüyorum. Hem 'egemenlik milletindir' diyoruz, hem de millete biraz korkuyla, biraz endişeyle, biraz şüpheyle bakıyoruz. Geçmişten beri ceberrut bir zihniyet yani milleti 'güvenilmez, ne yapacağı belli olmaz, çok fazla imkan vermemek lazım' düşüncesiyle kabul ediyorsa tartışma oradan çıkıyor. Rejiminde, laikliğin de, demokrasinin de, cumhuriyetin de bir tek koruyucu vardır o da Türk milletidir. Hiç bir kurum ben korurum dememelidir."
"Benim konuşmama bütün kurumlar dururken, sadece YÖK'ten cevap geldiyse, ben şunu düşünürüm: Niçin sadece YÖK? Yani halk tabiriyle yarası olan gocunur; kendilerine atfettiğimi anladılar da onun için mi? Bunu düşünerek Sayın YÖK Başkanı Erdoğan Teziç bana cevap verdi. Teziç 'kuvvetler ayrımı vardır bütün yetki ve egemenlik Meclis'te değildir' diyor. Evet doğru. Ama sen bunların içinde yoksun! Sen yasamayı, yürütmeyi, yargıyı temsil etmiyorsun! Senin bana cevap vermek veya beni eleştirmek hakkın yok! Sen ne hakla kendini bu erklerden birisi olarak görüp bana cevap getiriyorsun?!.. Yüksek öğretim YÖK'e bırakılmayacak kadar önemlidir."
"Biz birbirimizin görev sahasına müdahale etmeyeceğiz. Anayasa Mahkemesi eski başkanı gözümüzün içine baka baka: 'Bizim kabul etmediğimiz bir konuda siz yasama yapamazsınız' dediğinde, ben gereğini söylemiştim. Eğer yürütme ve yargı kendi hukuklarını korumazsa, bazı kurumlar kendilerini çok güçlü görerek, bunlar üzerinde söz söylemeye devam ederse, büyük yıpranma olur. Ben Meclis Başkanlığım süresince Meclis'e sahip çıkmaya çalıştım."
"Ben kamusal alan derken, halkın özgürce paylaştığı alanlar olarak tarif ediyorum. Birisinin, burası kamusal alandır, diyerek, yasak levhası koyması bugüne kadar Avrupa'da kabul görmemiştir. Bazılarının anladığı gibiyse kamusal alan, orada yaşamak mümkün değildir. Ne belediye otobüsünde, ne hastanede, ne Tapu Kadastro'da ne belediye binası içinde, ne Meclis'te, ne Çankaya Köşkü'nde, ne şurada ne burada... Kamusal alanı devletin hizmet verdiği alanlar olarak sınırlamaya sokamazsınız. Burada insan, halk önemlidir. Toplumda yaşayan insanların, eşit olarak paylaştıkları özgürlüklerden eşit olarak istifade ettikleri alan olarak anlamak lazım. Devlet bunun koruyucusudur, sınırlayıcısı değildir."
"Tartışmalar yanlış yerlere çekildi, çünkü tam demokrasi isteğine verecekleri bir cevap yoktur. Azınlık antireformcu bir grup tarafından Türkiye'nin küresel güç olması engelleniyor. Bunlar güçlerini Türkiye'nin daha özgür ve demokrasiye sahip olmasına engel olmak için kullanıyorlar. Çünkü, tam demokrasi olsa bu azınlık antireformcular güçlerini kaybederler. Demokrasi elitlerin rejimi değildir. Demokrasi, azınlık bir grubun rejimi değildir. Demokrasi zenginlerin rejimi değildir. Demokrasi, fakirler, mağdurlar, mazlumlar ve sokakta yaşayan herkes için vardır. Hiçbir ayrım yapmadan her birey için vardır demokrasi. Bu hakkı kullanmaya kimse engel olamaz."
"Bu kızlar Türkiye'de okuyamaz Suudi Arabistan'a gitsinler, demek hem bizim için hem kızlarımızın için aşağılayıcı bir kelimedir. Niçin Arabistan'a gitsinler? Başı örtülü olanlar sadece Arabistan'da mı tahsillerini görüyor? Dünyadan habersiz. Avusturya'dan Güney Kore'ye, Avustralya'dan ABD'ye kadar bütün ülkelerdeki üniversitelerin hepsinde çocuklar başörtülü okuyabiliyor. Niçin o ülkeleri örnek vermiyorsunuz, Suudi Arabistan'a gidin diyorsunuz? Bunun içerisinde bir aşağılama seziyorum. Bu söz bence bir aşağılamadır.." dediği, (Ek.66)
12) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın 2003 yılı Eylül ayında, Türkiye Demokrasi Vakfı'nca Armada Otel'de düzenlenen toplantıda 'Meclis ve Demokrasi' konulu yaptığı konuşmada “Siz ifade özgürlüğüne tam sahip değilseniz, kapatılmamak için, önünüze engeller çıkmaması, iktidara giderken bir takoza ayağınız takılıp da düşmemek için yalan söylemeye, samimiyetsiz davranmaya, takiyye yapmaya mecbursunuz.” diye söylediği, (Ek.67)
13) TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın 2007 yılı Nisan ayında Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği tarafından TBMM’ne verilen “Demokrasi Ödül Töreni”nde yaptığı konuşmada; “….1950 yılında 12 Nisan'ında Mareşal Fevzi Çakmak vefat ettiğinde O'na görkemli bir dini tören yapılması tartışması çıkmıştı. Tartışmaların bir kısmı sanırım yine laikliğe aykırı olacağı gerekçesiyle yapılmıştı. Ancak sonunda halkın büyük sevgi beslediği Mareşal için Beyazıt Camiinde büyük bir katılımla cenaze namazı kılındı ve sonra da defnedildi. O tartışmaların içinde 23 yaşında bir genç öğrenci lideri daha vardı: Turgut Özal. Tarihin cilvesine bakın ki, rahmetli Özal'ın cenazesi de aynı tartışmalara sahne oldu. Ancak yine aynı görkemli kalabalık Fatih Camiinden O'nu hakkın rahmetine uğurladı. O zaman sadece sevenleri değil, O'nu desteklemeyenler de o cenazeye katıldı ve tekbirlerle 8. Cumhurbaşkanımız Edirnekapı'da defnedildi. O cenazede küçük kartona elle yazılmış pankart taşınmıştı. Halkın arasından biriydi kuşkusuz. Tekbirler eşliğinde taşınan cenazenin arkasından tutuluyordu. Şöyle yazıyordu o kartonda: "Sivil, dindar, demokrat Cumhurbaşkanı" Bu Özal'ın kendisiydi. Bu milletin özlediği Cumhurbaşkanının tanımıydı. Baylar, Bayanlar son elli yılda yaşanan tartışmaların nedeni işte bu kartona yazılmış bu tanımdır. Sivil, dindar ve demokrat Cumhurbaşkanı taraftarları ile onun tam tersi tanımların tartışması son elli yıldır hiç bitmedi. Bugün de tartışmanın adı budur. Meclisimizin sivil, dindar, demokrat bir Cumhurbaşkanı seçecek olmasına yine itiraz ediliyor. Menderes'in Başbakanlığına, Özal'ın Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığına yapılan itirazların altında hep bu kimlik tanımı vardır. Bu tanım kim ne derse desin, Türk milletinin kendi öz Cumhurbaşkanı tanımıdır. Rahmeti Özal dindar olduğu için hakkında söylenmedik şey bırakılmadı. "Takunyalı" gibi seviyesiz sıfatlar Özal'a ve onun çalışma arkadaşlarına o dönemde takıldı. Cuma namazına gitmesi, bayram namazına gitmesi, Hacca gitmesi hep eleştirildi. Sivil olması, dindar olması, demokrat olması nasıl sorun çıkartabilirdi bu ülke için?...” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.68)
14) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 13.11.2005 tarihinde TBMM Sabit Osman Avcı Eğitim Tesisi'nde basınla düzenlediği sohbet toplantısında ''Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Leyla Şahin hakkındaki kararının hukuki anlamda Türkiye için bağlayıcı olmadığını, yasaklılığı savunmadığını, bu yasakların kaldırılması halinde de kendisinin herhangi bir kısıtlayıcı madde getirmeyeceğini düşündüğünü'' kaydetmiştir. ''AİHM bir mahkemedir ve verdiği karar da bir yargı kararıdır. Bunun üzerinde söz söylerken, hukuki, objektif ve adil olmak mecburiyetindeyiz. Duygularımızı işin içine sokarsak bir tartışmayı devam ettirmiş oluruz. Türkiye'de maalesef pek çok konu tartışma yerine kavgaya dönüştüğü için; tartışma, fikirlerini rahatlıkla ortaya koyma yerine, birbirlerinin düşüncelerine karşı hasmane mücadele edildiği için, çoğu zaman da ne olduğunun farkına varmıyoruz. Bu mahkeme kararlarına karşı bir şey söylerken, 'mahkeme kararı yüzde yüz doğrudur, buna katılıyoruz' deme konusunda biraz ihtiyatlı olmak mecburiyetindeyiz. Çünkü bu mahkemenin bugüne kadar ki pek çok kararına karşı çıktık. Bu kararları hukuki olmaktan çok, siyasi olmakta nitelendirdik. AİHM'in birçok konuda verdiği kararı eleştirirken, sadece bu konuda verdiği kararı alkışlamanın bir çifte standart olacağını söyleyenler, doğrusu çok da haksız sayılmazlar.''…''Dolayısıyla AİHM'in bu kararının hukuki anlamda Türkiye için bağlayıcı olmadığını, yasaklılığı savunmadığını, bu yasakların kaldırılması halinde de kendisinin herhangi bir kısıtlayıcı madde getirmeyeceğini düşünüyorum. Bu karar sebebiyle Avrupa ya da ABD'de de yüksek öğretimde, yani üniversitelerinde başörtüsünün yasaklanmayacağını düşünüyorum. Laiklik tartışmaları eskiden beri devam eder, zaman içerisinde laiklik de gelişir. Ama bugün bütün dünyada görebildiğimiz kadarıyla, din ve vicdan özgürlüğünün genel anlamda kabul edilmesi halinde, Türkiye'de bu sebeple laikliğin ihlal edildiğini söylemek de mümkün değildir.”… ''Bu kararı yanlış bulduğumu ifade ediyorum. AİHM büyük bir yanlış yapmıştır''… ''Buradan söylüyor ve iddia ediyorum. Hukukçulardan rica ediyorum; Bu konunun cevabı eğer bir soru ise 'evet doğrudur, hayır yanlıştır...' ikisinden biri. Doğruysa sözümün arkasına dikkat etsinler, yanlışsa biri bana desin ki hayır 3. bir kanun daha var ki o kılık kıyafeti tanzim ediyor, yasaklıyor veya serbest bırakıyor. Böyle bir hukuk normunu Anayasa içinde ya da kanun olarak bulmak mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi, kendisine yapılan başvurular sonucunda, Anayasa'nın 2, 3, ve 4. maddelerine atıf yaparak, 'çağdaş giysinin böyle olamayacağı konusunda' bir hüküm getirmiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa'da ve yasalarda açıkça ortaya konulmamış bir hüküm konusunda, yorum yapmak suretiyle bir karar vermiştir. Oysa Anayasa ve hukuk normları, mahkemeler tarafından uygulanacak normlardır.(…) Bugün Leyla Şahin davası nedeniyle tartıştığımız konu üniversitelerde başörtüsüyle tahsillerine devam edip edemeyecekleri konusudur. Ve benim bu konudaki argümanın Avrupa'da ABD'de pek çok ülkede de başörtüsüyle üniversiteye devam edilebildiği, yasaklamanın ilköğretim okulları ve kamu görevlileriyle sınırlı olduğudur. Hukukçuların meseleye bu açıdan da bakmasını istiyorum. 70 milyon insanı huzursuz eden yasakların hangi anlamda konulduğunu hangi anlamda kaldırıldığını bu açıdan düşünmeleri gerektiği için bunları söylüyorum. "Dünyanın her yerinde inandığı mesele için doğru haklı yolda mücadele edenler sonunda bu özgürlüklerine kavuşurlar. Yapacağınız tek şey demokrasi ve hukuk içinde kalmaktır. Devletimizi, toplumumuzu çiğnemeden 'benim bu hakkım var' diyebilmeliyiz" …"Stilistler olsa da 5 tane baş örtme modeli belirlese 'bu siyasi simge değildir' dese, TSE olmasa da Yüksek Öğretim Kurumu yapsa iyi bir iş yapmış olur. Bu insanların hiçbiri devlete, Cumhuriyete, Atatürk'e karşı değil."…”Türkiye'de eğitim birliği olduğunu anımsatan Arınç; "Farklı grupların okulları olsaydı, bunun yanında laik okullar olsaydı, ikili yapıyı anlamak mümkündü. İnsanların tercih hakkı olurdu.” biçiminde konuştuğu, (Ek.69)
15) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 15.11.2005 tarihinde Romanya'ya hareketinden önce Esenboğa Havalimanı'nda düzenlediği basın toplantısında AİHM'in türban kararıyla ilgili tartışmalara ilişkin olarak, ''Herkesi bu konuda dürüst olmaya çağırıyorum''… ''Türban konusunda, 'bu iş bitmiştir' demekle iş bitmiyor. Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması lazım. Herkesin beyaz sayfa açarak olayda doğrudan taraf olmayı bir kenara bırakıp toplumun, insanlarımızın huzuru için milletimizin kardeşliğinin, beraberliğinin pekişmesi için bir çözüm bulmaya mecburuz. Ben size soruyorum; türbana 'siyasi simge' diyorsunuz, türban da örtünme biçimlerinden birisidir. Böyle bir kabul varsa, Anayasa Mahkemesi kararlarına bu girmişse ve devletin tüm kurumları bu konuda bir hassasiyet gösteriyorsa peki eyvallah. Türban olmasın da ne olsun ben bunu soruyorum. Benim bu soruma kaçamak cevap vermeyin lütfen. Benim bu sorumu yanlış, gülünç, tartışılabilir bulabilirsiniz. O zaman da lütfen sizin düşünceniz ne, siz bu konuda bir uzlaşma meydana getirebilmek için ne öneriyorsunuz? Şimdi Türkiye'de bir kesim diyebilir ki, 'başını örtmek kesinlikle yasaktır ve mümkün değildir. Bunu anlamak mümkün. Katılmazsınız ama bu bir tavırdır. Denir ki şu veya bu şekilde başını örtmek kesinlikle yasaktır. Bunun tartışması olmaz. Yani 'yasaktır' denmişse bunun azı mı, çoğu mu nasıl olacağı konusunda kimsenin tartışmaya girmesi düşünülemez.'' …''Bu kızların, bu bayanların üniversitede örttükleri şeye türban denir ve türban bizim geleneksel baş örtülerinden birisi değildir. Bir inancın gereği değildir. 'Bu bir siyasi simgedir'. Buradan şunu anlayabiliriz, türban takmamak suretiyle baş örtülebilecekse bu serbesttir. Bilmem yanlış mı anlıyorum? Bu konuda dürüst ve samimi davranan çevreler, Türkiye'de böyle bir çıkar yol bulmaya çalışıyorlarsa, mesela bazı toplumlarda türban şeklinde değil de 'geleneksel başörtüsü' denen şekilde yok aşağıdan bağlayarak, kelebek yaparak, önden biraz açarak, arkadan biraz fazla bırakarak, bu tip birbaş örtmenin siyasi simge sayılamayacağı ve serbest olacağı konusunda bir duyarlılık varsa ben teklifte bulunuyorum; diyorum ki, türban değil, siyasi simge değil ama başını örtmek isteyen nasıl örtsün? Siz bunu tarif edin hukukta...” dediği, (Ek.70)
16) Türbanın yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılması amacıyla Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisisin ittifak yaparak Anayasanın 10 ncu ve 42 nci, Yüksek Öğretim Kanunun Ek 17 nci maddesinin değiştirilmesi teklifini 1 Şubat 2008 tarihinde TBMM’nin gündemine taşımaları sonrasında, 22 nci dönem TBMM Başkanı ve halen davalı parti milletvekili olan Bülent Arınç’ın, “…İnsanlar sokakta teneke çalmaya başladı. Yüzde 47 oy almış bir parti, mütevazi olacağım diye, teneke çalıp gürültü yapanların karşısında neredeyse mahcup durumda…” dediği, türbanlı öğrencileri kastederek, “…Onlar bu kıyafetiyle giremezken, çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz…” diye söylediği, (Ek.71)
Anlaşılmıştır.

c- Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan hakkında dava açılan Fetullah GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu okullar bir ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Bakanlığın genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden istenmiştir.
Şöyle ki;
Genelkurmay Harekat Başkanlığının Mart 2002 tarihli “PKK, DHKP/C ve İrticai Örgütlerin Avrupa’daki Faaliyetleri” adlı raporunda “demokratik yollardan devlet kademelerinde kadrolaşarak, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırıp Şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı ve bunu takiben Dünya İslam birliğini gerçekleştirmeyi hedeflediği” belirtilen Fetullah GÜLEN isimli cemaat liderinin yurt dışında kurduğu ve faaliyetleri nedeni ile bulundukları ülke Devletleri tarafından Türkiye’nin uyarılmasına neden olan okullar bir ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve ilişki kurulması, Abdullah Gül’ün başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığının bir genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden istenildiği,
Dışişleri Bakanlığı’nın, Büyükelçiliklere gönderdiği bir başka genelge ile de; Milli Görüş örgütlenmesinin Genelkurmay Harekat Başkanlığınca düzenlenen ve yukarıda sözü edilen raporda, “şer’i esaslara dayalı devlet düzeni kurmayı amaçladığının” belirtilmesine (Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/37 sayılı dava dosyası. Klasör no:17) ve Almanya ile imzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’ndan “köktenci terör örgütü” olarak söz edilmesine rağmen, bu teşkilat mensuplarının yurtdışındaki vatandaşlarımızın sorunları ve milli konularda dış temsilciliklerimizce gerçekleştirilen faaliyetlere katkıda bulundukları belirtilerek bu örgütle temas ve işbirliği kurulmasının istenildiği, (Ek.72)
2) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün 2005 yılı Kasım ayında bir gazetecinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, AİHM’nin türban kararını din alimlerinden görüş almadan vermesini eleştirdiği açıklamasını hatırlatarak “AİHM kararından önce din bilginlerine danışması gerekir mi?” şeklinde soru sorması üzerine “Bunu AİHM’ne sormanız gerekir. Sayın Başbakan'ın söylediği gayet açık. Mademki din ve inançlarla ilgili konular söz konusu, o zaman din bilginlerinden de görüş almak gerekir şeklinde düşüncelerini paylaşmış arkadaşlarla. Bunu farklı mecralara çekmenin bir anlamı yok. Buradaki tuzağı da gayet iyi görüyoruz biz. O açıdan bu konularla ilgili dikkatli hareket etmeye devam edeceğiz. İnanıyorum ki günü geldiğinde Türkiye kendi sorunlarını kendisi çözecek olgunluğa ulaşacak.” dediği, (Ek.73)
3) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılı Kasım ayında Roma'daki AB Troykası toplantısına giderken uçakta yaptığı söyleşide Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nun demokrasi ve insan hakları alanlarındaki sorunlar listesinde türban yasağının dâhil edilmemesini eleştirdiği, (Ek.74)
4) 2004 yılı Ekim ayında SKY-Türk televizyonunda soruları yanıtlayan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, türban yasağının AB insan hakları standartları içinde bulunmayan bir yasak olduğunu ve günü geldiğinde bu yasağın Türkiye’de kalkacağından şüphe duymadığını belirterek, raporda türban konusuna yer verilmemesi konusunda; “Tabii ki bunlar AB insan hakları standartları içinde olmayan yasaklardır. Günü geldiğinde bunların hepsi kalkacak Türkiye’de. Ben doğrusu bundan eminim. Paris, Londra veya Berlin’deki bir üniversitede olmayan yasakların, Türkiye’de de olmaması gerekir. Üstelik bizim kendi kültürümüzün bir parçasıysa hiç olmaması gerekir. Bunlara zamanla, soğukkanlılıkla halledilmesi gereken konular olarak bakıyoruz. O açıdan toplumun da bunları bu şekilde göreceğine inanıyorum, ama muhakkak ki bu tip yasaklar Türkiye’de kalkacaktır. Bunlar AB standartlarındaki özgürlük, demokrasi, insan hakları anlayışıyla bağdaşmaz. AB söz konusu olmasa bile bunlar bizim partimizin, hükümetimizin zaten öncelik verdiği konulardır. Bunların uzlaşma ortamı içinde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.” şeklinde açıklamalarda bulunduğu, (Ek.75)
5) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünün 55. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu toplantısında, hedeflerinin ifade ve inanç özgürlüğünün işkence ile terörden arındırılması olduğunu, bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsinin, kararlı şekilde gerçekleştirileceğini belirterek; “ifade ve inanç özgürlüğünde kararlıyız; herkes inandığını yaşayabilmeli..Herkes güven içinde, korkudan, endişeden uzak olmalıdır. Düşündüğünü inandığını rahatlıkla ifade etmeli, inandığını rahatlıkla yaşayabilmelidir. İfade ve inanç özgürlüğü, işkenceden ve terörden tamamen arınmak, bizim hedefimizdir. Bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsi, kararlı şekilde gerçekleştirilmeye devam edilecektir” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.76)
6) İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in, 1998 yılında derslere türbanla girmekte ısrar edince 15 gün okuldan uzaklaştırma cezası aldığı, ardından okuldan atıldığı, iç hukuk yollarını tüketen Şahin’in türban yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, "hiç kimsenin dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı eğitim görmekten men edilemeyeceğine" ilişkin din ve vicdan hürriyetiyle ilgili 9. maddesinin ihlali olduğunu ileri sürerek AİHM’ne başvurduğu,
Strasbourg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görüşülen Leyla Şahin davasında Hükümet adına Abdullah Gül’ün başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilen yazılı savunmada; Türkiye'nin laiklik ilkesi, çağdaş eğitim konusundaki tutumu, çağdaş eğitim ilkeleri, yasal düzenlemeler ve mahkemelerin aldığı kararlara yer verilerek, Türkiye'de Anayasa'nın, din istismarını yasakladığı, türbanın üniversitelerde laik eğitimle çeliştiği ve bağdaşmadığı, gericiliği teşvik ettiği gerekçesiyle, türban yasağının Anayasa'ya uygun olduğunun vurgulandığı, "Türbanın üniversitelerde laik eğitimle çeliştiği ve bağdaşmadığı, gericiliği teşvik ettiği, çağdaşlaşma yolunda bir geri adım niteliğinde bulunduğu, amacın modernleşme ve çağdaş görüntüyü korumak olup, siyasal simge haline getirilen başörtüsü, özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış bir olgu olduğu" görüşü dile getirildiği, üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılmasının dinin siyasal alana çekilmesi ve siyasal araç durumuna getirilmesi açısından taşıdığı sakıncalara da dikkat çekildiği,
Savunmada, Anayasa Mahkemesi'nin 1989 yılındaki kararına atıfta bulunularak, türbanın kamusal alanda yasaklanmasının Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerinin düzenlendiği ve "değiştirilemez" maddeleri arasında yer alan "Başlangıç Bölümü" ile "laiklik" ilkesinin yer aldığı 2. maddesine, "eşitlik" ilkesinin düzenlendiği 10. maddesine, "din ve vicdan özgürlüğü"nü tanzim eden 24. maddesine ve "İnkılap Kanunlarının Korunması"nı düzenleyen 174. maddesine uygun olduğunun belirtildiği, türbanın masum bir yaşam biçimi olmanın dışında cumhuriyet ilke ve inkılaplarına karşı bir sembol olduğunun vurgulandığı,
Dava sırasında Leyla Şahin’in Avukatının ek görüş belirtmesine müteakip AİHM’nin bu ek görüşü ülkemize ileterek savunma yapılıp yapılmayacağının sorulması üzerine Türkiye’nin Strazburg’daki Avrupa Konseyi neznindeki daimi temsilciliği, 2003 yılı Kasım ayında türbanın gericiliği teşvik ettiği, çağdaşlaşma yolunda geri adım olduğu, laik eğitim ilkesine ters düştüğü, siyasilerce şeriat bayraktarlığı için siyasi amaçlı kullanıldığı gerekçelerini içren ek savunmayı gönderdiği,
Hükümet adına gönderilen ek savunmadan bir ay sonra Aralık 2003 başında haberdar olan ve ek savunmadaki ifadeleri öğrenen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün kendisini ve partisini zor durumda bırakacak ek savunmayı geri çekilmesini istemesi üzerine Türkiye’nin 10 Aralık'ta AİHM'e başvurarak ek savunmasından vazgeçtiğini, belgeyi geri çektiğini bildirdiği,
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılı Aralık ayında, Hükümetin bilgisi dışında AİHM’ne verilen savunmayı, onaylamadıkları için geri çektiklerini, davayla ilgili olarak yeni bir savunma vermeyeceklerini, Türkiye Cumhuriyeti adına 2002 yılında bir savunma verildiğini, davanın savunma aşamasının tamamlandığını belirterek, “Dolayısıyla hükümetimiz adına yeni bir savunma mevcut değildir. Kaldı ki, hükümetimizin konuyla ilgili tutumunun yasaklama yerine özgürlükten yana olduğu bütün kamuoyunca bilinmektedir’’ dediği, (Ek.77)
7) 2005 yılı Aralık ayında Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut ile yaptığı mülakatta; “Düşünsenize ben toplumda hak ve özgürlüklerin gelişmesi için bu kadar mücadele vermişim, sonra da hayattaki en yakınım olan eşimin hakları için mücadele etmemem istenecek, böyle bir şey olabilir mi? Adalet ve Kalkınma Partisi olarak türban konusunu biz fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında görüyoruz ve değerlendiriyoruz. İsteyen başını örter, isteyen de örtmez, örten de nasıl örteceğine karar verir. Meselenin benim için özeti budur. Düşünsenize ben bu toplumda hak ve özgürlüklerin gelişmesi için bu kadar mücadele vermişim, sonra da hayattaki en yakınım olan eşimin hakları için mücadele etmemem istenecek, böyle bir şey olabilir mi? Ben bu türban konusunda en zor konumdaki insanlardan bir tanesiyim. Bu İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki Leyla Şahin davası sürecinde de daha net olarak ortaya çıktı. Ben devletin görüşünü ve var olan kanunları savunmak zorundayım, bu yüzden vicdanım ile devlet işleri arasında sıkışıp kalıyorum. Ancak Türkiye’de insanlar baş örtülmesi işine fikir ve vicdan hürriyeti bağlamında bakmaya başladıklarında benim gibi insanların vicdanları ile devlet kuralları arasında sıkışıp kalması da sona erecektir. Buna inanıyorum.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.78)
8) Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, 2005 yılı Kasım ayında AİHM'nin türbanla ilgili Leyla Şahin kararı üzerine görüşlerini; “Bildiğim kadarıyla bu, yasakları savunan bir şey değil. Bir kurumun uygulaması, o kurumun yetkisi dahilinde diyor. Bu, yasakların devam ettiği anlamına gelmez. Bunun ötesinde bu, Türkiye'nin kendi sorunudur. Bu tip yasaklarla Türkiye'nin bir yere gitmesi mümkün değildir. Türkiye'de azınlıkların dini hakları, özgürlükleri söz konusu olurken, çoğunluğun hak ve hukukuyla ilgili konularda eğer kısıtlamalar varsa, bunlar savunulacak işler değildir. Ama bunlar kendi meselelerimizdir. Kendi sorunlarımızı kendimizin çözeceğimize inanıyorum. Muhakkak ki bunların bir süresi vardır. Kimse de çıkıp yasaklarla övünmesin. Yasakları savunmak, yasaklarla övünmek kimseye şeref getirmez, kimseye de onur kazandırmaz. O açıdan hep beraber günü gelecektir ki, bunların hepsi kendi inisiyatifimizle temizlenecektir.…İleride görürsünüz, yapılır mı, yapılmaz mı? Bu bir turnusol kağıdı gibi; kimin ayrımcılığı, kimin yasakçılığı savunduğu görülmektedir. Çağdaşlık, demokrasi, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, en bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınmasıdır. Bu olay turnusol kağıdı gibi herkesin görüşünü ortaya koyuyor. Hükümet yasakları kaldırmakta kararlıdır. Türkiye'nin bütün meseleleri çözülmedi. 3 sene öncesinin özgürlükleriyle bugünü mukayese ederseniz çok farklı bir ortam var. 3-4 sene önce neredeyse başörtülü insanlara Kızılay'ı (Kızılay Meydanı) bile yasak edeceklerdi. Bugün öyle mi? Bunlar şüphesiz ki, hâlâ tam bir demokratik ülkede olması gereken özgürlüklerin kullanıldığı anlamına gelmiyor." şeklinde açıkladığı, (Ek.79)
9) Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün 2005 yılı Kasım ayında; “Türkiye'de kadınların yüzde 70'e yakını başörtüsü kullanırken, hâlâ üniversitelerde, birçok yerlerde ne yazık ki sıkıntılar var. Ama bunları kesinlikle unutmuş değiliz, bunu açık söyleyeyim. Önce bu sıkıntıyı kendi evinde yaşayan insanlar olarak böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Bunlar Türkiye'ye yakışmayan yasaklardır. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin bir meselesi olarak da görmüyorum. Bütün Türkiye'nin meselesidir. İsteyen başını açar, isteyen örter bu bireysel bir özgürlüktür. Bir problem varsa, çözülecektir. Gittiğim yerlere eşimle davet ediliyorum. Zirve toplantıları da dahil, en ufak protokol sıkıntısı çekiyor değilim. Eşime uygulanacak protokol ne ise o uygulanıyor. En ufak bir sıkıntı görülmüyor. Milli Eğitim Bakanlığımız'ın bu adaletsizlikleri (katsayı) gidermeye yönelik çalışmaları var, tahmin ediyorum bu uygulamalar bu yıl geçerli olacak. Bir Anayasa değişikliği olmadan YÖK'te reformları gerçekleştirmek mümkün değil. Türkiye'nin her tarafında reformlar olurken, "Üniversite dokunulamaz, YÖK dokunulamaz" demek çok mantıksız, kabul edilemez bir şey” şeklinde konuştuğu, (Ek.80)
10) Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün; “Doğrusu bunu kaygıyla karşılıyorum ve hayretler içinde kaldık. Türkiye'nin giderek demokratikleşme eğilimine ters bir davranıştır bu. Bu yaklaşımın altında negatif özgürlükler anlayışı vardır. Bu anlayış bildiğiniz gibi otoriter, diktatör rejimlerin felsefesidir. Halbuki Türkiye giderek demokratikleşen, bireyin, toplumun haklarının daha da genişletilmesine doğru bir yöneliş içindedir. Bu, Türkiye'nin yönelişine ters bir karardır”… “Bizim anlayışımız hep pozitif özgürlüklerden yanadır. Bu açıdan kararı yanlış ve tehlikeli görüyorum… “Çünkü böyle bir yaklaşımla giderek, yarın oruç tutan bir öğretmeni bile, (öğreniciye yanlış örnek oluyor) diye suçlarsınız. Çünkü görebildiğim kadarıyla bu karar dini bir vecibeyi yanlış bir örnek olarak gösteriyor. Bunlar çok tehlikeli ve yanlış şeylerdir, umut ederim ki düzelir. Bütün bu kararlar alınırken, şu herkesin zihninde olması gerekir ki Türkiye giderek özgürleşen, demokratikleşen, sivil alanı daha da genişleten bir toplum olacaktır. Buna kararlıyız. Toplum olarak, meclis olarak, hükümet olarak kararlıyız. Bu bakımdan bu kararın ciddi şekilde kamuoyunda büyük bir olgunlukla tartışılacağını ve herkesin bir kez daha düşüneceğini ve yanlışlarını düzelteceğini tahmin ediyorum.” dediği, (Ek.81)
Tespit edilmiştir.

d- Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, mesleki teknik eğitim mezunlarına ÖSS’de uygulanan katsayılarla ilgili sorunu yapacakları değişikliklerle çözeceklerini söylediği,
İmam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişini zorlaştıran katsayı engelini ortadan kaldırmaya söz veren Hükümet tarafından hazırlanan imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerine kolaylık sağlayan, üniversiteye giriş sınavını Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu’nun ortaklaşa düzenleyeceğini ve kılık-kıyafet yönetmeliğinin üniversiteler tarafından hazırlanacağını öngören “Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği, ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği, (Ek.82)
2) Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğinde yapılan değişikliklere ilişkin gösterilen tepkileri değerlendiren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in 2005 yılı Aralık ayında; "Açıköğretim Lisesi Yönetmeliğine, sırf imam hatipliler de faydalanacak diye karşı çıkanlar, gerginliği hedefleyenlerdir… Yönetmelikte imam hatipler geçmiyor. Bu Yönetmeliğe 'İmam Hatip Yönetmeliği' adını koyuyorlar. Sonra da verdikleri bu ismi öne sürerek, gerginlik ortamı meydana getirmeye çalışıyorlar. Bu istismardır. Bu hasmane tutumdur. Bizleri imam hatipler üzerinden siyaset yapmakla' suçluyorlar. Ben mi koydum o ismi? O isim senin koyduğun isim. Biz, 'Herkesin faydalandığı bir haktan imam hatipler de faydalansın' diyoruz. 'Hayır, onlar faydalanmasın' tavrının izahı yok. Ortada iyi niyetle bağdaşmayan bir tutum var... Doğrusu ben ortada zerre kadar hukuksuzluk göremiyorum. Hukuksuzluk yok, aksine, bir adaletsizliğin bir ölçüde de olsa giderilmesi var. Eşitlik ilkesinin gereğinin yerine getirilmesi var. Bunun dışında bir şey yok. Ama, hukuk mekanizmalarına herkes başvurabilir. Bunun için kimseyi eleştiremeyiz….Burada, çifte diplomadan bahsediliyor. Bir hak verilmiş. Bu haktan, İlahiyatçılar da yararlanıyormuş. Bu haktan, Siyasal okuyanlar da yararlanıyor. O yararlansın, öbürü yararlanmasın. Ayrımcılık mı yapalım? Eşitlik ilkesine aykırı mı hareket edelim? Bir Milli Eğitim Bakanı'ndan beklenen, eşitlik ilkesine aykırı hareketler midir? Yoksa, ayrım yapmaksızın bütün memleket evlatlarını aynı muhabbetle kucaklamak mıdır?...Şimdi birileri, İmam Hatiplilerin nefes almasına karşı çıkıyor. Yani, biz 'Herkes nefes alacak' dediğimizde, hemen soruyorlar: 'İmam Hatipliler de nefes alacak mı?..' 'Evet, onlar da nefes alacak. Onlar nefessiz kalmasın' diyoruz. 'Hayır' diyorlar. 'Onlar nefes almasın. Onlar nefessiz kalsın.' Böyle bir yaklaşımı kabul etmek mümkün mü? Bu, eğitime ideolojik bakmak değil mi?.. Bu saplantı değil mi? Bu istismar değil mi?.."Bir düzenleme hazırladık. Kanun geçmiş olsaydı, takılmamış olsaydı adaletsizlik giderilmiş olacaktı. Ancak bu olmadı. Demokratik sistem içinde bazı uygulamalar yasayla, bazı uygulamalar da yönetmelikle gerçekleştirilir. Önemli olan; hukuk mantığının, hukukiliğin ön planda olmasıdır. Burada bana göre hukuk mantığı ile bağdaşmayan hiçbir taraf yok." şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.83)
3) 2004 yılı Haziran ayında Isparta Yalvaç İlçesinde bir anaokulunun açılış töreninde konuşan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2 türbanlı kızın ellerinde bulunan pankartlara atıfta bulunarak; “meslek liselerini unutmuş falan değiliz, her şeyin zamanı vardır, siz bir şey yapmak istersiniz, onun zamanı gelmediyse, onu bir süre ertelemiş olabilirsiniz, ama biz bu haksızlığın bu yanlışlığın, bu zulmün giderilmesi için bundan sonraki süreçte de gereğini yapacağız, bundan emin olabilirsiniz” dediği, (Ek.84)
4) 2005 yılında Milli Eğitim Bakanlığı “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü”nce din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında değişiklik yapılarak, öğrencilere “dinsel etkinlik programı” hazırlandığı, Talim Terbiye Kurulunun onayladığı programa göre; etkinlikler kapsamında ders veren öğretmenin öğrencileri camilere, mezarlıklara götürerek uygulamalı ders verebileceği,
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, ortaöğretimde 2005-2006 eğitim ve öğretim yılında uygulanacak din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında, camide abdest, namaz ve mezarlık ziyareti gibi uygulamaları içeren etkinliklerin mecburi olmadığını belirtirken, "Müfredat hazırlanırken laiklik ilkesinden kesinlikle taviz verilmedi. Aksine laiklik ilkesini pekiştirmek esas alındı. Müfredatın içinde yer alan bir cümleden hareket ederek eleştiri yöneltildi. Müfredatlarda esas olan ana konulardır. Sonra öğrencilerin bunlardan ne kazanacağıdır. Şerh anlamına gelebilecek bir açıklamadan, bir cümleden yola çıkarak, bütün bu dersler sanki camilerde yapılacakmış gibi, laiklik ayaklar altına alınmış gibi bir propaganda başladı. Öğrenciler camilere götürülecek, abdest alınacak... Bunlar öğretmenin ne yapabileceğini anlatan bir cümledir. Bu bir mecburiyet değildir. Ama önemli olan sizin ne dediğiniz değil, iletişimde karşı tarafın ne anladığıdır. Bu meseleye ben de muttali olduğum zaman arkadaşlarıma dedim ki 'Bunları çıkarın'. Talim ve Terbiye Kurulu da çıkardı." diye konuştuğu, (Ek.85)
5) 2005 yılı Kasım ayında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, AİHM’in Leyla Şahin kararı ile ilgili olarak sorulan soru üzerine; “Karar, hukuki olmaktan ziyade siyasidir. Avrupa tarihinde benzeri kararlar vardır. Bu, bir çeşit Dreyfus Davası’dır. Genelleştirilmesi sıkıntılar doğurabilir. İnsanları öteki, beriki şeklinde ayırmak tehlikelidir. Başörtüsü takanların radikal fundamantalizmin birer temsilcisi olarak görülmesini sağlar. Bu da vahim bir sonuçtur… Eğer bu kararı genelleştirirseniz, çok ciddî sıkıntılara yol açarsınız. Çünkü daha önce de Doğu ve Güneydoğu’da ‘terör ortamında mağdur olduğunu’ beyan ederek AİHM’e müracaat eden insanların durumunu da yine bu şekilde genelleştirirseniz, burada da büyük sıkıntılar çıkarırsınız… Bu karar, hukuki olmaktan ziyade siyasi bir karar mahiyetindedir… Leyla Şahin’in kocası kendisiyle aynı dünya görüşüne sahip olmasına rağmen, kocası üniversiteye gittiğinde herhangi bir engel çıkartılmayacak. Böyle değerlendirdiğiniz zaman karar, kadınlara karşı ayrımcılığı teşvik eden bir karardır. AİHM’in Leyla Şahin ile ilgili verdiği kararı genelleştirirseniz, evdeki hanımların, tarlada başörtülü hanımların, bütün Müslüman başörtülü hanımların radikal fundamantalizmin birer sembolü, temsilcisi olduğu gibi yoruma varırsınız. Bu da son derece vahimdir. Mahkeme, Leyla Şahin davasında son noktayı koymuş olabilir, ama hak, hukuk son nokta tanımaz.” dediği, (Ek.86)
6) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada: Başbakan Erdoğan'ın ''ulema'' açıklamasıyla ilgili sözlerinin ''tefsire gerek olmayacak kadar açık'' olduğunu belirterek, ''İnancım gereği yapıyorum diyen insanın yaptığının dinde olup olmadığını tartışmak, size düşmez'' …''Yapılan, dini inançlardan dolayı yapılıyorsa, tesettür dinin emrine göreyse buna inanır veya inanmazsınız. Niçin 5 vakit namaz …''İsterseniz İslam dininden değil, Hıristiyan dininden örnek vereyim'' …''Laik devletin tanımı, 'devletin icraatlarına dini esasları karıştırmayan' devlettir. Bu, Hıristiyan, ateist, Budist olur, şu veya bu din olabilir. Sihler başlarına sarık sarıyor. Kanunlar yasaklayabilir ama 'inancımız gereği takarız' demiş ve takmışlar. Başbakan'ın söylediği de bu... Öyle kabul etmek zorundasınız. Hâkim, hukuk kararlarıyla bunu yasaklayamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti'nin, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletinin sahibi biziz. Hiç kimsenin uyarısına ihtiyacımız yok.'' şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.87)
7) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, Ufuk Kitapları'ndan çıkan ve ilk baskısı Eylül 2002'de yapılan "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabında: "Amerika'da Washingtoncılık, İngiltere'de Churchillcilik, Fransa'da De Gaullecülük, Hindistan'da Gandicilik ve Pakistan'da Cinnahcılık diye bir şey yoktur, ancak Türkiye'de üstelik resmi ideoloji haline getirilmiş Atatürkçülük diye bir şey vardır.”…”Atatürk bir asker ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, "altı ok" artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile tartışılır olmuştur. Çizginin üstünde olan her devlet başkanının kendinden sonra bir "-cılık" bıraktığını veya birilerinin onlar adına birer icat ettiğini bir an düşünelim. Bu işin sonu nereye varır? “…”Bütün dünyada, milli lider olarak kabul edilmiş kimselerin değil, bizimki gibi binlerce, yüz binlerce büstüne, belki onlarcasına bile rastlanmaz.”…”Çocukluğumda dümeni kırık, pusulasız, sisten yararlanarak İngiliz zırhlılarını atlatacak kadar da becerikli olan Bandırma Vapuru'nda, kaptanla baş başa soğuktan titreyen bir Mustafa Kemal düşünürdüm. Çünkü bana böyle anlatılmıştı. Gemideki diğer kurmay heyetinin varlığından bile söz edilmemişti.”…”Kimsenin küçümseme gibi bir küçüklüğü gösteremeyeceği, bitmiş tükenmiş bir milletin şahlanışı olan Milli Mücadele'de "Atatürk yedi düveli denize döktü" diye körpe beyinlere telkinde bulunursanız ve günün birinde işgalcilere karşı vatanperverlik örnekleri veren Şahin'ler, Sütçü İmam'lar takdir edilmekle beraber İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hiç de öyle ordularla, silah zoruyla çıkarılmadıkları öğrenildiği zaman, tarih kitaplarında anlatılan Milli Mücadele şaibe altına girmez mi? “…”Atatürk'ü her türlü beşerüstü vasıftan arındırarak anlamak ve anlatmak zorundayız. Onu sevapları ve günahlarıyla, her türlü art niyet ve karalamanın dışında ele almak aklın gereğidir.”…”Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, Cumhuriyet Bayramı (2000) dolayısıyla 24 saat kesintisiz Nutuk okuttu. Sabah gazetesi yazarı Can Ataklı, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi'nde Yavuz Sultan Selim 'den beri kesintisiz Kuranıkerim okunmasına bir çeşit nazire olarak yapılan bu faaliyeti kınayan yazılar yazdı. Ataklı haklı olarak, "Nutuk Kuran değil, Atatürkçülük de din değildir" dedi.”…”Atatürk büstlerinin önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın adı nedir Allah aşkına? Halk ne yaparsa cehaletinin gereğidir, ama biz ne yaparsak ayn-ı hikmettir, öyle mi?”…”Dünyanın hiçbir yerinde ülkesini kurtarmış bir liderin öldükten sonra kanunla korumaya muhtaç hale getirildiği görülmemiştir.”…”Hele son yıllarda Atatürkçülük askeri darbelerin ilham kaynağı ve ideolojisi olunca büsbütün fikri ve kültürel zeminden uzaklaşıp dogmatik ve ideolojik bir mecraya sürüklenmiştir. Hatta Türkiye'nin itilmek istendiği laik-antilaik kamplaşmasında muharrik güç olarak Atatürkçülüğün kullanılması tesadüfi değildir. Türkiye'de iyi saatte olsunları çağırmayı düşünen insanların her defasında Atatürkçülüğü çıkış noktası yapmaları da düşündürücüdür.”…”Atatürk'ü sevmek için geçmişi ayaklar altına almak zorunda olmadığımız gibi bu ülkede yaşayan herkesi ille de Atatürk'ü sevmek zorunda bırakmak gibi bir mecburiyetimiz de yoktur. Zorladığımız zaman o insanları takiyyeci ve ikiyüzlü yaparız. Tahran'da lokantasına kocaman bir Humeyni posteri asan Azeri Türkü'ne "Bunu buraya asmanız mecburi midir, siz Humeyni'yi sevdiğiniz için mi astınız" sorusunu sorduğumda, sağa sola bakıp kimsenin duymadığından emin olduktan sonra hafif bir sesle: "Ağa! Mecburi değil, men Humeyni'yi hiç sevmirem, ama bizim menfeetimiz için eyi olar" cevabını verdi.”…”1990'lı yıllardan itibaren komünizm korkunç olmaktan çıktı. Korku mönümüze yeni bir şey ilave edildi: İslami fundamentalizm. Bunun bizdeki adı, 200 yıldan beri "irtica" idi. Bu sefer irticadan, sarıktan, sakaldan, cüppeden, takkeden, başörtüsünden korkmaya başladık.”…”Genç kızlarımızın sadece başlarını kapattıkları için eğitim haklarından mahrum edilmeleriyse kendi başına bir dramdır…” görüşlerini savunduğu, (Ek.88)
8) CHP Milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesine karşı Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in öğrencilerinin çoğunluğunun türbanlı olduğu öne sürülen Özel Şefkat Kolejinde yönetmeliğe aykırı bir durum olmadığını açıkladığı, TÜBİTAK’ın ödül töreninde Milli Eğitim Bakanlığı müsteşar yardımcısının bu okulun türbanlı öğrencisine ödül vermesi hakkında ise; “Öğrencilerin kılık kıyafetlerine ilişkin yönetmeliğin okul içindeki düzenlemeye yönelik olduğu, adı geçen öğrencinin diğer öğrencilerden ayrı olarak sonradan salona geldiği ve adı okununca geldiği, günlük kıyafetiyle gayrı ihtiyari sahneye çıktığı dikkate alındığında bakanlığımız ilgililerinin öğrencinin başı kapalı olarak ödülünü alması hususunda kusurlu olmadıkları” şeklinde konuştuğu, ( Ek.166 )
9) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in YÖK Yasasının Ek 17. maddesinde değişiklik yapılmadığı gerekçesiyle türbanlı öğrencileri üniversitelere almayan ve Ankara’da bir toplantı yaparak YÖK Başkanını istifaya davet eden ÜAK üyelerini eleştirerek “YÖK Kanunu, Üniversitelerarası Kurulun görevlerini belirliyor. Bunlar arasında yasa koyma ve kaldırma yoktur. Kurul siyaset yapamaz. Rektör adı altında kurul adı altında, Türk milletinin iradesine karşı durmak gibi bir görevi kimse kurula vermemiştir.“ (…) “Hukuk devletinde anayasa hükmü değişse, yürürlüğe girse bile, özgürlükleri sınırlandırıcı bir şey olmamasına rağmen, ‘Ben üniversiteme almam’ sözünü dillendirmek kimsenin hakkı olamaz. Üniversite rektörlerin, yöneticilerin malı değildir. Pozisyonu ne olursa olsun, hukuk devletinde herkes haddini bilmek zorunda” dediği,
YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN’ın yasal değişiklik yapılmadan üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin genelgesi ve sonrasında rektörleri baskılayan açıklaması karşısında hakkında görevi kötüye kullanmak ve benzeri suçlardan suç duyurularında bulunulduğunun basında yer alması üzerine basına demeç veren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in, “Soruşturma açmaya yetkim var. Ama ben YÖK Başkanı’nın söylediklerinin suç teşkil ettiğini düşünmüyorum. Soruşturmaya izin vermeyeceğim.“ diye açıklamada bulunduğu, (Ek.174)
Anlaşılmıştır.

e- Diğer Milletvekillerinin Laikliğe Aykırı Eylem ve Demeçleri.
1) Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AKP Milletvekili Ömer Dinçer'in, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas'ta yapılan bir konferansta yaptığı ve “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanan “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasındaki "…Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum… " ifadeleri kamuoyunda yoğun tepkilere sebebiyet verdiği,
Ömer Dinçer’in 24.12.2003 günü yaptığı yazılı açıklamada: bu konuşmasına sahip çıkıp, yazının bir bütün olarak okunup değerlendirildiğinde, söz konusu konuşmanın o dönemde tartışılan konuları analiz eden bilimsel bir sempozyum bildirisi olduğunun görüleceğini belirterek,“Yaklaşık dokuz yıl önce halka açık bir sempozyumda bildiri olarak sunulmuş ve daha sonra bilimsel bir dergide kısmen kısaltılarak makale olarak yayımlanmış bir çalışmanın “takiyye belgesi” türünden yakışıksız sıfatlarla ve bağlamından kopartılıp, çarpıtılmış cümlelerle bir ‘niyet sorgulama aracı’na dönüştürülmesi üzücüdür” diye söylediği,
Ömer Dinçer’in makalesi hakkında yapılan eleştirilerde kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle açtığı ve yerel mahkemece kabul edilen manevi tazminat istemine ilişkin dava, temyizen yapılan inceleme üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.3.2006 gün ve 2005/73718 Esas, 2006/92575 sayılı hükmüyle bozulduğu,
Bozma Kararında özetle; “…Davacı 1995 yılında bir sempozyumda yaptığı konuşmasında Cumhuriyet ve laiklik ilkelerinin yerini İslam’la bütünleşmeye terk etmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Davacının, ileri sürdüğü bu görüşleri Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez nitelikteki hükümler ile bağdaşmamaktadır. Davalı da dava konusu konuşmasında davacının bu fikirlerini eleştirmiş ve davacının Şeyhülİslam gibi fetvalar verdiğini ileri sürmüştür. Davacı Anayasa ile bağdaşmayan görüşler savunduğuna göre eleştirilere de katlanmak durumundadır. Davalının davacı ile ilgili olarak söylediği sözler bu açıdan değerlendirildiğinde eleştiri kapsamında kalmakta olup düşünce açıklaması niteliğindedir. Bu nedenle hukuka aykırılıktan söz edilemez.” denildiği, (Ek.89)
2) 2007 yılı Ocak ayında Eskişehir ilinde imam hatip liseleri arasında yapılan “Hafızlık, Kuran-ı Kerim’i Güzel Okuma ve Ezan Okuma” etkinliğine katılan Eskişehir Milletvekili Fahri Keskin’in, imam hatip mezunlarının valilik, kaymakamlık gibi görevlere gelmesi ile yolsuzlukların önünün kesileceğini, imam hatiple ilgili verdikleri sözleri unutmadıklarını, yeri ve zamanı geldiğinde yerine getireceklerini, bir takım mecburiyetlerden dolayı geciktiklerini, bu okullara karşı olanların İslamdan ve milli duygulardan uzaklaştırılmış bir nesil elde etmek amacıyla mücadele verdiklerini, inşallah bu milletin sahiplerinin onlara pabuç bırakmayacağını söylediği, (Ek.90)
3) İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, İstanbul Milletvekili Hüseyin Kansu, Eyüp İlçe Başkanı Mehmet Er, Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Nemci Aköz’ün katıldığı İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) tarafından 30.5.2003 tarihinde Ümraniye Haldun Alagaş Spor Kompleksi’nde düzenlenen “İyi ki Varız” konulu toplantıda bir konuşma yapan Burhan Kuzu’nun, “İmam hatip mezunlarına üniversite ve polis okullarına girişte zulüm yapıldığını, Anayasa’da fırsat eşitliği var. Üniversite sınavlarında İmam hatiplilere yapılan haksızlığı kaldıracağız. Bu okullardan mezun olanların polis okullarına alınması sağlanacak” dediği, (Ek.91)
4) AKP Ordu Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa’nın, Ordu İslami İlimler Hizmet Vakfı tarafından 2003 yılı Temmuz ayında düzenlenen “Ordu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensuplarının Anı Tazeleme Yemeği”nde yaptığı konuşmada; "Ben de imam hatip lisesi mezunuyum. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan da imam hatip mezunu. Onların çektiği sıkıntıların ne olduğunu iyi biliyorum. Çok badireler atlattık. Önümüze birçok engeller konuldu. Üniversitede okumamız engellenmek istendi. Yüksek puanlar aldık, ancak farklı puan sistemleriyle önümüz kesilmeye çalışıldı. Ancak bunları da aştık. Şimdi çıkaracağımız yeni YÖK Yasası'yla bu durumlar yaşanmayacak. Bu haksızlıklar ortadan kalkacak. Okullar arası farklı puan uygulamaları kaldırılmak suretiyle, okuması istenmeyen, ilminden irfanından endişe edilen imam hatiplilerin yolu bu kez açılacak." …Artık imam hatipli olmanın mutluluğunu hep birlikte doyasıya yaşacağız. İmam hatipli olmak bir ayrıcalıktır" şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.92)
5) Adalet ve Kalkınma Partisi Mardin Milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında 2003 yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince verilmemesinden yakınarak “Böyle olunca da gençler illegal örgütlerin eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış yerlere, hatta örgütlere yöneliyorlar,” dediği,
Bu sözler komisyonun bazı üyeleri tarafından tepki ile karşılaşınca, Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın “…Bizi tekkeleri istiyormuş gibi zannetmeyin.(…) Bu Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bir Vak’adır. göz ardı edilemez. Medreseler, tekkeler kapatıldı ama yasak olmasına rağmen bunların verdiği eğitimler bir şekilde veriliyor. ” diye konuştuğu, (Ek.93)
6) İmam Hatip Liselerinde türban takılmasının yasaklanmasına ilişkin Yönetmeliğin uygulanmasına tepki gösteren Antalya Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencileri 10.12.2003 günü sınıflara türban ile girmek istemelerinin okul idaresi tarafından engellenmesi üzerine yolun trafiğe kapatılarak araçları yumruklanması, okulun tabelasına türban asılması şeklindeki eylemler üzerine;
Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinden;
Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa’nın; “Bu sorun çözülmeli. İşe ideoloji katılmamalı. Ancak şartları zorlamamak gerekir. Türkiye bu sorunu aşamadığı için hep ayağına bağlanıyor. Bu iş sokakta değil, ancak uzlaşmayla çözülebilir.” dediği,
Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın; “Hiçbir eylemi desteklemem. Haklılar, ama sokak çözüm değil. Ancak öğrencilerin bireysel tercihlerinin engellenmesiyle yaşadıkları ruh bunalımını görmezden gelemeyiz. Konu, bir parti ve iktidarın her zaman tartışmaya açık tercihine ve yaklaşımına bırakılmamalı. Farklı tercihlerimize saygı göstererek birlikte yaşamanın çözümünü bulmalıyız. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelince, 'Bu konuyu Adalet ve Kalkınma Partisi çözer, kadroları bu konuda samimi' inanışıyla eylemler durmuştu. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi kadrolarının konuyu ele almamış olması sabırlarını taşırdı.” diye söylediği, (Ek.94)
7) AİHM'nin verdiği Leyla Şahin kararıyla ilgili olarak;
AKP Milletvekili ve Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın, türban sorununun AİHM kararından sonra yargı yoluyla çözülmesinin mümkün olmadığını belirterek, “Artık top yasamada. Anayasa değişikliğinden başka çare kalmadı. AİHM kararı, yasağı onaylayan ve genelleyen bir karar değil. Başörtülülere diyor ki, ‘gidin kendi yöneticilerinizle bu sorunu çözün’. Bu kararla birlikte anlaşılmıştır ki, yargı yoluyla bu yasağı kaldırmak mümkün değil. Bu yasak yasağı koyanların ikna edilmesiyle kaldırılabilir. İş yine toplumsal mutabakat ve yasakçıların kafasının değişmesine geliyor. Çünkü, AİHM bu kararı ile ‘bu yasak bizim hukukumuzu bağlamaz’ demek istiyor. Bu karar türban yasağının insan hakkı ihlali olduğu teziyle çelişse de, o tezi çürütmüyor. Bize ‘aksini yapamazsınız’ demiyor. Tam tersi bu yasağı kaldıracak bir karar da alabilirsiniz, bu beni ilgilendirmez’ diyor. Aksi ise yasal düzenleme ile bunu çözüme kavuşturmaktır. Bunun yolu da Anayasa değişikliğidir…Anayasa Mahkemesi kendisini Yasama Organının yerine koyarak bu kararı almıştır. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmek gerekiyor.”,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum Milletvekili Ömer Özyılmaz’ın; türban yasağının bu karardan sonra, Anayasa ve YÖK yasalarında yapılacak değişiklikle kaldırılabileceğini belirterek; “sorun kurumların birbirlerine güvensizliğinde yatıyor. Ama Cumhurbaşkanımızı ikna etmek mümkün değil. Bu açıdan Anayasa değişikliğiyle çözülebilecek bu sorun için Köşk seçimlerini beklemek en uygunu. Anayasa değişikliği için ancak o noktadan sonra adım atılabilir.”
Şeklinde beyanatlar verdikleri,
AKP Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sadullah Ergin’in ise :
-“Evrensel insan hakları, kurumların ya da mahkemelerin "var" demesiyle var olan, "yok" demesiyle yok olan haklar değildir. Bunlar doğuştan, insan olmamızdan dolayı taşıdığımız haklardır. İçtihatlar ve kararlar zamanla değişir ama evrensel haklar ilanihaye devam edecektir. Mahkeme, Şahin lehine karar verse duracağımız zemin yine aynıydı.” ,
-Söz konusu kararın AİHM'nin evrensel insan hakları noktasında gösterdiği titiz tavrına gölge düşürdüğünü, türbanın evrensel bir insan hakkı olduğunu ileri sürerek; ''İnanma, inandığını kişisel hayatında tatbik etme bir haktır'' ''YÖK'ün almış olduğu yasaklama kararını kendi içinde tutarlı bulmuştur. Bu durumda YÖK'ün bu yasağı uygulamaması durumu insan haklarına aykırı olmayacaktır. Orada ince bir çizgi var. Türkiye'de azınlıkların hakları konusunda kılı kırk yaran AİHM'nin, çoğunluğun inancı gereği yaşaması konusunda verdiği kararla derin bir çelişki içine düşmüştür.'' ,
-Başörtüsünün kamusal alanda yasaklanmasının, temel bir hak ve özgürlüğün ihlali olarak yorumlandığını, özellikle üniversitelerde başı örtülü kız öğrencilerin derslere alınmamasının uzun zamandır protestolara neden olduğunu kaydederek, ''Türban, kabul edin ya da etmeyin Türkiye'de bir realitedir. İdareler de halklarına kapalı olamazlar. Var demekle var olmaz, yok demekle yok olmaz'' ,
biçiminde beyanlarda bulunduğu, (Ek.95)
8) AKP Diyarbakır Milletvekili Cavit Torun’un, TBMM’nin 19.6.2003 tarihli 96. birleşiminde şahsı adına yaptığı konuşmada; “Bu ülkede azınlıkların değil, çoğunlukların bile inanç, düşünce ve fikir özgürlüğünün bulunmadığı bir vakıadır. Bu yönde ileri sürülen aksi fikirler, mızrağın çuvala sığdırılmasına yetmemektedir. Hala binlerce kız öğrenci inançları sebebiyle özgürce okullarına gidememekte, mağduriyet ve mahzuniyet, sabır taşlarını çatlatacak duruma gelmiş bulunmaktadır. Yine bu ülkede, ilköğretim okullarını bitirmemiş olan çocuklarımız, inançlarının kitabını serbestçe, gidip okuma imkânını bulamıyorlar. ” dediği, (Ek.96)
9) Ankara Üniversitesi Senatosu’nun Kuran kurslarıyla ilgili olarak; “Yasadışı gerçekleştirilen Kuran kurslarına zemin hazırlanarak gizli din okullarına yol açılmasının, türbanın serbest bırakılmasının istenmesinin, öğretimde dinsel pratiklere ağırlık verilmesinin laiklikten uzaklaşıldığının göstergesidir… Laiklik, siyasal iktidarın derinden ve kararlı uygulamaları ile hızla aşındırılmaya çalışılmaktadır” değerlendirmesinde bulunması, Rektör Prof. Dr. Nusret Aras'ın, TCK.nun izinsiz eğitim kurumlarıyla ilgili olarak 263. maddesinde yapılan değişiklik hakkında milletvekillerine "laiklik aşındırılmaya çalışılıyor" şeklinde yazı göndermesi üzerine; Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin konuya sert tepki gösterdikleri,
Bunlardan Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır Milletvekili Cavit Torun’un; "Halktan ve onun isteklerinden tamamen kopuk, hiçbir gerçekle ilgili olmayan, laiklik dinciliği adına ahkam kesen ve inanca davet eden, milletin gerçek temsilcilerinin halk yararına çalışmalarını ve bu alanda büyük başarılar elde etmelerini çekemeyen, haset, kıskançlık, kin dolu paçavrayı aynen iade ediyorum. Bunun; aziz milletimize, onun şanlı tarihine ve mukaddes geleceğine en önemli görev ve katkı olacağı inancımı belirtiyor, Yüce Allah'ın bu Aziz Milleti, sizin gibilerin umuduna ve düşüncelerine bırakmamasını diliyorum." şeklinde kaleme aldığı bir yanıtla yazıyı üniversiteye iade ettiği, (Ek.97)
10) Adalet ve Kalkınma Partisi Trabzon Milletvekili Asım Ay

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::